• RABITA,İz düşüm..ayna nöronlar.

    İlkokul dört civarı ders olarak Türkiye haritası çalışıyorum,fakat bir türlü motive olamıyor,öğretmenin istediği performansı gösteremiyordum,öğretmenim inatla haritayı çalışmamı,sorduğu illeri anında tespitlememi arzu ediyordu.

    (bu arada öğretmenim üst komşumuz idi,annem hemen,hemen her gün öğretmenin evine çıkacağı dakikaları gözetler, öğretmen merdivenden çıkarken temiz olan kapının önünü siler gibi yapar, göz,göze gelirler ve tebessümle Ayşe hanım...hitabıyla beni sorar ve ardına bir sürü fırça yerdim annemden,öğretmenimle bir türlü uyuşamaz,anlattığı konulara yönelemezdim ve hep kendimi suçlar,içime kapanırdım.)

    Harita çalışması içimde ciddi bir yüktü,Okullar hafta sonu tatiline girmiş biraz rahat nefes almıştım, fakat pazartesi benim için büyük gündü,haritayı çalışıp mutlaka hafızama kazımam gerekiyordu,umutsuzca beklerken hafta sonu babamın Kütahya deftardarı olan amcaoğlu ziyarete gelmişti,Ankara'ya resmi iş için uğramış,bir günlüğüne bizde konaklayıp ertesi sabaha yola gidecekti, gel bakalım ufaklık nasılsın der demez;Annem söze girdi ; Adem amcaya Türkiye haritasını bir türlü kafası almıyor,bu çocuğun hali ne olacak,nasıl okuyacak diye sitemde bulundu,Adem amca ayağa kalktı ve bana bakarak sana bu haritayı öğreteceğim inşaallah dedi ve kollarını sıvayıp yanıma oturdu..adamcağız bilgili ve vizyon sahibi bir İnsan,cins bir kafa,analiz ve sentez noktasında çok iyi bir beyin,iyi hatırlıyorum, bu adam tüm motivasyonuyla benimle bir saat kadar ilgilendi,inanın bir saatin sonunda harita kafamın içine yerleşmiş,tüm illeri ve bölgeleri adım gibi nakşetmiştim beynime,annemin,babamın ve öğretmenimin bir haftadır öğretemediği şeyi adam bana bir saat içinde anlattı ve kafamın için yerleştirdi,adam dünyamı aydınlatmıştı ve içimde okumak ve iyi bir seviyeye gelmekle alakalı bir sürü umut ve vizyonlar oluşturduğumu dün gibi hatırlıyorum.

    Adam beni ihya etmiş,umudumu çoğaltmıştı,sahi bu adam bana ne yaptı,bilmem kaç senelik tecrübeli ve ilim sahibi öğretmenimin bana yapamadığını Adem amca çok kısa sürede yapmıştı.

    Bu mesele ayna nöron aktivitesinin tabii bir sonucudur,öncelikle şunu belirtmeliyim,metafizik alemi deneyimlememiş birisi için az sonra söyleyeceklerim çok tuhaf ve abartılı gelebilir,anlatacaklarım aklın kurgusu veya ütopik bir durum değildir, ne söylediğimi bilerek konuşuyorum.

    Türkiye öyle zatlar var'ki bakarsınız tekerlekli sandalyede gidip,geliyor, sanki aciz ve ölümü bekler zannettiğimiz, bu zatları düşünmek bile beyni geliştiriyor, onlar bizim arş olan beynimizde öyle mecraları ateşliyor,öyle manevi operasyonlar yapıyorlar'ki bunu anlatmam,kelimelere dökmem mümkün değil,isim veremiyorum,edepsizlik olmasın,bu zatlar irşat vazifesi ile müşerref olan kamil İnsanlar,bakın sadece telepati ile binlerce insana yayın yapıyorlar ve İnsanların imanlarına destek olabiliyorlar.

    Adem amca ne yaptı ? yoğunlaştı!kapasitesini bende izhar etti,varlığımı ayna nöronları ile aydınlattı,bilgisi samimi ve arzulu idi,ne oldu? bende sinaptik düzeyde açılım yaptı,bu hadiseyi mürşitler uzak mesafelerden yapabiliyorlar, murakabe,zikir, tefekkür ve riyazet ile açılan algıları güçlü beyin sahibi olmalarına yol açıyor,bu durum tabii olarak birleşik alana yayılıyor ve kuantum tünelleme ile müridlerini kontrol edebiliyorlar üst perdeden.

