Geri Bildirim
  • Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
    Bir teneffüs daha yaşasaydı
    Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
    Devlet dersinde öldürülmüştür

    Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
    -Maveraünnehir nereye dökülür?
    En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
    -Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.

    Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
    Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
    Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım

    O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
    Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:
    Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

    Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
    Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
    Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
    Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.
    Ece Ayhan
    Sayfa 58 - Yapı Kredi Yayınları,11.baskı
  • Yazar: Şimal
    Hikaye Adı : Aşktır Aşk... Yani Üç Nokta...
    Link: #30225713

    Ah minel aşk…
    Ya da bir ihtimal daha var…
    O da ölmek mi dersin…
    Yook öyle değil… ölmek kolay…
    Ben senin için yaşamayı göze almışım cancağızım…
    De ki fare deliğinin önünde günlerce gözünü kırpmadan bekleyen kedi…
    Ya da daha yükseğe zıplamaktan başka kurtuluş çaresi olmayan şişedeki pire…
    Süleyman Aleyhisselam’ın insafına kaldığı için bir buğday tanesinin tamamını yediği halde o yıl yarısını yiyen kavanozdaki gariban karınca…
    Yok yook…
    Hiçbiri değil…
    Olsa olsa tekkeyi bekleyen çorbacı derviş olmalı…
    O çorba içilecek aga…
    Madem o kadar beklendi…
    Çorba…
    Nedir ki çorba, yersin biter…
    Dilin damağın bir anlık keyfi, midenin birkaç saati idare ettim rahatlığı…
    Mevzu çorba değil aga…
    Mevzu derin…
    ‘’Beklediğime değdi’’ nin o muazzam halet-i ruhiyesi…
    Umudun nirvanası yani bir nevi…
    İşte bu yüzden…
    Tam da bu yüzden… o çorba içilir…
    İçmek için beklenir…
    Beklendikçe keyfi katlanır…
    Katlandıkça kalbin büyür…
    Büyüdükçe yeşerir…
    Yeşerdikçe çiçek açar..
    Açaar… açaar… açaar..
    Biteviye..
    Solar… yeniden açar…

    Evet tam da tahmin ettiğiniz üzere bu bir aşk masalı a dostlar… Aşk bu, gerekirse kırk yıl ormandan eğri odun getirmemektir Tapduk dergahına bir ‘’ Bizim!! Yunus ‘’ lafına… Başka şeyhler bulurum diye Şam’a kadar gittikten sonra boynunu sıkan manevi zincirin Hacı Bayram’ın elinde olduğunu görmektir rüyada… Şems istedi diye Agop’un meyhanesine şarap almaya gitmektir bakmadan elalama…

    ‘’ İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer
    Aşkı olmayan gönül misal-i taşa benzer…’’

    Aşk olur da rüya olmaz mı…
    Olur elbet…
    Ya Yusuf ?…
    En güzelinden…
    Züleyha??...
    İlla…

    O halde başlasın masalların en güzeli…
    Ya da aşkların mı deseydik…

    Bir varmış… Bir yokmuş…
    Günlerden bir gün, şehirlerden iki şehirde herkes için her şey olağan seyrinde devam ederken iki kişi varmış birbirinden habersiz , birbirinden huzursuz… Ben diyeyim biri holdingte siz diyin biri de kıytırık bir şirkette çalışıyorlarmış… Anlayacağınız kuyulardan birer kuyu beğenmişler de haberleri yokmuş… Beğenmek de değil ya işte siz anlayın canım hiç okumadınız mı Yusuf kıssasını, insanın üzerine üzerine gelen ağır yüklerinden, insanların, vefasızlığından, sahte sevgilerinden, aşkın parayla menfaatle güzellikle ölçüldüğü tensel heveslerinden ruhlarının kurtulma çabasıyla balıklama atladıkları kuyular işte…
    Züleyha’nın kuyusu biraz derme çatmaymış… az miktada suyu olan bu kuyuyu yapanlar çok da özenmemişler taşları dizerken… ‘’ Bu daha başlangıç, bu kuyuda geçiciyiz, biz daha güzel kuyular yapacağız, büyüyeceğiz, havuz olacağız’’ derlermiş hep yanındakiler… Züleyha onlarla çok da ilgilenmez, onlarla çok da konuşmaz sadece bir gün bir kervanın gelip bu kuyudan çıkacağını ‘’ bir kuyu varsa ve ben bu kuyudaysam beni bu kuyuya bir sebepten dolayı atan, bir sebepten dolayı bir müddet burda tutan ve zamanı gelincede burdan çıkaran olacaktır’’ diye düşünürmüş…

