• Çeyizi kitapları olan kadınlarla evlenin...

    Murat Bardakçı
  • Sabahattin Ali'nin Atatürk'e yazdığı mektup ortaya çıktı

    Sabahattin Ali, Konya Cezaevi'nden yazdığı mektupta Atatürk'ten affını istiyor.

    İşte Murat Bardakçı'nın bugünkü yazısından o bölüm;

    Sabahattin Ali, Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde bulunan bu mektubu 14 Nisan 1933’te Konya Cezaevi’nden yazmış ve Mustafa Kemal Atatürk’e göndermiş!

    Mektubun metnini vermeden önce, yazarın Konya Cezaevi’ne niçin düştüğünü kısaca anlatayım:

    Konya’daki “muhtelit” yani kızlarla erkeklerin birarada eğitim gördükleri ortaokulda Almanca öğretmeni olan Sabahattin Ali 1932’de “Hey anavatandan ayrılmayanlar / Bulanık dereler durulmuş mudur?” mısraları ile başlayan ve Mustafa Kemal’e, İsmet İnönü’ye ve bazı devlet adamlarına hakaretler eden bir şiir yazdığı iddiası ile tutuklanmış, 12 ay hapse mahkûm olmuş, Yargıtay cezasını iki ay ilâvesi ile 14 aya yükseltmiş ve yazar bu ceza sebebi ile devlet memurluğundan da çıkartılmıştı.

    Sabahattin Ali, Atatürk’e altına 15 kuruşluk eski harfler zamanında basılmış bir pul yapıştırarak gönderdiği mektubunu Konya Cezaevi’nden yazıyor, “Ben böyle bir şey yapmadım” diyor, Atatürk’ten affını istiyor ama affedilmiyor.

    “ŞİMDİYE KADAR YALAN SÖYLEMEDİM…”

    İşte, Sabahattin Ali’nin Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde 01019596-72 numarada muhafaza edilen ve “Ellerinizden öperim efendim” sözleri ile biten ve bugüne kadar bilinmeyen mektubunun tam metni:

    “Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine,

    Zât-ı âlinizi îmâen ve telmihen tahkiri mutazammın (imâ ve kastederek hakaret eden) bir şiiri yazmış ve okumuş olmak cürmü ile bir sene hapse mahkûm edildim. Mahkeme zabıtlarının sathî bir tedkiki bile bu kararın nasıl bir zihniyetin tesiri altında verildiğini isbat edebilir. Fakat, Temyiz Mahkemesi tarafından tasdik edilmiş olması, hükmün isabetsizliğine dair daha çok söz söylemekten beni alıkoymaktadır. Beni en çok üzen yediğim ceza değil, sizin büyük isminizin şahsî intikam vasıtası olarak kullanılabilmesi ve buna müsamaha edilmesi keyfiyetidir. Kablî (önfikirli) hükümlerden, sakat düşüncelerden ve lüzumsuz korkulardan uzak bir heyete herzaman kabahatsizliğimi ispat edebilirim. Fakat bütün bunlara lüzum kalmadan işi sizin yüksek kararınıza bırakmayı tercih ettim: ‘Ben böyle bir şey yapmadım’ diyor ve buna inanmanızı rica ediyorum. Benim şimdiye kadar yalan söylediğim görülmemiştir. Ne karakterde bir adam olduğum da Maarif Vekâleti’nden sorulabilir. Herhalde bana inanacağınızı ümit ediyorum. Şimdilik kendi sözlerim ve teminatımdan başka müeyyidesi (yaptırımı) olmayan bu iddiam inanılacak kuvvette görülmediği takdirde yine size müracaat ediyor ve affımı rica ediyorum. Eninde sonunda hakkımı ispat edeceğimi bilmesem böyle bir ricada bulunmazdım. Beni affedecek kadar büyük ve iyi kalpli olduğunuzdan eminim. Ellerinizden öperim efendim. 14 Nisan 1933.

    Konya Hapisanesi’nde mevkuf, Konya Muhtelit Ortamektep Almanca Muallimi Sabahattin Ali”.
  • 14 Nisan 1933 Tarihli Konya Cezaevinden S.ALİ'nin ATATÜRK'e yazdığı mektup asigida paylaştım arkadaşlar ./Kaynak Diken /Murat Bardakçı Habertürk.
  • Bu ülkeye sorgulama yeteneği olan gençler lazım. Çeyizi kitapları olan kadınlarla evlenin kardeşim. Böyle bir nesli ancak onlar yetiştirir.

