• Şimdiki aşkların çoğu samimiyetini kaybetmiş.. Aman yazmayayım merak etsin, fotoğraf koyayım kıskansın, trip atayım alttan alsın cart curt ilişki değil strateji oyunu mübarek..
  • Tam iyi olacak herşey demiyorum,
    Buna rağmen beynim olumsuz yönde çalışıyor.
    İyi olacak herşey desem, bitkisel hayatta,
    Yatmaya hazır mübarek..
  • Allâh elçisi 63 yaşında mübârek ruhunu Mevlâ'sına teslim etti (12 Rebiulevvel Pazartesi, M. 8 Haziran 632)
  • “Harese nedir bilir misin oğlum?

    Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir.

    Harese şudur evladım.

    Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani.

    Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır.

    Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar.

    Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar.

    Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider.

    Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve.

    Bunun adı haresedir.

    Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir.

    Bütün Ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında ‘kendini öldürdüğünü’ anlamaz.

    Kendi kanının tadından sarhoş olur...”
  • Sekizinci Misal:
    Meşhur Buheyra-yı Rahib'in meşhur kıssasıdır ki: Nübüvvetten evvel, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, amucası Ebu Talib ve bir kısım Kureyşî ile beraber, Şam tarafına ticarete gidiyorlar. Buheyra-yı Rahib'in Kilisesi civarına geldikleri vakit oturdular. İnsanlar ile ihtilat etmeyen münzevi Buheyra-yı Rahib birden çıkageldi. Kafile içinde Muhammedü'l-Emin'i (A.S.M) gördü. Kafileye dedi: "Şu Seyyidü'l-Âlemîn'dir ve peygamber olacaktır." Kureyşîler dediler: "Neden biliyorsun?" Mübarek rahib dedi ki: "Siz gelirken baktım ki, havada üstünüzde bir parça bulut vardı. Siz otururken, şu Muhammedü'l-Emin (A.S.M.) tarafına bulut meyletti, gölge yaptı. Hem görüyordum ki: Taş, ağaç ona secde eder gibi bir vaziyet gördüm. Bu ise, nebilere yapılır."
    İşte bu sekiz misal gibi, belki seksen misal var. Bu sekiz misal birleştirilse; öyle kopmaz bir zincir olur ki, hiçbir şübhe onu koparamaz ve sarsamaz. Şu cins mu'cize umumiyeti itibariyle, yani cemadatın dava-yı nübüvvete delil olarak konuşmaları, manevî tevatür hükmünde yakîni ve kat'iyyeti ifade eder. Herbir misal, mecmuun kuvvetinden, kendi kuvvetinden fazla bir kuvvet daha alır. Evet zaîf bir direk, kuvvetli direklerle omuz omuza geldiği vakit, muhkemleşir. Zaîf, kuvvetsiz bir adam, asker olup orduya girse; öyle kuvvetleşir ki, bin adama meydan okur.
  • İkinci Misal:
    Nakl-i sahih ile, Enes ve Ebu Zer'den kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki: Hazret-i Enes (hâdim-i Nebevî) demiş ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında idik. Avucuna küçük taşları aldı, mübarek elinde tesbih etmeye başladılar. Sonra Ebu Bekiri's-Sıddık'ın eline koydu, yine tesbih ettiler. Ebu Zerr-i Gıffarî tarîkında der ki: Sonra Hazret-i Ömer'in eline koydu, yine tesbih ettiler. Sonra aldı yere koydu, sustular. Sonra yine aldı, Hazret-i Osman'ın eline koydu, yine tesbihe başladılar. Sonra Hazret-i Enes ve Ebu Zer diyorlar ki: "Ellerimize koydu, sustular."