    Yusuf’un kuyusu biraz daha gösterişli ve daha konforluymuş ama Züleyha’nın kuyusuna nazaran daha daha derinmiş… Çook çok da uzaklardaymış… Ben diyeyim kuş uçmaz kervan geçmez çöller, siz diyin çöl ortasındaki minik bir vaha… Kuyu derin olmasına derinmiş ama suyu da çokmuş… Duvarlarında da mor menekşeler açarmış hep… Yusuf çok da şikayet etmezmiş çünkü kuyudakiler onu çok severlermiş… Tek sıkıntısı gönül tellerine dokunabilen, sohbetli muhabbetli bir yaren, yarenlikten terfi ederse de bir yâri olmasıymış… Günlerden bir gün bu umutla bir mektup yazmış ve her zaman onun yanında olan beyaz güvercinin ayaklarına sıkıştırmış… Kuyudan uçurmadan önce de kulağına ‘’ haber getirirsin inşallah’’ diye fısıldamış… Beyaz güvercin uçmuş uçmuş uçmuş, yorulunca hem biraz soluklanayım hem de biraz su içeyim diye bir kuyunun ağzına konmuş… sonra yavaşça süzülerek kuyuya inmiş… Arife tarif gerekmez a dostlar o kuyu Züleyha'nın kuyusuymuş işte… Beyaz güvercin bir damlacık suyunu içtikten sonra bakmış ki köşede sessiz sedasız oturan bembeyaz bir kızcağız… Usulca yaklaşmış ve ayaklarındaki mektubu onun avuçlarına bırakıvermiş… Züleyha daha bu nedir diye anlamaya çalışadursun beyaz güvercin de bir köşede dinleniyormuş canım… eğer mektubu yırtıp atarsa hemencecik kuyudan uçup Yusuf’un yanına gidecekmiş… ayakları boş dönünce zaten Yusuf anlar ve yeni bir mektup yazar o da onu başka bir yere götürürmüş… Velhasılı kelam Züleyha mektubu açmış, okumuş… Okumuş amma bir anlam verememiş… Hem çok şaşkınmış, hem de bu neyin nesi diye tam da anlayamamış… Mektubu yırtıp atmayınca güvercin de gitmemiş tabii… Güvercinin gitmediğini gören Züleyha ben de bir mektup yazsam mı acep diye düşünüp iki satır da olsa birkaç şey yazmış ve güvercinin yanına bırakmış… Güvercin mektubu kaptığı gibi hemen havalanmış… Büyük bir sevinçle uça uça soluksuz Yusuf’un kuyuya varmış… Yusuf güvercinin geldiğini hem de ayağında mektupla geldiğini görünce çok sevinmiş… Çünkü uzun zamandır güvercinle gönderdiği mektuplara karşılık mektup gelmiyormuş… Hemen açıp okumuş… Ve cevap yazmış Züleyha’nın sorduğu şeylere… Ve o da sormuş Züleyha’ya başka sorular… günler günleri kovalamış, önceleri tek tük iken bizim güvercinin mesaisi artmış…Muhabbet koyulaştıkça da Yusuf Züleyha’yı, Züleyha da Yusuf'u iyice merak eder olmuş… Birbirlerine can yoldaşları olmuşlar… Kalpleri pır pır atarken gözleri kuyunun tavanında güvercin bekler olmuşlar… Kelimelerin büyüsü mü desek, ruhlara mesafe olmaz o yüzden çok yakın hissettiler mi desek, kuyudaki çaresizliklerine karşı biribirlerine umut oldular mı desek, kader mi desek, aşk mı desek varın siz düşünün…

    Günlerden bir gün Yusuf, kuyusunda bir yandan işlerini yaparken, bir yandan da göndereceği mektubu yazıyormuş… Bir de bakmış ki ne görsün… Mavi gözlü, sarı tüylü, ahu gibi bir kuş ayağında bir mektupla kuyudan içeri süzülmüş Yusuf’un eline konmuş… Yusuf o kadar heyecanlanmış ki kuyunun içinde bir o yana bir bu yana koşmaya, sevinçten zıp zıp zıplamaya başlamış… Beyaz güvercin daha ne olup bittiğini bile anlayamadan bir de bakmış ki Yusuf’un masasında gözleri ahu, sarı tüylü bir kuş… Yusuf’un niye bu kadar sevindiğini ancak o zaman anlamış… Mahzun Mahzun Züleyha’nın yanına gitmiş… ‘’Bir o kuşa bak bir de bana bak’’ demiş kendi kendine… Mahzun, gözleri süzgün, kanatları yorgun ve ayağında mektup olmadan geri dönen güvercini gören Züleyha önce çok şaşırmış… Hemen bir mektup daha yazmış ve Yusuf’a göndermiş… Fakat artık çok da uzun yazmamaya başlayan Yusuf, mektubu da önceleri üç beş gün, sonraları da dokuz on gün sonra göndermeye başlamış… Züleyha Yusuf’un artık onu çok da önemsemediğini anlamasına anlamış da elinden bir şey gelmiyormuş… Yusuf artık beyaz güvercinden gelen mektuplara değil de ahu gözlü kuşun mektuplarına cevap yazıyormuş… Çünkü o ahu gözlü kuştan daha önce de mektup geliyormuş ona… Leyla’nın mektubu ve Leyla’nın kuşuymuş o da… Leyla da aynı kuşu gibi endamlı, ahu gözlü, sarı tüylü, asil mi asil bir kızmış… Tek kusuru varmış onu da çok konuşmayarak sezdirmez, ona bakanların gördüğü güzellikten sarhoş olduklarından sıra zaten konuşmasına gelmezmiş… ama ne demişler a dostlar ‘’ Dil mi güzel, dilber mi?’’ ‘’ Dilber’’ diyen ayran budalaları kırk günde dilberden bıkarken ‘’ Dil güzel’’ diyenler de bin bir gece geçmiş de halen doyamamışlar o lal ü güherden ab-ı hayat gibi kalpten dile dökülen sözleri dinlemeye…

    Leyla son mektubunda bir bilet göndermiş Yusuf’a… ‘’ Gel ‘’ demiş… Zaten ayakları yere basmayan Yusuf uçarak Leyla’nın yanına gitmiş… Bu bilet aynı zamanda kuyudan çıkışının da biletiymiş… Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar…

    Peki Züleyha ne mi olmuş??

    Züleyha kim ki??