    Murat Bardakçı
  • KİTAP ÖNERİSİ:
    2. Abdülhamid hakkında pek çok kitap yazıldı, yazılmaya da devam ediyor... Çoğu da ya övüyor ya da yerin dibine sokuyor... -Unutmamalı ki tarih mahkeme, tarihçi de yargıç değildir- Murat Bardakçı'nın da dediği gibi, Orhan Koloğlu'nun bu eseri, Abdülhamid'i anlatan kitapların en mükemmeli... Ve de Afet İnan Araştırma ödülünü, Yunus Nadi, Sedat Simavi ve Türk Gazateciler Cemiyeti Sosyal Araştımalar ödüllerine layık görülmüştür... Orhan Koloğlu bu eserinde ne övüyor, ne de yerin dibine sokuyor, olayları objektif bir şekilde ele alıp, okura sunuyor...
  • Enver Paşa’nın hayatındaki hata, üstün görünenin içindeki zaafı görüp tenkitçi gözle arayıp bulamamasıdır. O zamanki Osmanlı-Türk ordusunun genç komuta grubu içinde Kazım (Karabekir), Esad Paşa, Fevzi Paşa, Ali Fuad ve tabii Mustafa Kemal Bey gibi değerli kurmaylardaki bu tutum Enver’le onların arasında 1914’ten itibaren bir açıklık yaratacaktır.

    1908 Temmuzu’nun sonunda “Hürriyet Kahramanı” olarak Resneli Niyazi Bey ve Enver Bey’in adı sahneye çıktı. O tarihlerde doğan çocuklara birçok aile “Enver” ve “Niyazi” adlarını koydular. Rumeli ordusu Sultan Hamid’in rejimine karşı ayaklanmıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti asker ve sivillerin kurduğu askeri kuralların hâkim olduğu bir siyasi partiden çok ihtilalci bir komitenin disiplin ve kurallarına sahipti.

    27 YAŞINDAYKEN ‘HÜRRİYETKAHRAMANI’

    Enver Bey cemiyetin ilk mensuplarındandı. 23 Kasım 1881 doğumludur. “Hürriyet Kahramanı” olarak ismi vatanın dört köşesine yayıldığında sadece 27 yaşındaydı. Seçkin sınıftandı. 7 Mart 1905’te yüzbaşı oldu, 13 Eylül 1906’da mümtazen terfi ederek binbaşılığa yükseltildi. Rumeli’yi kaynatan Bulgar, Makedon, Arnavut ve Rum çetelerine karşı giriştiği askeri harekâtta daima başarı gösterdiğinden Mecidi ve Osmani nişanlar ve altın liyakat madalyasıyla ödüllendirilmişti. Bu dönemin içinde imparatorluk için hayatı pahasına kesin mücadele kararına ulaştığı ve bütün münakaşalara rağmen Türkçülük ile İslamcılık arasında gidip gelen bir milliyetçi düşünceye sahip olduğu anlaşılıyor.

    ALMAN ORDUSUNA HAYRAN OLDU AMA ANLAYAMADI

    5 Mart 1909’da seçkin bir subay olarak Berlin Ataşemiliterliği’ne tayin edildi. Yabancı askeri ataşeler ve Alman komutanlar kadar imparatorun çevresinde dahi tanındı. Farsça ve Rusça bilen, mükemmel resim yapan bu ataşenin Fransızcası da mükemmeldi, Almancasını çok çabuk ilerletmiştir. Hatta rivayete göre Kayzer Wilhelm’in ailesine mensup prensler ve prensesle yakın dostluğu da vardı. Her halükârda Alman İmparatoru’na da, ordusuna da, bürokrasisine de hayran oldu. Ne var ki Avrupa diplomasisinin kaynadığı bu bölgede dahi, bütün İttihatçılar gibi bu sanatın gereğini, gücünü ve önemini yeterince anlayamadı. Bu hayranlıkta bir haklılık var. Britanyalı askerler dahi bahriyeleri hariç Alman kara ordusunun hayranıydılar. Lakin bu hayranlığı bir meslek düşüncesi olarak tutmak zor. Çok az asker bunu başarabilmiştir. Fransızların Mareşal Joseph Joffre’si ve gelecekteki Mareşal General Ferdinand Foch, Rusya’da son başkomutan olan, halk çocuğu General Aleksei Brusilov kategorisindekiler gibi Alman fenni askeriyesini takdir eden ama tenkit ve ondan uzak durmayı da bilenler çok azdır.