    Adem amca ne yaptı ? beni irşat etti? olgunlaştırdı, peki mürşit ne yapıyor, aynı şeyi,sizlere absürt bir örnek vermek isterim,evin beyi çok çapkın, aşırı derecede uçkuruna düşkün bir adam,bu adamın düşünce formları,etrafa yaydığı enerjisel durumlar evin ergen çocuğuna ayna nöronlar ile sirayet ederek aynı dürtüleri,aynı patolojileri gösterip,evin ergen çocuğunu pornografiye yöneltebilir,bir anda aklı fikri bu durumda takılı kalabilir, neler oluyor? İnsan donmuş enerji kütlesidir,düşüncesiyle ve duygusuyla etrafa bir şeyler saçıyor.

    Veya başka bir örnekleme alt komşunuzun manevi durumu dahi bizde bir şeyleri tetikler,akla gelmeyen şeyleri akla getirir,aynı havayı soluduğumuz,aynı atmosferin içinde bulunduğumuz kişiler dahi birbirlerini taklit ederler,metroda elinizi bağlarsınız,bir bakmışsınız karşıda oturanlardan üç tanesi birden elini sizin gibi bağlamış,farkında olmadan taklit ediyoruz,moda tabiri aynı durumu anlatır.

    Veya beş dakika önce telefon üzerinden görüştüğünüz arkadaşınızın anlattıkları sizin birden modunuzu düşürüp,algınızı,hafızanızı bozabiliyor, ne oldu?arkadaşınızın derdini dinlediniz,onu bir güzel motive ettiniz, gönlünü yatıştırdınız ve nihayetinde sizde kaldı posası,karşı tarafın enerjisel durumu sizdeki pozitif enerjiyi çekerek tamlandı,neticede sizde ondan negatifi alıp dengelendiniz? hadi bakalım! tüm bunlar uzak mesafede psikotronik bir etki gibi sirayet ediyor.

    Markete giriyorsunuz birden eliniz süte gidiyor,halbuki süt almak fikirde yoktu,sanki şuuraltı devreye girdi ve içgüdüsel bir şekilde alıp kasada ödemesini yaptınız,eve gittiğinizde eşiniz poşeti açıp size, bende senden süt almanı isteyecektim diyerek şaşkınlığını dile getirdi? Telepati oldu,gönderici biliç üstünden sizin şuuraltınıza yayın yaptı ve sizden gayri ihtiyari sütü satın aldınız,açık ve net,elle tutulur hadiselere dönüşüyor düşünceler ve istekler,bakın burada eşler telepati yaptı,birbirlerine irtibat kurdular.

    Oğlum top oynarken ronaldoyu düşündüğünde daha çok havaya girdiğini söylüyor,psikologlar depresyon hastalarına mutlu insanları taklit edin,onlar gibi tebessüm edin diyerek alternatif tavsiyelerde bulunuyorlar(?) bende çocukken o dönem Adem amcayı düşünerek onu tavrı ve bakış açısıyla havaya girdiğimi,içimdeki hazineyi keşfettiğimi hatırlarken, peki mürşidi,güçlü beyin sahibi bir zatı düşünmek ve onunla kontak kurmak neden şirk oluyor?

    Psikologlar depresyonda olan İnsanlara mutlu insanları taklit edin diye tavsiyede bulunduğunda neden bu şirk olmuyor? neden saçma gelmiyor? düşünmek gerek değil'mi?

    Kuantum alan,aslında maneviyat alanıdır, bu görünmez alanda oluyor ne oluyorsa!

    Mürşidi taklit, bayağı taklit değildir,moda gibi geçip gitmez,kalbi,samimi taklit eş duyuma,bereketlenmeye vesiledir.