    ‘’Kalsın o kalsın kuyuda az daha…’’

    Demiş…

    Takdir-i İlahi…

    Aylaar aylar sonra Züleyha Yusuf’tan son bir mektup daha almış… ‘’ Ben evlendim, bir daha yazma’’ diyormuş… Züleyha beyaz güvercinini bir daha göndermemiş tabii… Zaten mahzun güvercinin kalbi de buna çok dayanamamış… Sessiz sedasız birkaç damla gözyaşıyla güvercinini yanı başına gömen Züleyha kuyunun içinde tam da kendi etrafına bir kuyu daha örmüş… Artık ne etrafındaki haşerat tipler yanına yaklaşabiliyormuş ne de başka bir şey… Anlam veremediği tek şey ara ara rüyasında Yusuf’u görmesiymiş… rüya bu üç vakte kadar da yedi vakte kadar da kırk vakte kadar da çıkarmış… ama kuyu içindeki kuyuya kim ulaşabilirmiş ki artık…

    Yusuf’a ne olmuş peki a dostlar merak edeniniz var mı ?? Gökten üç hurma düşmüş de muradına ermiş mi yoksa o hurmalar kafasını mı yarmış bilinmez ama gün geçtikçe hani Leyla’nın o ufak kusuru var ya hani uzaktan konuşmayarak kamufle olan işte yakına gelince Yusuf’un canına tak etmiş… Sevinçler paylaştıkça artar, hüzünler paylaştıkça azalır ya işte bir müddet sonra Leyla hayatım düzene girdi diye kendini otomatik pilota alıp yaşayıp giderken hiçbir şey paylaşmadığını anlayan Yusuf, Leyla’nın da bundan hiç rahatsız olmadığını gördükçe iyiden iyiye yalnızlaşmış… Anlayacağınız kuyudan çıktım zannederken başka bir kuyuya girmiş de haberi yokmuş… Ama artık bir Züleyhası da yokmuş tabii…

    Yine günlerden bir gün Züleyha Yusuf’u görmüş rüyasında… Ve rahmetli güvercini Yusuf’tan bir mektup getiriyormuş ona yeniden… Hayırdır inşallah diye uyandıktan sonra bir de bakmış ki kendi etrafına ördüğü kuyunun dışarıyla tek irtibatı olan penceresi kapanmamış mı!!! Nefes almak için çaresiz yıkmış o duvarların bir kısmını… Yıkmış yıkmasına da bir de ne görsün rahmetli güvercininin tıpkısının aynısı bir güvercin tam da başucunda durmuyor muymuş… Hem de ayağında bir mektupla… Mektubu açmış bakmış ki Yusuf ‘’ Merhaba Züleyha.. ben Yusuf.. Aynı Yusuf…’’ diyormuş… Sanki ‘’ senin eski Yusufun’’ der gibi… Peki geçen zaman içinde ikisi de aynı kalmış olabilir mi a dostlar… Kalamamışlar tabii… Çilelerle, yalnızlıkla yoğrulduktan sonra Yusuf daha yumuşak başlı, anlayışlı, olgun olurken, Züleyha tam aksine huysuuz, aksii, naleet birine dönüşmüş meğerse… Kuyu içinde kuyular ördüğü kalbi günden güne iyice üşümüş de ondan… Çok üşüdüğünden artık donmak üzere olduğu kalbi ölmesin diye kor ateş olan Yusuf tekrar mı çıkmış karşısına bilinmez güvercin yine mesaisine tam gaz devam etmeye başlamış… Züleyha, yüreğindeki kor ateşi sönmeye yüz tutup kül olmaya ramak kalan Yusuf’un ateşine azar azar çalı çırpı atmış, çalı çırpı atıldıkça aşk ateşi yanmaya devam eden Yusuf’un sıcaklığında Züleyha ısınmış donmaktan kurtulmuş lakin aslında büyük bir mesele olan Leyla’nın varlığı gün gün Züleyha ve Yusuf’un huzursuzluğunu içten içe artırmış… Çünkü Züleyha ısındıkça ısınmış, Yusuf ise korken aleve dönüşmeye başlamamış mı!!!

    Sonra…

    ‘’ Bu kadar da fazla oldu’’

    Demiş…

    Takdir-i İlahi…

    Gün gün Züleyha içinden ‘’ Sen ne yapıyorsun Leyla varken’’ diyip kendini kınamış sorguya çekmiş, kalpten kalbe giden yolda Yusuf da bu hesaplaşmayı duymuşçasına mesafe koymuş Züleyhaya… Aksii, naleet olmayı çok iyi öğrenen Züleyha ise Yusuf’u kendinden soğutmaktan başka çaresi olmadığını düşünüp tek tük gönderdiği mektuplarda Yusuf’un damarına basmış da basmış… Önceleri biraz kırılan, bi kaç gün küsen sonraları da tek tük ters cevaplar vermeye başlayan Yusuf’un da sabrının sınırları varmış tabii… Bu arada Yusuf’un yüreğinde alevlenen aşk ateşinden tek ısınan Züleyha değilmiş… Bir de şirin mi şirin, mahcup mu mahcup bir küçümen Şirincik yok muymuş!!! Üstelik Züleyha hala kuyuda, Şirin ise Yusuf’un dibindeymiş… Artık Şirin çok şirinmiş ondan mı, Leyla çok ilgisiz leyla gibiymiş ondan mı yoksa Yusuf Züleyhaya çok kızmış ‘’ bundan bi nane olmaz’’ demiş ondan mı bilinmez birden Şirinle şirin şirin konuşurlarken bulmuş kendini…

    Masalı bir umut buraya kadar okuyup ‘’ haydaaa bi de Şirin çıktı başımıza’’ diyenler sözüm size…
    Aşk bu…
    Her an her şey mümkünattan..
    Sonsuz mümkünattan bir ihtimal..
    O da ölmek mi dersiniz???
    Yook yok cancağızlarım…
    Başta söyledik ama…
    Biz yaşamayı göze alanlardanız…

    Onlar şirin şirin konuşadursunlar…
    Gökten üç elma düşmüş…
    Bilmem ki kimlerin kafasına…
    Onlar ermişler muradına biz çıkalım kerevetine diyip masalı sonlandırmak isterdim lakin bilmem ki

    Takdir-i İlahi

    ne der???

