• CAN'IN MEZARTAŞI'NA
    Istenmeyen o rüyanın parçasıydım Hani güneş hani aydım
    Aymazo{Jiu bir sarhoştum
    Kimi dolu kimi boştum
    Tüm maratonlarda koştum Koşumların atmış hergele Tavla oynar zarı gele
    Ne met ne de cezir
    Anam a{Jiar gide gele Basurumdan başlar bezir Taşındandı nazım nezir Bir Sultan'dan beri yesir Serilmiş altına hasır Orhan gibi müzmin nasır Yıktın mıydı yerle yatır Kalktı mıydı lsa Musa Bazan uzun bazan kısa
    Can Yücel
    Sayfa 98 - Papirüs
  • İsa Meryem'e mi kalmış
    Musa asadan ne bulmuş
    Süleyman bir sultan olmuş
    Saltanatı boşu boşuna
  • Adettir, hatıra yazarları derler ki, "benim hayatım memleketin hayatından ayrılmaz bir parçadır" veya hatıralarımda memleketin ve insanlığın tarihini bulacaksınız.
  • 80 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Çok sıcakmış hava. Ama hep sıcakmış zaten. Dünyanın o bölgesinde, zaten sıcak olan bir denizin ortasında soğuk olması zaten beklenmezmiş. Mustafa Musa'nın yaşadığı yerde toprağın sahibi ve o toprağın üstündeki harnup ağacının sahibi ayrı kişiler olurmuş.

    Eğer bir tarlanız varsa ve o tarlanın içinde bir harnup ağacınız varsa; o kendinize ait koca tarlanın ta ortasındaki o iri, o devasa harnup ağacının harnuplarını, keçiboynuzlarını toplayamazmışsınız. Çünkü toprağın sahibi olmak, toprağın üzerinde yetişen harnup ağacının sahibi olmak anlamına gelmezmiş o coğrafyada.

    Bunun dışında her şey bildiğimiz gibiymiş aslında. Çok üzüm olurmuş, iyi üzüm olurmuş ama o üzümden şarap olmazmış!

    O kadar şekerliymiş ki üzüm ancak konyağa dururmuş! O kadar şekerliymiş ki üzüm; kazayla yerseniz, kontrolsüzce, bir ay damağınızdan gitmezmiş şekerin yanığı. Evet, aslında her şey biraz da kontrolsüzce olduğunda hep bir iz bırakır insanın damağında.

    Hiç toprağı olmayan ama çok fazla harnup ağacı olan buranın sorumlusu 'Çiçek Mustafa' diye bilinirmiş. Denizin hemen kıyısında, tepenin hemen üstünde, o tepenin hemen arkasında yayılmış küçük kasabada her evin avlusu olurmuş.

    Her evin avlusunda bir kuyu olurmuş. Her evin avlusunun kenarında bir limon ağacı olurmuş. Her limon ağacının kenarında bir mutfak olurmuş. Mutfaktan elini uzattığında limon ağacına ulaşacak kadar yakın olurmuş mutfağın penceresi. İncir olurmuş. İnciri içinde bırakan bir kümes olurmuş. İçinde güvercinler olurmuş.

    Bir de bir künk olurmuş. Künkün hemen ucunda bir pres olurmuş ki zeytinin yağı çıksın. Zaten incir ve üzümün olduğu yerde medeniyet olurmuş, hep öyle olmuş. Çiçek derlermiş Mustafa Musa'ya çünkü sadece keçiboynuzları ve kendisi varmış. Ve köyün içinde her yürüdüğünde kadınlar dönüp dönüp ona bakarlarmış.

    Tarlada yatarmış, kendine ait olmayan tarlalarda. Kendine ait olmayan tarlalardaki kendine ait olan harnup ağaçlarının altında. Bir köpeği varmış. Hep onunla dolaşırmış. Belinde bir ip taşırmış. Köpeğinin boynuna ip bağladığını hiç görmemişler. Ama belinde hep bir ip görmüşler…

    Hava çok sıcakmış. Çok fazla konuşmazmış.

    Bazen onun adımlarına hep uyum sağlayan köpeğinin de konuştuğunu duyarmış. Hep 'Zeplin, zeplin, zep-' dermiş. Belki de köpeğin adıymış, bunu kimse bilmezmiş. Hiç ama hiç, ama hiç takmamış onları köpek 'Zeplin' diye çağırdıklarında.

    Ama Mustafa Musa ne zaman 'Zeplin' dese köpek döner bakarmış Mustafa Musa'ya. Ona şaşırırlarmış çünkü köpek sağırmış!

    Mustafa Musa ve Zeplin harnup ağacının altına geldiklerinde, harnubun gölgesine serildiklerinde Mustafa Musa belindeki ipi çıkarır; önce kendi ayağına bağlar, sonra sağır köpeğin, kara sağır Zeplin'in boynuna bağlarmış. Köyde, hani yeri gelirse Mustafa Musa nerede diye sorarsa biri çocuklara ayağına köpek bağladı derlermiş.

    Bu biraz da yani tam olarak 'Mustafa Musa uyuyor' anlamına gelirmiş. Sadece uyurken bağlarmış Zeplin'i ayağına. Çünkü Çiçek Mustafa'ymış. Eğer köyün içinde yürürse bütün kadınlar döner ona bakarmış. Bir gün anlamışlar ki ne zaman Mustafa Musa ayağına kör bir köpek bağlasa aslında 'bir erkeğin canı yanmış' demekmiş.

    Ağır pompacıymış Mustafa Musa. 'Çiçek Mustafa' demişler ona. Köyün içinde her yürüdüğünde bütün kadınlar döner ona bakarmış. Ne zaman ayağına sağır bir köpek bağlayıp bir harnubun gölgesinde uyusa bütün erkekler hızla evine koşarmış! Bir gün vurmuşlar Mustafa Musa'yı bir harnup ağacının altında.