    Eymen Öz'demir
  • 7 yıl boyunca doğada kalmayı öğrenmek için çok uzun zaman ancak insanlarda bazı gariplikler var. Beyin 7 yılda kodlanıyor ancak bu erken yaşta inşa edilen kodlar yetişkinlik düzeyinde iyi bir rehber değil.
    Dopamin aradığını bulmanın keyfi.
    Endorfin acıyı örten coşku.
    Oksitosin sosyal bağların konforu.
    Serotonin sosyal güvenin önemi.
    Beynin sözel fonksiyonlarının yönetildiği bölümlerde farklı motivasyonlar bulabilirsiniz ancak sizleri nelerin iyi hissettirdiğine içinizdeki memeli karar veriyor.
    Deneyimler yeni sinir yolları kurar ve bu yollar üzerinden geçildikçe sağlamlaşır. Günlük rehberiniz de bu yollardır. Ancak bu rehber her zaman olumlu işlemez.
    Hisleriniz eşsizdir fakat bu duygulara sebep olan kimyasallar herkesinkiyle aynıdır.
    Kokain kullanıldığında yüksek miktarda dopamin salgılanır.
    1950lerde elektrik kablolarıyla haz verilen fare deneyinde farelerin ölene kadar beslenmeyi ve üremeyi bırakıp haz veren bu tuşa bastığı gözlemlendi.
    Endorfini fiziksel acı tetikler ve acıyı hissetmemenize sebep olur. Doğal bir morfindir ve bir süre acıyı hissetmeden kaçmanıza yardımcı olur. Ama sosyal acıyı örtmez.
    Adrenalin mutluluk sağlayan bir hormon değildir ancak bazı insanlar bu hissi sevmeyi öğrenebilir.
    Memeliler sürü halinde yaşarlar çünkü kalabalık daha güvenlidir ve oksitosin salgılar. Memeli ve yavrusu doğum gerçekleşirken yüksek oranda oksitosin salgılar. Ve yavrusunu yalayarak okstosin miktarını arttırır. Yavru terk edilmeyeceğini anlar. Sürüde çatışma çıktığında bireyler birlikte büyüdükleri bireylerin tarafına eğimli olurlar.
    Memeliler sürüngenlerin aksine hayatta kalma becerisi kazanmadan doğarlar. Bu önemlidir çünkü sürüngenler atalarının hayatta kalma becerileriyle doğarlar ancak memeliler var oldukları koşullara yönelik koşulları öğrenir.
    Geçmişteki serotonin deneyimleriniz gelecekteki beklentileriniz oluşturur. Eğer evrenin efendisi olmayı beklerseniz muhtemelen çoğu insanın size saygısızlık yaptığını düşünürsünüz.
    Sosyal üstünlük sosyoekonomik statüden faklıdır. En zenginler listesinde yer alan kişi bunu tehdit olarak görebilirken, alt tabakaya ait birey çevresine emirler yağdırarak kendisini daha iyi hissedebilir.
  • ''Ne olursa olsun,'' dedi Korkuluk, ''ben kalp değil beyin istemeliyim; çünkü aptal biri kalbi olsa bile onunla ne yapacağını bilemez.''
    ''Ben kalp almalıyım,'' diye karşılık verdi Teneke Adam, ''çünkü beyin insanı mutlu etmez, oysa mutluluk dünyadaki en güzel şeydir.''
  • Yahudi bir profesör vardı ve şöyle anlatıyordu:

    İnsanın dünyada mutlu olması mümkün değildir. Neden? Çünkü herkes farklı o zaman onların mutluluk değerleri de farklıdır. O zaman İnsan nasıl mutlu olur insanları ancak tek beyin ve tek zihin olursa mutlu olurlar o zaman hiçbir şekilde Savaş gerekli olmaz fark olmazsa neden kavga olsun. O zaman ancak mutluluk olur.
    O Profesör tek zihin projesinin fikir babasıydı. Bu proje tek beyin ve tek zihin projesi şimdi tamamlanmak üzeredir. Peki tek beyin ve tek zihin projesi nasıl oluşabilir? Nanoteknolojiyle kokular, tıbbi ilaçlar, genetik değişimlerle ve en önemlisi bağışıklık sistemini yok etmekle halk buna hazır hale getiriliyor
  • Yeni doğan kız cocuklarin sol beyinleri sağ beyinlerine göre daha büyüktür (sol beyin dil gelişiminde daha önemli bir rol oynar).
    Linda Blair
    Sayfa 101 - Arkadaş
  • ŞAİR HASAN HÜSEYİN İLE ÖĞRETMEN AZİME’NİN BİTMEMİŞ AŞK HİKAYESİ...