    Ne derse illaki güzel der…

    Herkes kendi masalına diyip Leyla'ya bir Mecnun , Şirin’e de bir Kerem ihsan eder de Yusuf’a yine Züleyha mı düşer, yoksa Yusuf’a Mısır azizliği daha mı tatlı gelir,

    Allah u alem…

    Vesselam…
  • Ah minel aşk…
    Ya da bir ihtimal daha var…
    O da ölmek mi dersin…
    Yook öyle değil… ölmek kolay…
    Ben senin için yaşamayı göze almışım cancağızım…
    De ki fare deliğinin önünde günlerce gözünü kırpmadan bekleyen kedi…
    Ya da daha yükseğe zıplamaktan başka kurtuluş çaresi olmayan şişedeki pire…
    Süleyman Aleyhisselam’ın insafına kaldığı için bir buğday tanesinin tamamını yediği halde o yıl yarısını yiyen kavanozdaki gariban karınca…
    Yok yook…
    Hiçbiri değil…
    Olsa olsa tekkeyi bekleyen çorbacı derviş olmalı…
    O çorba içilecek aga…
    Madem o kadar beklendi…
    Çorba…
    Nedir ki çorba, yersin biter…
    Dilin damağın bir anlık keyfi, midenin birkaç saati idare ettim rahatlığı…
    Mevzu çorba değil aga…
    Mevzu derin…
    ‘’Beklediğime değdi’’ nin o muazzam halet-i ruhiyesi…
    Umudun nirvanası yani bir nevi…
    İşte bu yüzden…
    Tam da bu yüzden… o çorba içilir…
    İçmek için beklenir…
    Beklendikçe keyfi katlanır…
    Katlandıkça kalbin büyür…
    Büyüdükçe yeşerir…
    Yeşerdikçe çiçek açar..
    Açaar… açaar… açaar..
    Biteviye..
    Solar… yeniden açar…

    Evet tam da tahmin ettiğiniz üzere bu bir aşk masalı a dostlar… Aşk bu, gerekirse kırk yıl ormandan eğri odun getirmemektir Tapduk dergahına bir ‘’ Bizim!! Yunus ‘’ lafına… Başka şeyhler bulurum diye Şam’a kadar gittikten sonra boynunu sıkan manevi zincirin Hacı Bayram’ın elinde olduğunu görmektir rüyada… Şems istedi diye Agop’un meyhanesine şarap almaya gitmektir bakmadan elalama…

    ‘’ İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer
    Aşkı olmayan gönül misal-i taşa benzer…’’

    Aşk olur da rüya olmaz mı…
    Olur elbet…
    Ya Yusuf ?…
    En güzelinden…
    Züleyha??...
    İlla…

    O halde başlasın masalların en güzeli…
    Ya da aşkların mı deseydik…

    Bir varmış… Bir yokmuş…
    Günlerden bir gün, şehirlerden iki şehirde herkes için her şey olağan seyrinde devam ederken iki kişi varmış birbirinden habersiz , birbirinden huzursuz… Ben diyeyim biri holdingte siz diyin biri de kıytırık bir şirkette çalışıyorlarmış… Anlayacağınız kuyulardan birer kuyu beğenmişler de haberleri yokmuş… Beğenmek de değil ya işte siz anlayın canım hiç okumadınız mı Yusuf kıssasını, insanın üzerine üzerine gelen ağır yüklerinden, insanların, vefasızlığından, sahte sevgilerinden, aşkın parayla menfaatle güzellikle ölçüldüğü tensel heveslerinden ruhlarının kurtulma çabasıyla balıklama atladıkları kuyular işte…
    Züleyha’nın kuyusu biraz derme çatmaymış… az miktada suyu olan bu kuyuyu yapanlar çok da özenmemişler taşları dizerken… ‘’ Bu daha başlangıç, bu kuyuda geçiciyiz, biz daha güzel kuyular yapacağız, büyüyeceğiz, havuz olacağız’’ derlermiş hep yanındakiler… Züleyha onlarla çok da ilgilenmez, onlarla çok da konuşmaz sadece bir gün bir kervanın gelip bu kuyudan çıkacağını ‘’ bir kuyu varsa ve ben bu kuyudaysam beni bu kuyuya bir sebepten dolayı atan, bir sebepten dolayı bir müddet burda tutan ve zamanı gelincede burdan çıkaran olacaktır’’ diye düşünürmüş…

    Yusuf’un kuyusu biraz daha gösterişli ve daha konforluymuş ama Züleyha’nın kuyusuna nazaran daha daha derinmiş… Çook çok da uzaklardaymış… Ben diyeyim kuş uçmaz kervan geçmez çöller, siz diyin çöl ortasındaki minik bir vaha… Kuyu derin olmasına derinmiş ama suyu da çokmuş… Duvarlarında da mor menekşeler açarmış hep… Yusuf çok da şikayet etmezmiş çünkü kuyudakiler onu çok severlermiş… Tek sıkıntısı gönül tellerine dokunabilen, sohbetli muhabbetli bir yaren, yarenlikten terfi ederse de bir yâri olmasıymış… Günlerden bir gün bu umutla bir mektup yazmış ve her zaman onun yanında olan beyaz güvercinin ayaklarına sıkıştırmış… Kuyudan uçurmadan önce de kulağına ‘’ haber getirirsin inşallah’’ diye fısıldamış… Beyaz güvercin uçmuş uçmuş uçmuş, yorulunca hem biraz soluklanayım hem de biraz su içeyim diye bir kuyunun ağzına konmuş… sonra yavaşça süzülerek kuyuya inmiş… Arife tarif gerekmez a dostlar o kuyu Züleyha'nın kuyusuymuş işte… Beyaz güvercin bir damlacık suyunu içtikten sonra bakmış ki köşede sessiz sedasız oturan bembeyaz bir kızcağız… Usulca yaklaşmış ve ayaklarındaki mektubu onun avuçlarına bırakıvermiş… Züleyha daha bu nedir diye anlamaya çalışadursun beyaz güvercin de bir köşede dinleniyormuş canım… eğer mektubu yırtıp atarsa hemencecik kuyudan uçup Yusuf’un yanına gidecekmiş… ayakları boş dönünce zaten Yusuf anlar ve yeni bir mektup yazar o da onu başka bir yere götürürmüş… Velhasılı kelam Züleyha mektubu açmış, okumuş… Okumuş amma bir anlam verememiş… Hem çok şaşkınmış, hem de bu neyin nesi diye tam da anlayamamış… Mektubu yırtıp atmayınca güvercin de gitmemiş tabii… Güvercinin gitmediğini gören Züleyha ben de bir mektup yazsam mı acep diye düşünüp iki satır da olsa birkaç şey yazmış ve güvercinin yanına bırakmış… Güvercin mektubu kaptığı gibi hemen havalanmış… Büyük bir sevinçle uça uça soluksuz Yusuf’un kuyuya varmış… Yusuf güvercinin geldiğini hem de ayağında mektupla geldiğini görünce çok sevinmiş… Çünkü uzun zamandır güvercinle gönderdiği mektuplara karşılık mektup gelmiyormuş… Hemen açıp okumuş… Ve cevap yazmış Züleyha’nın sorduğu şeylere… Ve o da sormuş Züleyha’ya başka sorular… günler günleri kovalamış, önceleri tek tük iken bizim güvercinin mesaisi artmış…Muhabbet koyulaştıkça da Yusuf Züleyha’yı, Züleyha da Yusuf'u iyice merak eder olmuş… Birbirlerine can yoldaşları olmuşlar… Kalpleri pır pır atarken gözleri kuyunun tavanında güvercin bekler olmuşlar… Kelimelerin büyüsü mü desek, ruhlara mesafe olmaz o yüzden çok yakın hissettiler mi desek, kuyudaki çaresizliklerine karşı biribirlerine umut oldular mı desek, kader mi desek, aşk mı desek varın siz düşünün…

