‎‎‎‎‎marsista

‎‎‎‎‎marsista
@morsprincipiumest
bir gölgeydi portren
fark ettiniz mi çok aşığım
Reklam
üç yangınlık travma
artık mutlu kimseye rastlamıyorum, konu her ne olursa olsun; sözgelimi insan ilişkileri, gelir gider durumları, akademik hayat veyahut yeni çıkan dondurmaların tadı. insanlar farkında değil muhtemelen ama tanrı hepimizin hayatından her anlamda tadı tuzu almadı, tanrı hiç var olmadı, biz mahvettik dünyayı. kısır döngüler, aşağılık kompleksleri, varoluşsal problemler ve aşk meşk işleri; bunlardan beynim hiçbir şey yemiyor ve hiç de çıkamıyorum içlerinden. ağrı kesici çeşitleri, kupa başı bir tatlı kaşığı kahve, psikoloji kitapları ve daire biçimdeki ağır plakalar; genelde bunların insanıyım. müzik var, ama onunla ilişkim epey kaotik. dinlemekten nefret ediyorum; durup dururken dinlemekten, yürürken dinlemekten, pop müzikten, annemin favorilerinden ve çok dinleyip kendimi kusturduklarımdan. ancak müzik listelerine bağımlıyım, ürettiğimden çok tüketiyor olsam gerek kendi listelerimi hazırlamak yerine halihazırda derlenip toplanmış şu on saati aşkın listeleri kullanıyorum. misal uyku listesini dinlemeden uyuyamıyor, gece uyanırsam da yine aynı listeyi açıp sakinleşmeden uykuya geri dönemiyorum. çalışıyorsam veya bir şeyler yazıyorsam elektro veya trap beatleri olmadan klavyeye tek tuş vuramıyor, evde gündelik işler yapıyorsam da anadolu rock klasiklerinden şaşmıyorum. henüz hayatımı sıkıcı addedebileceğim kadar monotonlaşmadım, hâlâ her gün yeni bir şey keşfedebiliyor ve daha da dibi görebiliyorum, bu da heyecan korku adrenalin falan getiriyor, bundandır hayatım renkli akıyor. evcil hayvanımın ve favori dostumun adı aren, öldü ama. hâlâ yaşadığı dönem evdeki tüylü sayılabilecek tek şey de oydu, halı malı hiçbir toz tüy tutucu şeyle barınamıyorum, görürsem ucundan çakmağı çakarım çünkü hapşırmaktan iyidir ve zaten ateşe vermeyi hep çok sevdim. ilk yangınım; eski evimizin
kişisel şuur kayıpları
önce ölür sonra doğarız. bu insan biyolojisiyle değil, psikolojiyle ilgilidir. anne karnıyla başlayan serüven dünyada son bulduktan sonra işleyişini tam tersi bir şekilde devam ettirir. işte bu yüzdendir ki tavsiyelerine güvendiğimiz insanlar feleğin çemberinden geçmiş kimselerdir. adını duyurmuş psikologlar tıpkı duyuramamışların da katıldığı gibi, insanın sürekli bir devinim içinde olduğunu söyler. bugün sevdiğimiz şeyi yarın sevmeyebiliriz; bugün sevmediğimizi ise yarın kalbimizin orta yerinde bulabiliriz. "büyük lokma ye, büyük söz söyleme" deyimi bu söylediklerimle alakalı olabilir mi? sanırım bu soru bana daha önce yöneltilmiş olsaydı "asla" diyerek cevaplardım. peki, şimdi ne oldu da cevabımın değiştiğini ima ediyorum? evet, bahsettiğim şeyi yaşadım. sevmem dediğimi sevdim ve yapmam dediğimi yapıyorum. hayatımız boyunca savaşlar veririz ve o savaşları yine bizler bitiririz. bu büyük bir karmaşa ve trajikomik bir aldatmacadır. yaşam, ölüm ve kalımdan ibarettir. bu iki meselenin içine karıştığı tüm şeyler de insana mutlaka bir parça hüzün verir. o, bu söylediklerime dahil olmadığı halde acıtıyor. ne ölüm ne kalım, ama yine de acıtıyor. komşu okuldaki dağınık saçlı çocuk, soğuk bir kış sabahı otobüs durağında uyuşmuş parmaklarıyla zar zor yaktığı sigarasını, arandığı şey zehirden başkası değilmiş gibi içine çekip izmaritini ayaklarımın dibine attığı günden beri canımı acıtıyor. komşu okuldaki dağınık saçlı çocuk, yağmurlu bir günde bir sokak köpeğinin başına okşadığı günden beri canımı acıtıyor. metronun ortasında yere yığılıp küçük bir çocuk gibi bacaklarını kendine çekip yorgunluktan bitap düşmüş gibi kafasını bir direğe yasladığı günden beri çok fena canımı acıtıyor. gülerken, canı sıkkınken, sinirliyken, sessizce kulaklığındaki şarkıyı mırıldanırken, susarken,
bir rüyada olduğunu anladığında, hâlâ bir rüyada sayılır mısın
gece her şeyin iki katıdır