    Bir erkeği ancak masum olduğunda vurabilirsiniz. Çünkü ayağına köpek bağlamadığı bir gün, ona bakan bir kadına bakmadığı bir gün vurmuşlar Çiçek Mustafa'yı bir harnup ağacının altında. O günden sonra o kasabada; o havası çok sıcak kasabada, o üzümünden sadece konyak olan kasabada, eğer hazırlıksız bir anda ağzınıza üzüm attıysanız şekeri bir ay boyunca boğazınızı yakan kasabada herkes, uyurken ayağına köpek bağlamaya başlamış…'
  • Vakit geldi, dünya yeşiller giyecek;
    Ağaçlara Musa'nın eli değecek,
    Kuru tohumlara İsa'nın nefesi;
    Gözler açıp buluta çevrilecek.

    Ömer Hayyam (1048-1131)
  • 192 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Yaşam ve Ölüm nedir? Güzel konumuza bu soruyla başlamak istedim. Önemi olan gerçek anlamda değil bunların vermek istediği manadır. Misalen birini / birilerini severseniz (uzak durun, tecrübe konuşuyor) o insan yoksun kaldığınızda ölü gibisinizdir. Ya da bir işi çok severek yapar, hayatınızı o işe verirsiniz ve o işin sonu kötü bitebilir. Yazarımız da denizi çok seviyor ve ilk romanı da zaten bununla alakalı. Toplamda da 21 kitabı var hepsini türüyle birlikte sırayla vereceğim tabi. Neyse burada asıl demek istediğimi söyleyerek bunu bitireyim: “Orada / onda herkeste arayıp arayıp da pek az bulduğunuz ya da hiç bulamadığımız ve hep özleyip durduğunuz bir şeyin pek çoğu vardır.”
    Yaşam ve Ölüm dedik. Farklı bir konuya gelelim. Mesela bir şeyi yapmayı çok seviyorsunuz, hatta önceden de biraz yapmış ama şartlar gereği bu işi bırakmış olun. Sonra dört duvar arasına sıkışmış, hayallerinden vazgeçmiş biri olarak yaşayın. Yaşlanın ve 20 – 30 yaşlarında yapamadığınız şeyler için 50 yaşına geldiğinizde pişman olun. Ölmediniz ama ölümden beter oldunuz değil mi? Peki, bu nedir? Yaşamak mı yoksa UZUN ÖLÜM mü? Karar sizin.
    Yazarımız hakkında bir diğer bilgi de asıl adının ne Cevat, ne Şakir ne de lakabı olduğu. Gerçek adı MUSA. Bende okurken ilk defa duydum. Doğru veya yanlış, sizinle paylaşmak istedim. Bunun dışında kitabın adının nereden geldiği de merak edilebilir. Ben merak etmiştim şahsen. Denize açılırken söylenen bir söz olduğunu öğrendim. Serenlerin üstündeki alt ve üst yelkenleri tut manasına da gelip, Kim Milyoner Olmak İster yarışmasında da sorulmuştur. Baş karakterimi Mahmut isminde bir gençtir.
    Bir zamanlar ülkemize hükmetmiş bir görüş vardır: Anadoluculuk. Bu görüş de ikiye ayrılır. Mavi Anadoluculuk ve Muhafazakar Anadoluculuk. Mavi, batılı değerlerin Anadolu’dan yayıldığını savunur. İyon kültürü içeren bir Anadolu’dur. Yazarımız bunu temsil edenlerdendir. Diğeri ise Milat olarak 1071’i alır ve bundan sonrasını kabul eder. Önceki Türk değerleri; Attila, Mete gibi büyük insanlar bize sırtını dönmez mi? Gaspıralı, Azerbaycanlı, Türkmen, Kırgız hatta ve hatta Macarlar’a sırtımızı dönebilir miyiz hiç? Bunu bende kabul etmiyorum.
    Velhasıl kelam, kitap beni tatmin etti. Denizciliği çok seven birinin de böyle bir eser yazmasından başka şey beklemezdim. İyi okumalar dilerim, esen kalın..
  • .... elinizdeki bu kitap hakikati idrak eden "saf şuur" sahiplerinin ve vahiy metinlerinin çeşidi konulardaki "söz''lerinin bir derlemesidir. Bu kitap; Kur'an, İncil, Tevrat, Vedalar gibi kutsal kaynaklı metinlerden ve onların takipçilerinden yapılan akatarımların yanında, dünyanın her yerinde şu zamana kadar gelen kelimeye dönüşmüş ruhani solukları tam bir vukufiyetle fark ve tefrik ederek ansiklopedik bir metin hazırlamış olan Whitall N. Perry'nin "A Treasury of Traditional Wisdom" adlı eserinden seçilmiş bolümlerden oluşup ayrıca bunlara bu kitapta yer almayan kaynaklardan da bazı eklemeler yapılmıştır. Seçilmiş olan baz metinlerin anlaşılması işaret enttkleri Hakikat nedeniyle özel bir gayret ve anlayış (öncelikle lütuf) gerektirmektedir. Okuyucu
    bu nedenle anlamadığı veya kendisine paradoksal hana saçma gelen sözleri hemen eleştirmemeli, mümkünse "hakkında bilgi sahibi olunmayan şey '' konusunda sabırlı olmak gerektiği ilkesini hatırlamalı, bu sözlerin farklı şuur-idrak-marifet boyutlarına ait olabileceğini unutmamalıdır.

    Bu noktada Musa ve Hızır kıssası hatırlanmalıdır.
    İsmail Acarkan