    Günlerden bir gün Yusuf, kuyusunda bir yandan işlerini yaparken, bir yandan da göndereceği mektubu yazıyormuş… Bir de bakmış ki ne görsün… Mavi gözlü, sarı tüylü, ahu gibi bir kuş ayağında bir mektupla kuyudan içeri süzülmüş Yusuf’un eline konmuş… Yusuf o kadar heyecanlanmış ki kuyunun içinde bir o yana bir bu yana koşmaya, sevinçten zıp zıp zıplamaya başlamış… Beyaz güvercin daha ne olup bittiğini bile anlayamadan bir de bakmış ki Yusuf’un masasında gözleri ahu, sarı tüylü bir kuş… Yusuf’un niye bu kadar sevindiğini ancak o zaman anlamış… Mahzun Mahzun Züleyha’nın yanına gitmiş… ‘’Bir o kuşa bak bir de bana bak’’ demiş kendi kendine… Mahzun, gözleri süzgün, kanatları yorgun ve ayağında mektup olmadan geri dönen güvercini gören Züleyha önce çok şaşırmış… Hemen bir mektup daha yazmış ve Yusuf’a göndermiş… Fakat artık çok da uzun yazmamaya başlayan Yusuf, mektubu da önceleri üç beş gün, sonraları da dokuz on gün sonra göndermeye başlamış… Züleyha Yusuf’un artık onu çok da önemsemediğini anlamasına anlamış da elinden bir şey gelmiyormuş… Yusuf artık beyaz güvercinden gelen mektuplara değil de ahu gözlü kuşun mektuplarına cevap yazıyormuş… Çünkü o ahu gözlü kuştan daha önce de mektup geliyormuş ona… Leyla’nın mektubu ve Leyla’nın kuşuymuş o da… Leyla da aynı kuşu gibi endamlı, ahu gözlü, sarı tüylü, asil mi asil bir kızmış… Tek kusuru varmış onu da çok konuşmayarak sezdirmez, ona bakanların gördüğü güzellikten sarhoş olduklarından sıra zaten konuşmasına gelmezmiş… ama ne demişler a dostlar ‘’ Dil mi güzel, dilber mi?’’ ‘’ Dilber’’ diyen ayran budalaları kırk günde dilberden bıkarken ‘’ Dil güzel’’ diyenler de bin bir gece geçmiş de halen doyamamışlar o lal ü güherden ab-ı hayat gibi kalpten dile dökülen sözleri dinlemeye…

    Leyla son mektubunda bir bilet göndermiş Yusuf’a… ‘’ Gel ‘’ demiş… Zaten ayakları yere basmayan Yusuf uçarak Leyla’nın yanına gitmiş… Bu bilet aynı zamanda kuyudan çıkışının da biletiymiş… Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar…

    Peki Züleyha ne mi olmuş??

    Züleyha kim ki??

    ‘’Kalsın o kalsın kuyuda az daha…’’

    Demiş…

    Takdir-i İlahi…

    Aylaar aylar sonra Züleyha Yusuf’tan son bir mektup daha almış… ‘’ Ben evlendim, bir daha yazma’’ diyormuş… Züleyha beyaz güvercinini bir daha göndermemiş tabii… Zaten mahzun güvercinin kalbi de buna çok dayanamamış… Sessiz sedasız birkaç damla gözyaşıyla güvercinini yanı başına gömen Züleyha kuyunun içinde tam da kendi etrafına bir kuyu daha örmüş… Artık ne etrafındaki haşerat tipler yanına yaklaşabiliyormuş ne de başka bir şey… Anlam veremediği tek şey ara ara rüyasında Yusuf’u görmesiymiş… rüya bu üç vakte kadar da yedi vakte kadar da kırk vakte kadar da çıkarmış… ama kuyu içindeki kuyuya kim ulaşabilirmiş ki artık…

