• Bir blog yazarısınız ( Mark Manson) ve inanılmaz popüler oluyorsunuz. O kadar ki seneler içinde bir kitap yazıyorsunuz ve bu kitap popüler listelerin içine en üst sıralardan giriyor. Nihai olarak elimize tupturuncu o canlı kapağıyla ulaşıyor :Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı. Öncelikle belirtmeliyim ki yahu kimlerde kitap yazıyor görüyor musunuz algısından sıyrılacağınız ,benim adıma çok başarılı yazılmış olduğunu düşündüğüm bu kitaba bir göz gezdirmeniz gerektiğine inanıyorum. Yorumlara bakmadan başladığım bu kitapta tahminimce nasıl pozitif olunur, yok efendim nasıl kötü duyguları yok ederiz,hepimiz mutlu olucaz çünkü hak ediyoruz vs vs gibi şeyler bekliyordum. Kitap en başından sonuna kadar bırakın pozitif hikayeleri,yüzünüze tokat gibi çarpan negatifliklerinizden kaçmayın odak noktası ile hareket etmiş bulunmakta. Doğru savaşmayı , insanları ve kendimizi doğru okumayı, seçimlerimizin sorumluluklarını almayı,hayatın aslında istediğimiz gibi gitmemesinin doğal olduğunu fakat hareket berekettir- tabi o böyle demiyor- o yüzden de adım atmayı , en kısa haliyle ayrıntıda boğulup tamamen batmaktansa , bata çıka düze varmayı anlatıyor. Çok güzel örneklerle açıklanmış ve kesinlikle bunu klişe olarak sunmamış. Kitap bölümlerden oluşmakta ve kendi hikayesini de bizimle paylaşmış şekilde sunulmaktadır. Kitabı okudukça aslında bazılarını bildiğim, sizin de bildiğinize emin olduğum şeyler olmasına rağmen bunu mantıklı şekilde nasıl uygulamaya koymamız gerektiğini kendince ve bir bölümde dünyadan kişilerin öyküleri ile açıklamış. Bu kitabı okurken çok ilginç bir şekilde zihnimde çok sevdiğim bir filmin-aynı zamanda kitabın- şu sözlerini anımsadım:
    ''Bu dünyada incinip incinmemek kendi elinizde
    değildir ama sizi kimin inciteceğine karar verebilirsiniz
    Ve ben seçimlerimi sevdim.Umarım oda kendi seçimlerini sever.'' ( Aynı Yıldızın Altında)
    Bu kitabı okursanız belki siz de neden bu sözleri anımsadığımı anlarsınız. Gerçekten güzel olan bu kitaba rastlamanız dileğiyle güzel okumalar:)
  • *BU YAZI SANA,*
    *EY MÜSLÜMAN..!*

    Atalarının o güzel "islami" örfleri nelerine yetmedi ki son bir kaç yıldır tuhaf tuhaf şeyler ürettiler..

    Bakın benim bu sözlerim cahillere değil bilakis "İslami düğün (!) yapıp, Asr-ı saadet misali yuvam olsun diye nikahtan keramet bekleyen Müslümanlara.! "

    Allah Rasûlü a.s kızlarına nikah yaptığında *"Gücü neye yetti ise"* misafirlere de o kadarını yedirdi..
    Fakat kimse haşa onu ayıplamadı,abes görmedi..

    Oysa bugünün babaları sırf yarısı çöpe gidecek yemekler dağıttırıp riba/ kredi / faizle ile düğün yapmaya kendini mecbur hisseder hale geldi.
    Çünkü akraba ve konu komşu denilen bir güruh, insanların başına laf/dert oldu..!
    Bu durum Müslüman ahlakına sığar mı soruyorum sizlere?
    Daha en başından "elalem ne der?" Putu ile insanı faize sürükleyen bir nikahtan / evlilikten keramet beklenir mi?
    Ne kerameti bela olur bela!
    (İşte.!Kavgalar,arayışlar,aldatmalar,
    boşanmalar ortada..)

    Avrupa "düğün böyle olur" diye paketleyip önünüze ne koysa sizde aynısını islami bir kılıfla yapmaya çalışıyorsunuz.
    Kaldı ki onlar kiliselerinde sade bir nikahla evlenirken, gelde bizimkilere kabul ettir bakalım.
    Bugün 5-10-20-30 bin liraya 5 saatliğine salon kiralayan birinin yakasında çok el olacak ahirette buda böyle biline..

    6 saatlik kirası 3 milyar olan gelinliğin bedeli ile Arakan'da 3 su kuyusu açılabileceğini biliyor musunuz?
    Ama yok kızımız bi kere evleniyor(!)
    O çocuklarda bir kere ölüyor zaten derim bende size..
    Hani komşusu açken tok yatan bizden değildi?
    Bunu söyleyen iman ettiğiniz Rasulûllah değil mi?

    Her türlü israf yapılır, sonra ortada iki semazen döner, birde o an kimsenin dinlemediği iki ayet okunur alın size İSLAMİ DÜĞÜN..