  • ONUNCU İŞARET:
    Şu mu'cize-i şeceriyeyi daha ziyade takviye eden mütevatir bir surette nakledilen, hanînü'l-ciz' mu'cizesidir. Evet Mescid-i Şerif-i Nebevîde kuru direğin büyük bir cemaat içinde, muvakkaten firak-ı Ahmedîden (A.S.M.) ağlaması; beyan ettiğimiz mu'cize-i şeceriyenin misallerini hem teyid eder, hem kuvvet verir. Çünki o da ağaçtır, cinsi birdir. Fakat şunun şahsı mütevatirdir, öteki kısımlar herbirinin nev'i mütevatirdir. Cüz'iyatları, misalleri çoğu sarih tevatür derecesine çıkmıyor. Evet Mescid-i Şerifte hurma ağacından olan kuru direk, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken ona dayanıyordu. Sonra minber-i şerif yapıldığı vakit, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minbere çıkıp hutbeye başladı. Okurken, direk deve gibi enîn edip ağladı; bütün cemaat işitti. Tâ Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yanına geldi, elini üstüne koydu. Onunla konuştu, teselli verdi; sonra durdu. Şu mu'cize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm pek çok tarîklerle, tevatür derecesinde nakledilmiştir.
    Evet hanînü'l-ciz' mu'cizesi çok münteşir ve meşhur ve hakikî mütevatirdir. Sahabelerin bir cemaat-i âlîsinden, onbeş tarîk ile gelip, Tâbiînin yüzer imamları o mu'cizeyi, o tarîklerle arkadaki asırlara haber vermişler. Sahabenin o cemaatinden ulema-i sahabe namdarları ve rivayet-i hadîsin reislerinden Hazret-i Enes İbn-i Mâlik (hâdim-i Nebevî), Hazret-i Câbir Bin Abdullahi'l-Ensarî (hâdim-i Nebevî), Hazret-i Abdullah İbn-i Ömer, Hazret-i Abdullah Bin Abbas, Hazret-i Sehl Bin Sa'd, Hazret-i Ebu Saidi'l-Hudrî, Hazret-i Übeyy İbni'l-Kâ'b, Hazret-i Büreyde, Hazret-i Ümmü'l-Mü'minîn Ümm-ü Seleme gibi meşahir-i ulema-i sahabe ve rivayet-i hadîsin rüesaları gibi, herbiri bir tarîkın başında, aynı mu'cizeyi ümmete haber vermişler. Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha; arkalarındaki asırlara, o mütevatir mu'cize-i kübrayı tarîkleriyle haber vermişler. İşte Hazret-i Câbir tarîkında der ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken, Mescid-i Şerifte ﺟِﺬْﻉُ ﺍﻟﻨَّﺨْﻞِdenilen kuru direğe dayanıp, okurdu. Minber-i şerif yapıldıktan sonra, minbere geçtiği vakit; direk tahammül edemeyerek, hamile deve gibi ses verip inleyerek ağladı. Hazret-i Enes tarîkında der ki: Camus gibi ağladı, mescidi lerzeye getirdi. Sehl İbn-i Sa'd tarîkında der: Hem onun ağlaması üzerine, halklarda ağlamak çoğaldı. Hazret-i Übeyy İbni'l-Kâ'b tarîkında diyor: Hem öyle ağladı ki, inşikak etti. Diğer bir tarîkta, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti:
    ﺍِﻥَّ ﻫٰﺬَﺍ ﺑَﻜٰﻰ ﻟِﻤَﺎ ﻓَﻘَﺪَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺬِّﻛْﺮِ

    Yani: "Onun mevkiinde okunan zikir ve hutbedeki zikr-i İlahînin iftirakındandır ağlaması." Diğer bir tarîkte ferman etmiş:

    ﻟَﻮْ ﻟَﻢْ ﺍَﻟْﺘَﺰِﻣْﻪُ ﻟَﻢْ ﻳَﺰَﻝْ ﻫٰﻜَﺬَﺍ ﺍِﻟٰﻰ ﻳَﻮْﻡِ ﺍﻟْﻘِﻴَﺎﻣَﺔِ ﺗَﺤَﺰُّﻧًﺎ ﻋَﻠٰﻰ ﺭَﺳُﻮﻝِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ

    Yani: "Ben onu kucaklayıp teselli vermeseydim, Resulullah'ın iftirakından kıyamete kadar böyle ağlaması devam edecekti." Hazret-i Büreyde tarîkında der ki: Ciz' ağladıktan sonra, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, elini üstüne koyup ferman etti:
    ﺍِﻥْ ﺷِﺌْﺖَ ﺍَﺭُﺩُّﻙَ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟْﺤَﺎﺋِﻂِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻛُﻨْﺖَ ﻓِﻴﻪِ ﺗَﻨْﺒُﺖُ ﻟَﻚَ ﻋُﺮُﻭﻗُﻚَ ﻭَﻳَﻜْﻤُﻞُ ﺧَﻠْﻘُﻚَ ﻭَﻳُﺠَﺪَّﺩُ ﺧُﻮﺻُﻚَ ﻭَﺛَﻤَﺮُﻙَ ﻭَﺍِﻥْ ﺷِﺌْﺖَ ﺍَﻏْﺮِﺳُﻚَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺠَﻨَّﺔِ ﻳَﺎْﻛُﻞُ ﺍَﻭْﻟِﻴَٓﺎﺀُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻣِﻦْ ﺛَﻤَﺮِﻙَ

    Sonra, o ciz'i dinledi ne söylüyor; ciz' söyledi, arkadaki adamlar da işitti:
    ﺍِﻏْﺮِﺳْﻨِﻰ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺠَﻨَّﺔِ ﻳَﺎْﻛُﻞُ ﻣِﻨِّﻰ ﺍَﻭْﻟِﻴَٓﺎﺀُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻓِﻰ ﻣَﻜَﺎﻥٍ ﻟﺎَ ﻳَﺒْﻠٰﻰ

    Yani: "Cennet'te beni dik ki; benim meyvelerimden Cenab-ı Hakk'ın sevgili kulları yesin. Hem bir mekân ki, orada beka bulup, çürümek yoktur." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti: ﻗَﺪْ ﻓَﻌَﻠْﺖُSonra ferman etti:
    ﺍِﺧْﺘَﺎﺭَ ﺩَﺍﺭَ ﺍﻟْﺒَﻘَٓﺎﺀِ ﻋَﻠٰﻰ ﺩَﺍﺭِ ﺍﻟْﻔَﻨَٓﺎﺀِ

    İlm-i Kelâm'ın büyük imamlarından meşhur Ebu İshak-ı İsferanî naklediyor ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm direğin yanına gitmedi; belki direk onun emriyle, onun yanına geldi. Sonra emretti, yerine döndü. Hazret-i Übeyy İbn-i Kâ'b der ki: Şu hâdise-i hârikadan sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: "Direk, minberin altına konulsun." Minberin altına konuldu, tâ mescid-i şerifin tamiri için hedmedilinceye kadar. O vakit Hazret-i Übeyy İbn-i Kâ'b yanına aldı, çürüyünceye kadar muhafaza edildi.
    Meşhur Hasan-ı Basrî, şu hâdise-i mu'cizeyi şakirdlerine ders verdiği vakit, ağlardı ve derdi ki: "Ağaç, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a meyl ve iştiyak gösteriyor.. sizler daha ziyade iştiyaka, meyle müstahaksınız." Biz de deriz ki: Evet hem ona iştiyak ve meyl ve muhabbet, onun Sünnet-i Seniyesine ve Şeriat-ı Garrasına ittiba' iledir.
    Bir Nükte-i Mühimme:
    Eğer denilse: Neden Gazve-i Hendek'te dört avuç taamla bin adamı doyurmak olan mu'cize-i taamiye ve mübarek parmaklarından akan su ile, bin beşyüz kişiye suyu doyuruncaya kadar içiren mu'cize-i mâiye, neden şu hanîn-i ciz' mu'cizesi gibi şaşaa ile çok kesretli tarîklerle nakledilmemiş? Halbuki o ikisi, bundan daha ziyade bir cemaatte vuku bulmuş...