    ÜSTÜN GÖRÜNENİN ZAAFINI BULAMADI

    Enver Paşa’nın hayatındaki hata, üstün görünenin içindeki zaafı görüp tenkitçi gözle arayıp bulamamasıdır. O zamanki Osmanlı Türk ordusunun genç komuta grubu içinde Kazım (Karabekir), Esad Paşa, Fevzi Paşa, Ali Fuad ve tabii Mustafa Kemal Bey gibi değerli kurmaylardaki bu tutum Enver’le onların arasında 1914’ten itibaren bir açıklık yaratacaktır. Trablusgarp savunmasında başarılı bir örgütçü olduğu görüldü. Trablusgarp’ın Sunîsileriyle gayet iyi anlaştı. Maalesef harp içinde Cemal Paşa da böyle bir vasıf olmadığından Arap ileri gelenlerini anlayamamıştır. Halbuki Kût’ül-Amâre komutanı olan Nureddin Paşa (o tarihte albay) veya Yemen’deki isyanı bastırmakla görevli Ahmet İzzet Paşa yerli Arapları anlayıp onlarla anlaşabilme kabiliyetini gösterdiler.

    ÇOK FAZLA SÜRATLE HARBİYE NAZIRI OLDU

    Balkan Savaşı’ndan sonra, Balkan devletlerinin arasındaki nefreti görüp stratejik bir ustalık ve atılımla Bulgarların elindeki Edirne’yi kurtarmasıyla ünlenen, takdir edilen Enver Bey miralaylığa terfi etti. Henüz 31 yaşındaydı. İttihat ve Terakki idareye hâkim olmuştu. Bu arada Mahmud Şevket Paşa’nın katliyle boşalan Harbiye Nazırlığı’na Yemen’den başarıyla dönen Ahmet İzzet Paşa’nın tayin edilmesine rağmen parti Enver’i 6 ay zarfında mirlivalığa (tuğgeneral) terfi ettirdi. Hak ettiği bu rütbenin üstüne çok fazla süratli bir terfi daha geldi; makamdan alınan Ahmet İzzet Paşa’nın yerine Harbiye Nazırı yapıldı.

    SARIKAMIŞ, BURUKLUĞU TEPKİYE DÖNÜŞTÜRDÜ

    Bu hareket orduda Enver’in aleyhinde ilk burukluğa neden oldu. Sarıkamış, 1. Cihan Harbi’ndeki ilk önemli harekâttır. Başarısızlık bu yüzden Enver’e karşı bu burukluğun tepkiye dönüşmesine neden oldu.

    RUSLARI BOMBALAMA ALMAN OYUNU DEĞİLDİ

    Cihan Harbi kapıdaydı. Ocak 1914’te Harbiye Nazırlığı’na ilave olarak birkaç gün içinde genelkurmay başkanlığını da üstlendi. Orduda da yenilenme ve dirilme harekâtını başardı. Muhtemelen bu reform Türkiye İmparatorluğu’nun I. Harp’te tarafsız olarak kalmasını, hiç değilse harbe geç katılım dolayısıyla İtilaf devletleri yanında yer almasını sağlayabilirdi. Cihan Harbi’nde Alman taraftarlarını ve ittifakını sadece Enver Paşa’nın Almancılığına bağlayamayız. İtilaf devletleri Türkiye’nin ittifak teklifini reddetmişlerdi. İngiltere’nin zırhlı gemilerin ve peşin ödenen paranın üstüne oturarak rastlanmadık bir dolandırıcılık sergilemesi kamuoyunun nefretini kazanmalarına sebep oldu. Britanya İmparatorluğu’nun tarihi politikasını değiştirerek Rusya’yı yanına alması Almanya’ya karşı duyduğu panikle ilgilidir. Ne var ki Enver Paşa Almanya ile ittifaka erken girmişti. Bize sığınan iki Alman zırhlısının (Goeben ve Breslau) Yavuz ve Midilli adını aldıktan sonra Rusya Karadeniz sahillerini bombalamaları Alman oyunu değildir. Bu emri verenler Harbiye Nazırı Enver Paşa ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa’dır.

