Hayat bir iskambil oyunu olsaydı eğer, muhtemelen sürüp giden ellerde keder sevinci daima yerdi. Buna rağmen kazananın hep mutluluk olması içinden çıkılmaz garip bir denklemdi.
Ölü evine kendi dirisine şükretmeye gelirdi çoğu insan. Ölümün sadece başkalarının başına gelen bir bahtsızlık olmadığını ve kendilerini de bekleyen bu hakikatten kaçamayacaklarını hatırlayıveren ziyaretçiler bir telaş günahlarını teraziye koyar, tövbe eder ve misafirlik boyunca ahret hayatının endişesiyle tedirgin olurlardı.
Biz onunla ikimiz, yan yana iki resim basıp bu iki resim arasındaki bilmem kaç farkı soran gazetelerin bulanık gözlü müdavimleri gibiyiz. O hep aynılıklarımızı arar, bense farklılıklarımızı.
İçinde bulunduğumuz durumu yüceltmek suretiyle, sıkıcı hayatlarımızın katlanılır olduğuna inanmamız, bizi kati intiharlardan uzak tutmak için olmadık oyunlar geliştiren aklımızın icat ettiği zekice bir çözüm değil midir zaten?