    Büyük Türk şairi Nazım Hikmet’in ölümüyle yolları kesişen iki insanın aşk hikayesini... O yıllarda bir edebiyat öğretmeninin solcu bir şaire aşık olması, öyle sıradan bir şey değildi. İnsanın aşkının arkasında dimdik durması ise, pek çok kişiyi öfkeye boğmaya yetiyordu. Mücadelelerle geçen bir hayatın ortasında Hasan Hüseyin’in şiiri gibi tertemiz bir aşk...

    TARİH 3 Haziran 1963.Yer Uşak. Akşam saatleri... 30 yaşındaki Azime Karabulut, Uşak Lisesi’nde edebiyat öğretmeniydi. Evliydi. Eşi Hulusi, ilköğretim müfettişiydi; bir aydır evinden uzaktı; Eşme’deki okulları denetliyordu.

    İki çocukları vardı; oğulları dört yaşındaki Ufuk ve kızları iki yaşındaki Barış.

    Çocukların karnını doyurup uyuttuktan sonra bahçeye çıktı Azime.

    Türlü türlü kuşlarla bezeli yörük kilimine bağdaş kurup oturdu. İçi sıkkındı. Neden olduğunu bilmiyordu. Kalktı, kuyudan su çekip çiçeklerini suladı. Saatler gece yarısını gösteriyordu. Hala uykusu yoktu. Evin salonundaki radyoyu açtı, sürekli kanalları değiştirdi.

    Birden...

    Kanallardan birinde bir haber:

    Büyük Türk şairi Nazım Hikmet öldü.

    Donup kaldı. Kendine gelince bahçeye zor attı kendini. Çocukluğundan beri şiirlerini her yerde arayıp okuduğu büyük şair ölmüştü işte.

    Sessizce ağlamaya başladı. Öksüz kaldığını hissetti. O anda aklına, son dönemlerde sık sık okuduğu, korkusuzluğunu Nazım Hikmet’e benzettiği bir şairin adı geldi: Hasan Hüseyin.

    ’BU ŞAİRİ TANIMALIYIM’

    Hasan Hüseyin adını ilk, 1959 yılında Dost Dergisi’nin şubat sayısında yer alan "Ağustos Şiiri"nde görmüştü.

    Azime o gece, ayın ve yıldızların altında Hasan Hüseyin ve Nazım’ın şiirlerini okudu.

    Şafak sökmeye başlayınca korktu; ya Nazım Hikmet gibi Hasan Hüseyin’i de yok ederlerse, ya sustururlarsa?

    Kızı Barış’ın sesiyle kendine geldi. Sabah olmuştu. Çocuklarıyla kahvaltı yaptı.

    O gün okulda ders yılı sonu sınavları vardı.

    Okula gitti. Acısını konuşacak kimsesi yoktu.

    Eve dönerken kararını verdi; Ankara’ya gidecekti, Hasan Hüseyin’i görecekti. Hiç tanımadığı, yüzünü görmediği, kim olduğunu bilmediği bir şairin elini tutacak, ona yalnız olmadığını söyleyecekti.

    Bir de merakı vardı; kanını tutuşturan sıcaklığı yaratan bu şiirlerin arkasındaki adam kimdi? Hemen o akşam gidecekti, gitmeliydi, yarın geç olabilirdi.

    Barış’ı omzuna aldı, Ufuk’un elinden tutup tren istasyonunun yolunu tuttu. Kanatlanmış gibiydi. 5 Haziran sabahı Ankara’daydı.

    Ankara kocaman bir kent. Hasan Hüseyin’i nasıl bulacak? Solcu şairi kim bilir; olsa olsa Türkiye İşçi Partililer.

    Polise sordu: "TİP Genel Merkezi neredeydi?" Polis tarif etti.

    Parti binasından içeri girerken heyecanlıydı, saçlarının dibi, burnunu ucu terliyordu.

    Barış kucağında, Ufuk yanındaydı. Partililer bu manzara karşısında şaşırdı. Şairin nerede olduğunu bilemediklerini söylediler.

    Tam çıkacakken, adını sonradan öğreneceği şairin yakın arkadaşı Kemal Çiftler ile karşılaşması hayatının yönünü değiştirecekti.

    Hasan Hüseyin iki hafta önce Ankara’dan gitmişti. Ne zaman geleceği belli değildi. Azime, tren istasyonunun yolunu tuttu, Uşak’a döndü.