    SAKARYA’DAN SONRA MÜDAHALEYE KALKIŞTI

    Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya Çarlığı bu savaş için hiç hazırlıklı değildi. Zaten hiçbir devlet de hazırlıklı olduğunu iddia edemez. Savaş her ülkeyi belirli ölçüde yıktı, savaş kabinesinin ve Enver Paşa’nın Türkiye’nin çektiği sıkıntıdan tek başına sorumlu olmayacağı açık. Hatta bu arada Çanakkale Savaşı’nda iaşenin diğer cephelere göre düzgün olduğu gibi örnekler de var. Şehit ailelerinin sıkıntı çekmesi mümkün mertebe önlenmişti. Fakat Türkiye her şeye rağmen feci bir buhranın içine düştü. Eski dünyanın düzeni altüst olmuştu. Harbin sonunda İttihat ve Terakki’nin üyeleri yeni düzenden ve adil bir yargılamadan emin olmadığı için ülkeyi terk ettiler. Enver Paşa yeni idealler ve ülküler peşindeydi. Anadolu mücadelesine Sakarya Zaferi’nden sonra müdahale etmeye çalıştı. 13 Eylül 1921’den itibaren Türkiye’nin hem içte hem de dıştaki gücü arttı. Sakarya Savaşı’nı kazanan Anadolu’nun Enver’e muhtaç olmadığı açıktı. İçerideki bazı taraftarları onu boşuna ümitlendirdiler veya bu mücadelenin devam ettirilmesi için cesaretlendirdiler. Oysa Anadolu hükümeti artık son meydan savaşına ve taarruza hazırlıklarını gizlice tamamlamıştı.

    KIZIL ORDU’YA KARŞI ÖN SAFTAŞEHİT DÜŞTÜ

    Enver Paşa Batum’dan içeri sokulmadı. Artık Sovyetler için de istenmeyen bir kişilikti. Örgütlediği Basmacı Hareketi modern Orta Asya’nın tarihindeki en önemli olaydır. Sovyet Kızıl Ordusu’nun savaş tarihinde en önemli ve zorlukla bastırtılan hareketlerden biri olduğu resmen açıklanmıştır. Bugünkü Tacikistan’ın Belcivan bölgesinde Abıderya köyünde karargâhını kurmuştur ve 4 Ağustos 1922 günü maiyetindeki savaşçılarla bayramlaşırken başlayan ani Rus baskınına karşı adeta ön safta atıldığı ve şehit düştüğü malum. Abıderya köyündeki Çegan Tepesi’ndeki mezarı adeta Sovyet döneminde bile ziyaret edilen bir türbe gibiydi. Mezarın Türkiye’ye, Abide-i Hürriyet’e nakli ne derecede isabetli olmuştur bilemiyoruz. Ne de olsa yerinde bir tarihi dönemin ve bir savaşçı neslin anısı olarak bulunması daha isabetli olabilirdi.

    EŞİNE AŞIK BİR DÂMÂD-I ŞEHRİYÂRİ

    Enver Paşa 1914’te Şehzade Süleyman Efendi’nin kızı ve Sultan Abdülmecid Han’ın torunu, tabii Sultan Reşad ve Vahdeddin’in yeğeni Naciye Sultan’la evlendi. “Dâmâd-ı Şehriyâri”, yani hükümdar damadı olmuştu. Hırslı bir subayın kariyer evliliği gibi gözükebilir ama doğrusu çocukluktan henüz çıkan Sultan’ı bu genç subay çok sevdi. Hayatının sonuna kadar vatanından uzakta savaşırken dahi ona yazdığı mektuplar son zamanlarda Murat Bardakçı tarafından yayınlandı. Bu aşk, paşanın idealleri ve bunları eşiyle paylaşması Türk hayatı için bir yeniliktir.
    Ilber Ortaylı