    Tabi bunun birde düğün sonrası hezimeti var.
    Mesela;
    İslamı benimsemiş bir kadının ne işi olur misafir odası ile? Ayda bir misafir gelecekte görecek diye her hafta temizliğini yaptığı, dağıtmasınlar diye çocuklarını sokmadığı, insanlardan daha değerli eşyaların bulunduğu bir oda..

    Hiçbir zaman anlamadım/anlamayacağım oturma odasının ortasında bardak tabak dolu olan gümüşlük ne işe yarar? Bardak dediğin mutfakta olur,ihtiyaç halinde kullanılır. Salonda tozlanan bardak tabaklar hakikaten ihtiyaç için mi yoksa gelen görsün diye konulan riya kokulu bir gereksinim mi?
    O muhteşem kristalleri salonunda sergilemek kişinin nefsini tatmin etsede gerçekten bu İslam medeniyetinde çok ayıp birşeydir,marjinallik değil bilakis görgüsüzlüktür.!

    Kadife kılıflı sandalyeler, üzeri mumlarla dolu tamda yahudi usulu çektikce uzayan masalar. Evde dolaşacak,çocukların oynayacağı alan yok her yer eşya dolu..
    Sonra niye ruhum bunalıyor diye doktor doktor geziyorsunuz..
    Sizin evinizde "size" yer kalmamış ki,elbette bunalırsınız.
    Ev misafire göre döşenmiş..
    Bu evde misafir mi yaşıyor, yoksa siz mi? Misafirde kabul edildiği yok ki..!
    Neden herkes sizi tebrik etsin diye ziyan ediyorsunuz bu güzel ömrünüzü? Bu riya niye.?
    Hiç düşünüyor muyuz acaba Rabbimiz rahmetle bakıyor mu şu evlerimize?

    Bizim ne işimiz olur bilmem kaç parçalık yemek takımları ile..
    Bunu duyduğumda çok şaşırmıştım;
    Günlük yemek takımı, misafir yemek takımı..
    Günlük bardak takımı, misafir bardak takımı..
    Günlük çatal takımı, misafir çatal takımı..
    Yazdıkça yazarım gelmez bunun sonu..
    Hangi gün, hangi saat kandırıldık biz?
    Neyi çaldılarda bizden,verdiler bu çirkin algıları?

    Peygamber a.s ve ashabı rd öyleydi böyleydi diye her mevlütte ağlaşıyoruz ama bilmiyoruz ki 100 kişide olsalar hepsinin eli aynı kaba uzanıyordu.
    Ashabın 300 parçalık porselenleri yoktu.
    Ama Vallahi isteseler olurdu!
    Allah "altından dağları" peşlerinde sürütmez miydi dileselerdi? Ama onlar dünyaya ve içindekilere tenezzül dahi etmediler..

    Hiç içinizden geçirmeyin ki:
    - Ama Peygamber zamanında fakirlik vardı alamıyorlardı,yapamıyorlardı.

    Güya siz çok mu zengin kadınlarsınız..?
    Her işiniz borçla krediyle olmuyor mu?
    Borçla insan mutlu olurmu bu nasıl psikoloji bozukluğudur.
    Gerçekten zihnimizle oynuyorlar hanımlar.

    Aslında elimizdekilerle yetinsek,bizden daha mutlusu olmayacakken; Her düğün damadı boğazına kadar borca sokarak yapılıyor benim Müslüman ülkemde..
    Misafirler, perdeyle halının uyumunu görsün diye bir adam borca sokulur mu?
    Siz hiç sevdiğinize merhamet etmez misiniz?
    Yazık değil mi sizi Allah'tan emanet olarak alıp, zaten sizin sorumluluğunuz ve namusunuzu korumak için ezilecek olan adamı birde saçma sapan eşya, altın, milyarlık gelinlik borçları ile çıkmaza sürükleyeceksiniz?

    Ayın sonunu nasıl getireceğini düşünen adamda, akşam size çiçek alma isteği olur mu?
    Aklına hoş şiirler gelir mi?
    Yada sizin yüzünüze bakınca ferahlık bulur mu?

    Burası alice harikalar diyarı değil kızlar kendinize gelin!
    Rasulullah'ın karnına taş bağlatan,Ebu Bekir'in evinde bir çömlek bırakmayan, Musab bin Umeyr'i kefensiz gömdüren dünya!

    Ama pardon!
    Siz bir kere evleniyorsunuz!!!
    Tamda bunu anlatmaya çalışıyorum. Madem bir kere evleniyorsunuz. Öyleyse, kırılacak ve eskiyecek iki parça çaput için hürmetinizi ve sevginizi yok etmeyin!
    Siz yatağa kalbi kırık girip, sofraya gönülsüz oturup, muhabbetinizi yok ettikten sonra inanın evinizin kusursuzluğu sizi ısıtmaz.