    MEKTUPLAR... MEKTUPLAR

    Temmuz ayının sonu; 27 Temmuz.

    Hasan Hüseyin’den mektup vardı.

    "Azime Karabulut merhaba!"

    Mektup beş sayfaydı.

    "Sana ve senin gibi duyup düşünenlere binlerce selam. Sizlere layık olamamak korkusuyla titrediğimi duyuyorum. Ah, ne iyisiniz, ne yiğitsiniz sizler..."

    Azime şaşkındı. Hem mektuba hem de coşkun bir sel gibi akan mektuptaki dizelere. Heyecandan ağladı. Hemen oturup yanıt yazdı. Bir de oğlu ve kızıyla çekilmiş fotoğrafı koydu zarfa. Yanıtı gecikmedi.

    Üstelik o da bir fotoğraf göndermişti.

    Azime, Hasan Hüseyin’i o fotoğrafta gördü ilk; gür beyaz saçları, basık izlenimi veren burnu...

    Heyecandan titriyordu. Yanıtını beklemeden ardı ardına mektuplar yazdı. Hasan Hüseyin de ilgisiz değildi.

    Şairin ikinci mektubu "Sevgili Azime" diye başlıyordu.

    Üçüncü mektubunun tarihi 7 Ağustos 1963 idi. Şair mektubunu saat 03.00’te kaleme almıştı.

    Ve mektup, "Benim Azimem!" diye başlıyordu.

    "Seni sevdim, seviyorum. Seni anlayarak seviyorum. Bunu bugün söylüyorum sanma. Ben sevmem böylesi laflar etmeyi. Hele, hiç sevmem mektup yazmayı. Seni seviyorum diyorum, anlıyorsun değil mi? Bu benim için zor bir itiraf...

    Sen biraz yarınımsın benim. Biraz değil yarınımsın Azime. Sana Azimem diyorum anlasana! Seni anlayarak seviyorum Azime. Düşün ki yüzünü görmedim daha. Kimseden de sormadım seni. Seni kendi sözlerinle tanıyorum, bir de yolladığın resimden...

    Geç mi kaldık? Yoo... Bu da bizim gerçeğimiz."

    ’SESİNİ DUYMALIYIM’

    Şairin son mektubundan sonra Azime bir yol ayrımına geldi. Kaçışı yoktu, koşa koşa polis karakoluna gitti. Telefon sadece karakolda vardı.

    Sesini duymak istiyordu sevdiği adamın.

    Akis Dergisi’ni aradı; Hasan Hüseyin dergide redaktör olarak çalışıyordu.

    20 dakika bekledi telefonun bağlanmasını. Sonunda bağlandı. Kendini su içinde hissetti. Korkuyordu: "Ya sesim çıkmazsa?"

    Toparlandı hemen:

    Sonunda konuşuyor muyuz, senin sesin mi bu? Evet, benim, ben Hasan Hüseyin Korkmazgil.

    Bu kadar sıcak mıydı sesin?

    Ufak bir kahkaha sesi. O sıcak gülüş aklını başından aldı Azime’nin.

    Ama yine de kontrolü kaybetmek istemiyordu; şiirini, yazdıklarını yıllarca izlemek başka, giderek sevmek de başkaydı, ama...

    Evliydi, iki küçük çocuğu vardı ve 30 yaşındaydı.

    Şair, "Atla gel, çocuklarını yanına al gel, yeni bir hayat kuralım" diye ısrar ediyordu.

    Fısıltıyla "Düşüneceğim" diye telefonu kapattı Azime. Ter içindeydi. Bitkindi. Eve dönerken, gömlek cebindeki şairin fotoğrafını çıkarıp baktı. Ağladı.

    Hasan Hüseyin’i sevmekle, şimdiye dek sahip olduğu sevgileri yitirecek miydi? Birkaç gün Azime ne mektup yazdı ne telefon etti.

    Şair Hasan Hüseyin ise mektup yazmayı sürdürdü. "Gel “diyordu hep. "Gel birlikte düşünelim."

    Azime çocuklarını düşünüyordu. Kocasını düşünüyordu. Anlayabilecek miydiler bu aşkı. Kocası, onuruna yedirip de "Haydi git" diyebilecek miydi? Ya babalar, anneler, akrabalar... Göze almak kolay mıydı, çekip gitmeyi?