    Yusuf’a ne olmuş peki a dostlar merak edeniniz var mı ?? Gökten üç hurma düşmüş de muradına ermiş mi yoksa o hurmalar kafasını mı yarmış bilinmez ama gün geçtikçe hani Leyla’nın o ufak kusuru var ya hani uzaktan konuşmayarak kamufle olan işte yakına gelince Yusuf’un canına tak etmiş… Sevinçler paylaştıkça artar, hüzünler paylaştıkça azalır ya işte bir müddet sonra Leyla hayatım düzene girdi diye kendini otomatik pilota alıp yaşayıp giderken hiçbir şey paylaşmadığını anlayan Yusuf, Leyla’nın da bundan hiç rahatsız olmadığını gördükçe iyiden iyiye yalnızlaşmış… Anlayacağınız kuyudan çıktım zannederken başka bir kuyuya girmiş de haberi yokmuş… Ama artık bir Züleyhası da yokmuş tabii…

    Yine günlerden bir gün Züleyha Yusuf’u görmüş rüyasında… Ve rahmetli güvercini Yusuf’tan bir mektup getiriyormuş ona yeniden… Hayırdır inşallah diye uyandıktan sonra bir de bakmış ki kendi etrafına ördüğü kuyunun dışarıyla tek irtibatı olan penceresi kapanmamış mı!!! Nefes almak için çaresiz yıkmış o duvarların bir kısmını… Yıkmış yıkmasına da bir de ne görsün rahmetli güvercininin tıpkısının aynısı bir güvercin tam da başucunda durmuyor muymuş… Hem de ayağında bir mektupla… Mektubu açmış bakmış ki Yusuf ‘’ Merhaba Züleyha.. ben Yusuf.. Aynı Yusuf…’’ diyormuş… Sanki ‘’ senin eski Yusufun’’ der gibi… Peki geçen zaman içinde ikisi de aynı kalmış olabilir mi a dostlar… Kalamamışlar tabii… Çilelerle, yalnızlıkla yoğrulduktan sonra Yusuf daha yumuşak başlı, anlayışlı, olgun olurken, Züleyha tam aksine huysuuz, aksii, naleet birine dönüşmüş meğerse… Kuyu içinde kuyular ördüğü kalbi günden güne iyice üşümüş de ondan… Çok üşüdüğünden artık donmak üzere olduğu kalbi ölmesin diye kor ateş olan Yusuf tekrar mı çıkmış karşısına bilinmez güvercin yine mesaisine tam gaz devam etmeye başlamış… Züleyha, yüreğindeki kor ateşi sönmeye yüz tutup kül olmaya ramak kalan Yusuf’un ateşine azar azar çalı çırpı atmış, çalı çırpı atıldıkça aşk ateşi yanmaya devam eden Yusuf’un sıcaklığında Züleyha ısınmış donmaktan kurtulmuş lakin aslında büyük bir mesele olan Leyla’nın varlığı gün gün Züleyha ve Yusuf’un huzursuzluğunu içten içe artırmış… Çünkü Züleyha ısındıkça ısınmış, Yusuf ise korken aleve dönüşmeye başlamamış mı!!!

    Sonra…

    ‘’ Bu kadar da fazla oldu’’

    Demiş…

    Takdir-i İlahi…

    Gün gün Züleyha içinden ‘’ Sen ne yapıyorsun Leyla varken’’ diyip kendini kınamış sorguya çekmiş, kalpten kalbe giden yolda Yusuf da bu hesaplaşmayı duymuşçasına mesafe koymuş Züleyhaya… Aksii, naleet olmayı çok iyi öğrenen Züleyha ise Yusuf’u kendinden soğutmaktan başka çaresi olmadığını düşünüp tek tük gönderdiği mektuplarda Yusuf’un damarına basmış da basmış… Önceleri biraz kırılan, bi kaç gün küsen sonraları da tek tük ters cevaplar vermeye başlayan Yusuf’un da sabrının sınırları varmış tabii… Bu arada Yusuf’un yüreğinde alevlenen aşk ateşinden tek ısınan Züleyha değilmiş… Bir de şirin mi şirin, mahcup mu mahcup bir küçümen Şirincik yok muymuş!!! Üstelik Züleyha hala kuyuda, Şirin ise Yusuf’un dibindeymiş… Artık Şirin çok şirinmiş ondan mı, Leyla çok ilgisiz leyla gibiymiş ondan mı yoksa Yusuf Züleyhaya çok kızmış ‘’ bundan bi nane olmaz’’ demiş ondan mı bilinmez birden Şirinle şirin şirin konuşurlarken bulmuş kendini…

    Masalı bir umut buraya kadar okuyup ‘’ haydaaa bi de Şirin çıktı başımıza’’ diyenler sözüm size…
    Aşk bu…
    Her an her şey mümkünattan..
    Sonsuz mümkünattan bir ihtimal..
    O da ölmek mi dersiniz???
    Yook yok cancağızlarım…
    Başta söyledik ama…
    Biz yaşamayı göze alanlardanız…

    Onlar şirin şirin konuşadursunlar…
    Gökten üç elma düşmüş…
    Bilmem ki kimlerin kafasına…
    Onlar ermişler muradına biz çıkalım kerevetine diyip masalı sonlandırmak isterdim lakin bilmem ki

    Takdir-i İlahi

    ne der???

    Ne derse illaki güzel der…

    Herkes kendi masalına diyip Leyla'ya bir Mecnun , Şirin’e de bir Ferhat ihsan eder de Yusuf’a yine Züleyha mı düşer, yoksa Yusuf’a Mısır azizliği daha mı tatlı gelir,

    Allah u alem…

    Vesselam…

    Her aşkın bir şarkısı olur ya hani bu şarkı da bunu okuyan çorbacı dervişlere bizden armağan…

    https://youtu.be/S9DmksTV83c
  • Meçhul Öğrenci Anıtı

    Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
    Bir teneffüs daha yaşasaydı
    Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
    Devlet dersinde öldürülmüştür

    Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
    -Maveraünnehir nereye dökülür?
    En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
    -Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.

    Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
    Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
    Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım

    O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
    Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:
    Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

    Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
    Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
    Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
    Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.

