Sezer Aladağ

Sezer Aladağ
@msaladag
Yaşamında "öz", "can", "kendin" olarak ne kadar varsın? Bir kişi yaşamının her anında, kendisi olarak ne kadar var olduğu­na dair iç beyinde, amigdala düzeyinde bir hissiyata sahiptir. Yaşamında kendin olarak var olduğun zaman için bilir; sesin, bakışın, yürüyüşün, gülüşün, tüm bedenin bunun sinyallerini verir. İçinde bulunduğun hal kötüymüş, acı çekiyormuşsun, şu bu... Ama sapına kadar kendinsin, kişisel bütünlük içinde­sin. ''Ah!" diye inlerken bile içinde bir şükür duygusu vardır. Sapasağlam kendinsindir, acın da sensindir.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Biri çocuklu­ğunda keyifli bir keşif ortamındayken, dışarıdaki tanıklık, "Ki­kirdeyip durma, öyle bağırma, anladın değil mi? Niye geç kaldın, çok gezen tavuk ayağının bokuyla gelir unutma," demişse... Bü­yüdüğünde ne zaman mutlu olsa içinde bir korku, kaygı belirir; farkında değildir ama kendisine aşağılayıcı bir laf geleceğini bek­ler, mutluluğunda bile tereddüde düşer. Sadece engellenmiyor­sun, utandırılıyorsun da. Hem de iliklerine kadar... Ah öyle bir hal ki bu, çocukluktaki utandırılma insanın bütün hücrelerine işler. İnsanın özüne kadar gider. İşte o zaman mutluluktan kor­kar hale gelirsin; hayatında iyi bir şey olduğu zaman bilirsin ki bir şeyler ters gidecek. Başına bir şey geldiğinde de, "Çok şükür zaten mutlu değilim," deyip kendini güvende hissedersin.
"Biz"in karşı tarafında "ben" var. Peki o "ben"le ilgili bir şey yaptığında amacın ne? Muhtemelen sosyal kimliğinin, mevki makamının, malının mülkünün, itibarının güçlenmesi vs. Bunların verdiği haz geçici... Kendinle baş başa kaldığın zaman yine yolunda gitmeyen her şeyle hesaplaşıyorsun; yine kafanı dağıtmak istiyorsun, yine birine bağırmak istiyorsun, yine bir anlamsızlık yaşamını kapsıyor.
Ömrünün son anında şunun farkına vardığını düşün; "Ben aslında hiç yaşamamışım ki." Dahası bunu da o an idrak ediyorsun. Bence mecazen de olsa cehennemin kapısı işte o zaman açılıyor, yani içindeki cehennemin.
Bazı aileler, kuruluşlar, eğitim sistem­leri, kurumlar korku kültürü içerisinde oluşmuştur ve korkula­cak biri yoksa çalışmazlar ve korkmadıkları birine güvenmezler. Biri çocuklu­ğunda keyifli bir keşif ortamındayken, dışarıdaki tanıklık, "Ki­kirdeyip durma, öyle bağırma, anladın değil mi? Niye geç kaldın, çok gezen tavuk ayağının bokuyla gelir unutma," demişse ... Bü­yüdüğünde ne zaman mutlu olsa içinde bir korku, kaygı belirir; farkında değildir ama kendisine aşağılayıcı bir laf geleceğini bek­ler, mutluluğunda bile tereddüde düşer. Sadece engellenmiyor­sun, utandırılıyorsun da. Hem de iliklerine kadar ... Ah öyle bir hal ki bu, çocukluktaki utandırılma insanın bütün hücrelerine işler. İnsanın özüne kadar gider. İşte o zaman mutluluktan kor­kar hale gelirsin; hayatında iyi bir şey olduğu zaman bilirsin ki bir şeyler ters gidecek. Başına bir şey geldiğinde de, "Çok şükür zaten mutlu değilim," deyip kendini güvende hissedersin.