    Günler boyu kendini kırlara attı. Deliler gibi dolaştı akarsu kıyılarında, pınar başlarında. Ürpererek uyandığı rüyalar gördü. Artık dayanamıyordu. Kararını önce ailesine açmaya karar verdi.

    Kardeşleri ilkokul öğretmenleri Necati, Ömer, Mustafa ne olursa olsun yanında olduklarını söylediler. Babası pek sesini çıkarmadı. Annesi, "İnsanın başına kar da yağar, boran da savrulur" dedi. Yüreklendi.

    Hemen koşup telgraf çekti sevdiğine: "Geliyoruz!"

    İLK KARŞILAŞMA

    17 Ağustos 1963.

    Ankara Tren İstasyonu.

    Azime’nin kalbi duracak gibi. Annelerinin içindeki yangından habersiz çocuklar sevinçliydi, yine Ankara’ya geldikleri için.

    Tren istasyona girdi.

    Azime’nin yüreği kıpır kıpır; şiir ile başlayıp mektupla devam eden bir sevdanın peşinden koşup Ankara’ya geldiğine inanamıyordu. Üstelik daha yüzünü bile görmemişti sevdiceğinin...

    İşte gördü onu Azime; gri kabarık saçları, genç enerjik yüzlü, ince bedenli bir adam telaşla tren vagonlarına bakıyor.

    Emindi, "Kesin bu o" dedi içinden.

    El sallarken, utanarak seyretti aşkını; ince dal gibi boylu boslu bir adamdı şair.

    Azime telaşlıydı, bu kez iki elini de sallamaya başladı. Hah o da gördü işte. Göz göze geldiler.

    Tren istasyonunun lokantasına oturdular.

    Çocuklar kendi aralarında oynuyordu.

    Sessizliği Azime bozdu:

    "Yalnız mısın?"

    Hasan Hüseyin güldü: "Ara sıra Hollandalı bir kızla..."

    Azime’nin yüzü duştu. Şair ekledi: "Hiç canım... Çilli bir kız işte!"

    Gün boyu Ankara’yı gezerek sohbet ettiler.

    Azime çocuklarla Ulus’taki Buhara Otel’e yerleşti. Sohbetleri sabaha kadar otel lobisinde de sürdü. Ertesi gün yine buluştular. Birbirlerini tanımaya çalışıyorlardı.

    Azime henüz eşinden ayrılmadığı için, o ilk ziyarette Hasan Hüseyin’in elini bile tutmadı.

    EVLENİYORLAR

    Birkaç gün sonra Uşak’a döndü. Okuldaki görevini sürdürdü. Bu arada zor bir süreç sonunda eşinden boşandı.

    Sadece evinde değil, Uşak’ta da sorunlar çıktı. Edebiyat öğretmeninin bir solcu şaire aşık olması, halk arasında yer yer öfkeli çıkışlara neden oldu. O, aşkının arkasında dimdik durdu.

    Uşak’ta sorunlarla boğuşurken, 10 Haziran 1964 günü hayatını değiştirecek teklifi aldı. Hasan Hüseyin evlilik teklif etti. Aynı gece çocuklarla yine Ankara’nın yolunu tuttu.

    11 Haziran’da Altındağ Evlendirme Memurluğu’nda evlendiler. Törende sadece beş arkadaşları vardı. Azime çocuklarını alıp Ankara’ya yerleşti. Bir yıl sonra oğulları Temmuz doğdu.

    Ve Azime, eşi Hasan Hüseyin ve çocukları Ufuk, Barış ve Temmuz ile kirletilmemiş mutlu bir hayat yaşadı.

    Azime Korkmazgil’in aşkı bugün hala ilk günkü heyecanla sürüyor.

    376 gün yoğun bakımda kaldı

    4 Mart 1927 tarihinde Sivas-Gürün’de doğdu.

    Annesi Gülşan.

    Babası, 1898 doğumlu Nalbantoğlu Şükrü, Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’ndeydi ve Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katıldı. İstiklal madalyası vardı. Kurultay İlkokulu’nda hademelik yapıyordu.

    Şairin yedi kardeşi vardı.

