Annesinin hatırası yüreğini dağlıyordu, çünkü kadın onu severek öldü ama kendisi bu sevgiye karşılık veremeyecek kadar küçük ve bencildi, ayrıca nasıl olduğunu hatırlamasa da annesi mahrem ve değiştirilemez bir sadakat anlayışına kendisini bir şekilde feda etmişti.
Winston trajedinin kadim bir zamana, hala mahremiyetin, sevginin ve dostluğun bulunduğu bir çağa, aile üyelerinin sebebini bilmeksizin birbirine destek olduğu bir çağa ait olduğunu düşünüyordu.
Winston dışarıdaki ışık ve havanın içindeyken onlar ölüme doğru emiliyorlardı ve o yukarıda olduğu için onlar aşağıdaydılar. Bunu Winston da biliyordu, onlar da biliyordu, bu bilgiyi onların yüzlerinden okuyabiliyordu. Yüzlerinde ya da kalplerinde hiçbir sitem yoktu, sadece Winston'ın hayatta kalabilmesi için ölmek zorunda olduklarını biliyorlardı ve bu da hayatın kaçınılmaz düzeninin bir parçasıydı.
"Hiç karanlığın olmadığı yerde buluşacağız”Usulca söylemişti, havadan sudan konuşur gibi sakince söylemişti - bu bir emir değildi, bir açıklamaydı sanki. Winston duraksamadan yürüyüp gitmişti. En tuhafı da o sırada, düşünde bu sözcüklerin onda pek fazla etki yaratmamasıydı. Ancak daha sonra ve aşama aşama önem kazanmışlardı.