    Ece Ayhan
  • Karşı pencerede, her karşılaşmamızda bana tatlı tatlı gülümseyerek nasılsın fıstık diyen bir adam vardı. Ona aşık olmuştum. Sanırım o da bana aşıktı. Yoksa neden bana her gün gülümsesin ki. Tek sorunumuz onun 35, benimse 5 yaşında olmamdı. Ama aşkın yaşı yoktu. O yaşta kara sevdanın pençesine düşmüştüm. Hep onun yanına gitmek için ağlar ve saatlerce susmazdım. Gece gün pencerede onu bekler, onu görmediğim günler ve ışığının yanmadığı gecelerde deli olurdum. Varlığı perdeler arkasından gözüken bir ışık olsa bile o ışık hep yansın isterdim. Bilirdim oradaydı ve bana çok yakındı. Onun ışığı yanıyorsa ben rahatça uykuya dalar yok eğer yanmıyorsa ikidebir kalkıp ışığı kontrol eder uyuyamazdım. Neredeydi neden yoktu ki

    Uyanır uyanmaz aklıma gelen ilk şey yine o olurdu. Gelip bizim evde yaşasa ne güzel olurdu diye düşünürdüm. Hiç kimseye dokundurtmak istemediğim pilli konuşan bebeğimle sadece o isterse oynayabilirdi. Tüm oyuncaklarımı her şeyimi verebilirdim ona. Pencereden uzaktan uzağa seyretmektense yanımda olur bana hep gülümser tatlı tatlı konuşur diye düşünürdüm.

    Nasıl bir aşk acısı çektim ve bunu nasıl yansıttım bilmiyorum ama ailemin ricasıyla haftanın belli saatlerinde bana seslenip evine davet etmeye başladı ve ben merdivenleri uçarak inip onun yanına gitmeye başladım.

    İsmi Utku idi ve doktordu. Ben her gün ona resimler çizerdim. Büyük bir hediye gibi ona götürürdüm ve o çok beğendiğini söyleyip duvarına yapıştırırdı. Zaman geçtikçe resimler çoğalmıştı. Duvarın rengi bile gözükmüyordu benim çizdiğim resimlerden. Abidik gubidik şeyler çizmiş olsam da Utku herbirini bir sanat eseri gibi görüyor çok beğendiğini söylüyordu. Çünkü bana aşıktı 😜

    Benimle oyunlar oynar, bana gitar çalar, şarkı söylerdi. Bir rica sonucu küçük bir çocuğu oyalardı işte bense bunu büyük aşk sanırdım. Onun yanında zaman hiç geçmesin isterdim. Beraber bulaşıkları yıkar, tost yapar yerdik. Bana minik bir davul almıştı. Artık gitar çalarken ona eşlik edebiliyordum. Onunla, beş sene önce başlayan hayatımın en eğlenceli saatlerini geçiriyordum. Sonrasında ise "Şimdi sen evine git ben seni yine çağırırım" diyerek beni kibarca kovardı ve tekrar çağırışına kadar onun özlemiyle yanıp tutuşurdum.

    Ve çok kalın kitapları vardı. Hayran hayran seyrederdim kitaplarını. İnsan birine aşık oluyorsa ona ait her şeye aşık oluyormuş bunu anlamıştım. Kitaplara olan aşkım, Utku ile başlamıştı. Kitaplar sanırım tıp kitaplarıydı. Okuma yazma bilmediğimden ara sıra kitapların resimlerine bakardık. Resimlerden ve anlattıklarından hiçbir şey anlamasam da onun anlatması hoşuma giderdi. Şimdi nerede çok kalın bir kitap görsem aklıma ilk düşen Utku olur ve gülümserim.

    Miden ağrırsa hastaneye gel ben seni muayene ederim demisti bir keresinde. Ve o günden sonra ben, onun çağırmadığı günlerde vücudumda nerede olduğu ve ne işe yaradığını bilmediğim midenin çok ağrıdığını bahane edip hastaneye gitmek isterdim.

    Ve birgün yine pencereden bakarken gördüğüm manzarayla yıkıldım. Utku'nun büyük ayaklı lambası, karton maket arabası sokaktaydı. Evet taşınıyordu. Sanırım tayini falan çıkmıştı. Hemen koştum ve "Seninle geleceğim." dedim. "Tatlım şimdi ben gideyim eşyaları yerleştireyim sonra gelip seni alacağım." demişti veda ederken.

    İçim paramparça olmuştu çünkü o gidiyordu. Sarıldım ağladım bırakmak istemiyordum. O gün giydiği mor gömleğin (veya tişört) omuz kısmını gözyaşlarımla ıslatmıştım. (Sadece gözyaşı değildi ama salya sümük diyerek romantikliği bozmak istemem 😅 )

    Zorla çekip aldılar beni aşkımın kollarından. Umutla ve hüzünle arkasından bakakaldım bir süre. Eşyalarını doldurduğu küçük kamyona son kez bana el sallayıp binip gitmişti. Öyle sıkı sarılmışım ki beni çekip alırlarken sert davranmışlardı ve kollarım birkaç gün sızlamıştı.

    İlerleyen saatlerde Utku belki vazgeçip geri gelmiştir diyerek evine gittim kapının kolunu indirdim. Her zamanki gibi açıktı. Utku ben geleceğim diye kapıyı yine kilitlememiş diye düşündüm. Ama ev bomboştu. Bütün eşyalar gitmişti. Devamlı üzerinde oturarak dönüp durduğum döner sandalye bile yoktu ortada. Sadece duvarda onun için çizdiğim resimleri bırakmıştı. İkinci bir yıkımdı bu. Ben çok beğeniyor değer veriyor zannediyordum ama o giderken koca evde sadece onları bırakmıştı ve de bir iki poster. Birazcık küsmüş olsam bile senelerce umudumu yitirmedim. Bir gün gelip beni alacaktı.