    Tek okuyan sadece o oldu. İlkokulu babasının hademelik yaptığı okulda okudu. Ortaokula gidemedi; Ziraat Bankası şubesinde getir götür işlerinde çalışmaya başladı. 20 Kasım 1979’da öldürülen Dr. Necdet Bulut’un babası bankanın müdürüydü. Hasan Hüseyin’le yakından ilgilendi. Parasız yatılı okul sınavlarına girmesine sebep oldu.

    Sınavın yapıldığı Sivas’a gitmek için, komşularından ödünç alınan ayakkabıyla 60 km yolu yürüyerek gitti.

    Kazandı, Niğde Ortaokulu ve sonra Adana Erkek Lisesi’nde okudu.

    Okulda dünya edebiyat klasikleriyle tanıştı. Şiir yazmaya başladı.

    Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirip Türkçe öğretmeni oldu.

    K.Maraş-Gökşin’e öğretmen olarak atandı.

    Nazım Hikmet şiirlerini okuduğu için ihbar edildi; 1951’deki TKP davasına dahil edildi. Üç yıla mahkûm oldu. Bütün kamu hakları elinden alındı. Elbistan ve Nevşehir cezaevlerinde yattı.

    Cezaevinden çıktıktan sonra ekmek parası kazanmak için İstanbul’a gitti. Bu kez askere alındı; üniversite mezunu olmasına rağmen er olarak 27 ay askerlik yaptı.

    Askerlik dönüşü baba ocağına döndü. Kahvelerde karakalem portre ressamlığı yaparak, tabela boyayarak ve okuryazar olmayan ailelerin askerlik mektuplarını yazarak geçimini sağladı.

    Şiirden hiç kopmadı. İlk şiiri 1959’da Dost Dergisi’nde çıktı. Ayrıca yazdığı iki oyun radyoda piyes oldu.

    27 Mayıs 1960 askeri hareketinden sonra, "Türkiye artık değişti" diyerek Ankara’ya yerleşti. Akis Dergisi’nde düzeltmen/redaktör olarak çalıştı. Basın-İş Sendikası’nın genel sekreterliğini yaptı.

    Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı YÖN ve TİP’in yayın organı Sosyal Adalet Dergisi’nde makaleler yazdı.

    İlk kitabı "Kavel" 1963 yılında çıktı. Yeditepe Şiir Ödülü’nü kazandı.

    Sadece şiir değil, mizah öyküleri de yazıyordu.

    1966 yılında "Kızılırmak" kitabından dolayı yargılandı. Beraat etti.

    1968’de Forum Dergisi’ni satın aldı. Ancak dergi uzun ömürlü olamadı.

    1969 seçimlerinde Çorum’dan TİP milletvekili adayı oldu. Kazanamadı. Partide "güler yüzlü sosyalizmin “öncüsü Mehmet Ali Aybar’a yakındı.

    1973 yılında çıkardığı "Acıyı Bal Eyledik" şiir kitabıyla daha da ünlendi.

    Şiirleri Nazım Hikmet’in yazdıklarıyla karşılaştırıldı. Nazım’a hiç söz söylemedi ama Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı sevmediğini açıkça söylüyordu. Ahmet Muhip Dranas’ın şiirlerini beğeniyordu.

    1983 yılında evinde çalışırken beyin kanaması geçirdi. 6 ay hastanede, 6 ay evde yoğun bakımda kaldı.

    Yakın arkadaşı beyin cerrahı Dr. Yahya Kanpolat, ilgisini arkadaşından hiç eksik etmedi.

    Azime Korkmazgil bir gün bile kocasının başından ayrılmadı.

    Ancak kurtarılamadı.

    26 Şubat 1984’te hayata gözlerini yumdu.

    Mezarı, Ankara Karşıyaka Mezarlığı’ndadır.

    Soner Yalçın
  • 272 syf.
    ·Puan vermedi
    Beyin cerrahı Henry, başarılı meslek hayatı, mutlu evliliği, tatminkar çocukları ile iyi bir hayat sürüyor, sıradan bir Cumartesi günü, rutin başlar ama öyle devam etmez. Tüm gün boyunca hem o gün yaşadıklarına hem de tüm hayatına düşüncelerine duygularına tanık oluyoruz Henrynin. Bu arada İngiliz lerin Irak işgaline bakışları, teröre dair düşünceleri, şiddetin algılanış biçimi vs satır aralarında yerini almış. Zevkli güzel kitap #ianmcewan #cumartesi #huntingtonkore #şiiringücü #nedensizşiddet