    "Aişe'n olayım" demeyi biliyorsanız, dünya da rahat etmeyeceğinizide bilin!
    Çünkü Rasulullah'ın hiçbir hanımının sizin gibi kusursuz birbiri ile uyumlu eşyaları olmadı.
    Bu mübarek kadınlar perdelerle uyumlu, koltuklarla bezenmiş, yumuşacık halılar da gezmedi.
    Bilakis Fatıma rdh annemiz evlenirken, evin içine yumuşak çöl kumu serptiler ki evde gezerken ayakları acımasın..
    Ne babasını zorladı ev eşyası için, nede kocasına:
    - Ben kirada oturmam bana ev al Ya Ali! Dedi..

    Bu yüzden " Zehra" dediler Fatıma annemize yani "Çiçek"
    "Kübra" dediler Hatice annemize yani "Büyük"
    "Hümeyra" olmuştu Aişe annemiz efendisine yani "Güldüğünde hayasından kırmızı yanaklı olan"..

    Nasıl güzel vasıflar,nasıl hoş lakaplar.. Nasıl sevildiler nasıl kıymet gördüler!
    Çünkü onların kocaman yürekleri vardı ki; aşka hürmetleri, Allah'a itaatleriyle dolup taşmıştı.
    Zerrece tenezzülleri yoktu bizim bugün uğruna haramları helal saydığımız dünya metaına..

    Son olarak diyorum ki:
    -Sen kocanı kamçılarken dünya yarışında, cennetin kadınları bunca yokluk içinde yinede "benden razı mısın?" Diye dert yandı kocalarına.

    Aişe annemizin malı mülkü olan bir kocası yoktu ama o öyle bir kadın oldu ki, Rasulullah son vakitlerinde:
    -Cennette sana kavuşacağım ya, ölüm bile güzel geliyor ya Aişe" diye fısıldadı son nefesinde karısının kollarında..

    İşte asıl Mülk böyle bir kadın olup,geçip gitmektir bu dünyadan..

    ~Yağmur Mirzayeva
  • Mutlu musunuz peki?
    Huzurluyum. Mutluluk benim için hiç bir zaman önemli bir kavram olmadı. Daha çok bir rastlantı gibi yaşadım mutluluğu. Kısa anların hediyesi gibi. Yaşamın karşıma çıkardığı bazı anlar benim için mutluluk demekti, o kadar. Hem unutmayın, mutluluk her zaman eğlenceli bir şey değildir. İnsan mutlu olmak için aşık olmaz. Aşk bir kaçınılmazlıktır
  • Nedir karanlık? Körlüğe sebebiyet veren ortamın varlığı mı? Karanlık diye bir şey olduğunu bilen biri aydınlığın var olduğunu bilmiş olmaz mı? Nedir körlük? Herkesin, gördüğünü iddia ettiği bir durum mu? Nedir yaşamak, birlik olmak? Aynı şeyleri; sevmek, sevmemek, nefret etmek, hissetmek, mantıklı veya mantıksız bulmak mı? Nedir nefret? Sevgisi yetmeyenlerin bahanesi mi, sevginin sınırları mı? Nedir sevgi; tanıdıklardan ibaret olan, kişinin kendisinden pek fazla uzaklarda gezdirmediği mi? Büyük mü acılarınız, ölmeyi dileyecek kadar? Güçlü müsünüz, her türlü işkencenin üstesinden gelebilecek kadar? Suskun musunuz, sevdiğinizin ismini kendinize saklayacak kadar? Mutlu musunuz, o sizden çekip alınıncaya kadar?

    Kitabın kapağını kapattıktan sonra yok etmediniz, yok ettiğinizi sanıyorsunuz. O orada duruyor, tıpkı yıllarca sonra yaşayan soyundan biri gibi. Bahsettiğim şey; tele ekran. O sizi duyuyor ve görüyordu. Sizi düşünme zahmetinden muaf ediyordu, seçme özgürlüğünün sorumluluğundan uzak tutuyordu. Şu anda da sahnede torunlarından biri var. Bu torunun adı, 'A Kanalı' olsun. (Okuyucu, umarım, dünyanın varoluşu dahi tesadüfler silsilesiyken bu küçük tesadüfü çok görmez!) Belki de dedesi gibi henüz geniş yetilere sahip değil; dinlemek, emir vermek, herkesin ekranında olmak gibi. Ancak bu torunun bir gün büyümeyeceğin, gerçekten tehlikeli boyutlara ulaşmayacağının garantisi var mıdır? Dedesi gibi olma yolunda emin adımlarla ilerleyişini, karanlığa sürükleyişini durdurabilecek kadar aydınlığımız var mıdır? Umarım vardır...

    Göründüğü gibi olmayanların dünyasıdır, 1984. Güvendiğiniz dağların tepesini karlı görmektir,1984. İnsanlığın, insanların yaşamadığı topraklardır, 1984. Farklı olanın, aynı olanlar tarafından ezilip, çiğnenip, yutulmasının hikayeleştirilmesidir...

    Bu eseri okuyabileceğimizi düşünerek güzel bir kitabı daha hayatıma katmamı sağlayan Black Garden'a teşekkür ediyorum...

    Karanlıkların olmadığı yerde buluşmak dileğimle!
  • Siz her yerin beton olmasından dolayı mutlu musunuz? Mesala insanların içi de beton.