Bir insanı anlamak istediğimizde, onun hayat hikayesini; gerçek ve en derin hikayesini sorarız. Çünkü hepimiz bir biyografi, bir hikayeden ibaretiz. Hepimiz, algılarımız, duygularımız, düşünce ve davranışlarımızla bilinçdışı olarak, içimizde, sürekli, etkili bir anlatıyı (hikayeyi) yapılandırırız. İçsel konuşmalarımız, sözel anlatılarımız da buna dahildir. Biyolojik ve fizyolojik açıdan birbirimizden pek farklı olmasak da tarihsel olarak, hikayelerimiz açısından hepimiz birbirimizden farklı ve özgün kişileriz.
Kendimiz olabilmek için, kendimize ve hayat hikayelerimize sahip olmalı -gerektiğinde de yeniden sahip olmalıyız. Kendimizi hatırıayarak bir birikim oluşturmalıyız. Kendi içsel oyununumuzu, anlatımızı biriktirmeliyiz. Kişinin, kimliğini ve benliğini koruyabilmesi için, süreklilik gösteren içsel bir hikayeye ihtiyacı vardır.
İyi olmak, doğal olarak şikayet sebebi değildir. İnsanlar bundan keyif alırlar, mutlu olurlar. Bu, şikayet konusu olmaktan en uzak niteliktir. İnsanlar iyi hissettiklerinde değil hasta hissettiklerinde şikayet ederler.
Hayat bağlantı olmadan nedir ki "İddia ediyorum ki," demişti Hume, "biz anlaşılamayacak bir hızda kendini tekrarlayan ve birbirini izleyen duyumların toplamıyız. Sürekli bir akış ve hareket içindeyiz."