Cumhuriyet üniversitesi salonu doluydu; onu görmek isteyen kalpler, orada bir araya gelmişti. O akşam başlayan buluşma, sıradan bir söyleşiden çok daha fazlasına dönüştü.
Muhammed Karababa sahneye çıktığında, aslında hepimizin içinde taşıdığı ama çoğu zaman görmezden geldiği bir yere dokundu.
“İçimizdeki çocukla konuşmak.”
Belki de en çok bu cümle kaldı akıllarda.
Ona şimdi ne söylemek isterdik?” diye sorduğunda, salondaki herkes kendi içine döndü. Herkesin cevabı başkaydı ama his ortaktı.
Kimimiz geç kalmış bir sarılmayı düşündü, kimimiz hiç söylenmemiş cümleleri.
İlişkilere dair söyledikleri ise içimizde başka bir kapı araladı.
Şiddetsiz iletişimden bahsederken, anlamanın, yargılamadan dinlemenin ve olduğu gibi kabul etmenin, sevginin en derin ve en sahici hali olduğunu bir kez daha hatırladık.
Dinlerken de, yargılarken de aslında kendimize ayna tuttuğumuzu fark ettik.
İnsan nereye giderse gitsin, aslında kendi iç dünyasını da beraberinde taşır. Bazen karşılaştığımız insanlar, olaylar ve duygular bize dışarıdan görünse de, onları yorumlama biçimimiz iç dünyamızla yakından ilişkilidir.
Bu yüzden başkalarına yönelttiğimiz yargılar, çoğu zaman kendimizde görmekte zorlandığımız ya da kabul edemediğimiz yönlerimizin bir yansıması olabilir. İnsan, farkında olmadan kendi iç aynasında dünyayı yeniden şekillendirir.
Belki de en önemli yolculuk, dışarıda değil; insanın kendi içine doğru yaptığı yolculuktur.
Ve gece, Sezen Aksu’nun bir şarkısıyla son buldu.
Ya da öyle sandık.
Ve