    Ve o gün hiç gelmedi. Ara sıra yine aklıma gelir çocukluk aşkım, umudum ve ilk hayal kırıklığım. Şimdi Utku nerelerde neler yapıyor hiç bilmiyorum. Zaten şu an 60 65 yaşlarında falan olmalı. Facebook üzerinden çok aradım ulaşamadım soy ismini bilmediğimden. Yüzü aklımda yok. Görsem tanımam. Bulsam bile o küçük kız bendim diyemem utanırım çok saçmalıklar yapmıştım o zamanlar. Elbette onunla tanışmak isterim ama bu olayı yazmamın nedeni Utku'yu bulmak değil.

    Bugün market çıkışı gördüğüm tatlı bir kız çocuğuna çikolata vermek istedim. Kız neye uğradığını şaşırdı istemem istemem diyerek korkup kaçtı. Yine Utku geldi aklıma. Utku ne kadar iyi birisiydi. Sadece Utku değil tüm büyükler çok iyiydi. Sokakta kim şeker, çikolata verse hiç yok demezdik. Çünkü o zamanlar büyüklerin amacı sadece çocukları sevindirmekti. Şimdilerde kimse, benim ailem gibi çocuğunu fazla tanımadığı, yalnız yaşayan bir adamın evine göndermesi bir yana çocuklara yabancılardan çikolata almayı bile yasak etmişler. Ben küçükken insanlar çok iyiydi bunu anladım.

    Yine dayanamadım. Utku isminde 60 yaş üstü doktor yani mideden bahsettiğine göre dahiliyeci bir tanıdığı olan var mı 😄😆
  • #29285900 ile başlatılan hikaye yazma etkinliğinde şu ana kadar yazılan hikayelerdir.
    (Konu: KAYBETMEK , Anahtar Kelimeler: PİYANO, RIHTIM, ÇAY)

    1- Remziye - #29326974 - Kötü Kaybettik
    2- Şimal - #29336624 - Yeşil Flüt
    3- Dilek - #29354519 - Tedbil-i Zaman
    4- https://1000kitap.com/0161umay - #29367328 - Özür Dilerim Efendim
    5- Semih - #29367966 - Ders Verme Sırası
    6- Li-3 - #29377160 - Yıllanmış Kekremsi Sevda
    7- Mithril / Rorschach - #29379649 - Kayıp Rüyalar
    8- Ferah - #29380632 - Ocak Söner
    9- Weltschmerz - #29380892 - Yaşamak İstiyorum
    10- Lâlcivert - #29382781 - Gördünüz mü?
    11- https://1000kitap.com/rock_sema - #29384336 - Mor Kan
    12- Melike - #29386254 - Hissizlik Camekanı
    13- Erhan - #29387040 - Çay ve Rıhtım ve Piyano ile Kaybetmek
    14- Fox Mulder - #29387376 - Bir Yabancının Hikayesi
    15- Fox Mulder (2) -#29392131 - Hayal veya Gerçek
    16- Osman Y. - #29393680 - Kaybetmek. Rıhtım,Piyano ve Çay
    17- https://1000kitap.com/Phoneix- #29397996 - Sessiz Direniş
    18- Meltek - #29398094 - Mavi Bir Işık
    19- Rahime - #29423487 - Olağan Kaybedişler
    20- Bir Eda Hayâli... - #29428466 - Bir Şehri Kaybetmek
    21- Selim - #29441347 - Öğle Arası
    22- °° Vaveyla °° - #29444835 - Cinayet
    23- Sinem Demir - #29450282 - Çatı Katı
    24- haluk - #29458578 - Dejavu
    25- inci - #29476323 - Kalp Sızısı
    26- Hakan S. - #29482824 - Küçük Bir Felaket
    27- özlem - #29488871 - Bulut
    28- Berkay Özcan - #29501627 - Gökyüzü
    29- Fatih Kurt - #29546409 - Yokuştaki Ev
    30- Büşra A. - #29613091 - Duygularımın Yabancısı Değil de Yerlisiydim
    31- NigRa - #29698676 - Zaman Kapsülü
    32- Umut S. Balcı - #29764363 - Çardaktaki Kadın
    33- Monna Rosa - #29829345 - Kırık Hava
  • Münferit konuların ahenkle dansedişi...
    Yer yer bu münferit konular,yine ahenkle biribirine ilintilenmiş.

    Yazar kimi zaman kitabın ismi de olan mor renkle,kimi zaman bir kişiyle,kimi zaman bir kavramla,sanatla edebîce ve ustaca dans etmiş.

    Beş bölüm ve her bölümün alt başlıklarından oluşan eser,yazarın ruh iklimini okuyucuya neredeyse tamamen duyumsatıyor.
    Elbette ferdi olarak sizi daha çok saran,daha çok altını çizeceğiniz konular olacaktır.
    Şahsen altını çizip sahiplendiğim,yıldız koyduğum yerler oldukça fazla.
    Yazar bu konuyu da ele alıyor.Şöyle ki:
    Konu başlığı;Altı Çizili Satırlar
    Ben de altını çizdiğim cümleleri belirteyim:
    "Altı çizilmiş her satır kendi bütünlüğünden çıkmış Ve bir daha geri dönse de farklı bir yükle yüklenmiştir artık kendi Ruhumda dair yeni bir okuma dahası Yeni bir yazma farklı bir bütünlük yeni bir yolculuk."

    "Satır altını çizerek okuma bir yazara yapılacak en büyük haksızlık. Onun çizdiği güzergahın dışında bir yolculuk.
    İşaret ettiğinin dışında bir fark ediş bir yanlış anlama dahası. Ama aynı zamanda bir yazara verilebilecek en büyük armağan da satır altlarını çizerek okuma.
    Eco diyor ya bir yazarı mutlu edebilecek şey, metninde kendi düşündüklerinin fark edilerek okunmasıdır."


    Olumsuz eleştirim;Timaş Yayınevine.Virgülü kullanma konusunda.

    İçinizdeki yangına bir ses,bir nefes arıyorsanız,mor mürekkebin ses verip,konuşturduğu bu eserle tanışın.