• Mutlu Olma Şansı

    Hayat bize mutlu olma şansı vermedi sevgili
    biz kendimizden başka herkesin üzüntüsünü üzüntümüz, acısını acımız yaptık çünkü.
    Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız bir insanın gözyaşı bile içimizi parçaladı.
    Kedilere ağladık, kuşların yasını tuttuk...
    Yüreğimizin zayıflığı kimi zaman hayat karşısında bizi zayıf yaptı.
    Aslında ne güzel şeydir insanın insana yanması sevgili...
    Ne güzeldir bilmediğin birinin derdine üzülebilmek ve çare aramak.
    Ben bütün hayatımda hep üzüldüm, hep yandım.
    Yaşamak ne güzeldir be sevgili...
    Sevinerek, severek, sevilerek, düşünerek...
    Ve o vazgeçilmez sancılarını duyarak hayatın.

    - Yılmaz Güney
  • "Neyin en iyi olduğunu kim söyleyebilir? İşte sırf bu nedenle, mutlu olma şansı nerede karşınıza çıkarsa çıksın, başkalarını hiç umursamadan yakalayın onu. Zamanla anladım ki, böyle bir şans hayatta iki üç defadan fazla çalmıyor kapımızı ve eğer onu elimizden kaçırırsak ömür boyu pişmanlığa  mahkum oluyoruz."
  • "Ahlaklı olmakla doğru davranmak arasında fark var. Bazen, doğru davrandığını sanırken de insanlara zarar verebilirsin. Bazen, tüm seslerden ve kurallardan kendini arındırıp sadece vicdanını dinlemelisin. İnsanlar hiçbir kurala tabi kalmadan da hayatı sevebilir. Sen de insanları sevebilirsin. Başkalarının mutluluğu, bence tüm kanunlardan daha önemlidir. Zor olan da bunu başarmaktır! Başkalarına mutlu olma şansını tanımak gerekir. Onlar bu seçimlerinde sana ve kendilerine acı çektirseler de, herkesin kendisi için bir şansı olmalıdır! Bu hayat başka türlü çekilmez çünkü! "
  • Açıkçası bir öykü etkinliği için ilk defa eski bir hikayemi paylaşıyorum. Sebebi farklı ama; şehir hikayesi denen kavrama bir örnek vernek istedim. Ne kadar karşılıyor bilmiyorum, ama istediğim benzer bir şeyler. Okuyan hissetsin şehri. Fırsat bulursam yeni bir hikaye de yazarım. İyi okumalar.

    Boğazda bir pazar sabahı

    Soğuk, sert bir rüzgar esiyor. Burnumu dolduran deniz kokusu. Klasik Çanakkale kışı. Sabahki sis dağılıyor yavaş yavaş. Saçma bir gemi geçiyor boğazdan. Durup bakıyorum. Normalde gemilere bakıp hayal kurmak yaptığım şey değil. Bakıyorum bu kez ama. Standart sabah sıkkınlığı var; iş, güç, aile, saçma şeyler. O gemide düşünüyorum kendimi, hiç bir farkımın olmayacağına eminim ama. Yine aynı keyifsiz pazar sabahı. Sevmiyorum denizi normalde, işte bir sabahları. O da on buçuğa kadar. Saate bakıyorum sekiz buçuk daha. Ne mutlu eder denizcileri diyorum. Dememle iki yunus geminin sancağında zıplıyorlar bana cevap verir gibi. Koşullandırıldığımdan mı Pavlov tarafından bilmiyorum, ama ağzımın kenarında ve gözlerimde bir gülümseme beliriyor. Böyle bir kaç şey var çoğunluğa dahil olduğum. Atalarımız Afrikadan göçerken Kızıldeniz'de yunus görünce heyecanlanmışlar herhalde. Bu da o zamandan kalma bir refleks olabilir hepimizde olduğuna göre. Gökkuşağı, Yakamoz, Uğur böceği gibi. Bunlar da her şeye olur olmaz tepki vermişler. İnsanoğlunun dengesiz olmasına şaşmamalı. Rüzgarı severim diğer şeylerin aksine, huysuzluğun da bir sınırı olmasına inananlardanım. Aslında sevdiğim başka şeyler ve kişiler de vardır, ama kendimi o kadar açık edemem. Yürüyorum rüzgara karşı. Yazı yazmanın diğer şeylere göre avantajı insana hayal kurma şansı tanıması. Şimdi benim o iskelenin sonunda bekleyen pardösülü adamlardan birisi olduğumu düşünebilir bir çok kişi. O da Kızıldeniz kadar olmasa da eskiden kalma bir imge. İnsanları hayal kırıklığına uğratmayı sevmesem de bu yanlış düşünceyi gereksiz bir şekilde uzatmayı da istemiyorum. Değil, fazla standart bir kabanla klasik türk erkeği modunda yürüyorum rüzgarda. Gemi çoktan geçmiş, bana bir şey ifade etmemiş. Ben ne yapacağımı düşünüyorum o sırada. Fazla insan yok bu saatte. Pazar, sabah ve soğuk çünkü. Yürüyen bir kaç kişi var. Biri başörtülü orta yaşlı bir kadın. Garip geliyor, ama türkçesini henüz adlandıramadığım, politically correct, olma durumu yüzünden kendime kızıyorum,bu gayet normal bir durum diye. Sonra tekrar kızıyorum , neden yeterince rahat olamıyorum kafamın içinde bile. Kafamdaki bu kavga devam ederken kadın kayboluyor, başka insanlar geçiyor yanımdan. Tırsak tarafımın kavgayı kazanmasından bir an sonra bir gemi düdüğü sesi duyuyorum. Bakıyorum tabi, gemi düdüğü sesi duyan herkes gibi. Biraz önceki gemiden geliyor. Zor diyorum boğaz kenarında yaşamak kendi kendime. Sonra utanıyorum birden, sokaktaki adam olarak nitelendirilebilecek birinin söyleyeceği sözün aynısını kullandığım için. Rahat tarafım yine yüzsüz, belki de olması gerekendir bu, diyor, standart türk kişiliğine dönüşmen. Düşünmemeye çalışıyorum, yürüyorum. Kapalı hemen her yer, açmıyor artık insanlar dükkanları erkenden diyorum. Çocukluk günlerine dönüyorum, o sabahın köründe ekmek almak için kat ettiğim yolları. Kötü anlamda düşünmüyorum ama, mutluyum o zamanlar, her çocuğun olması gerektiği gibi. Değişik oyunlar oynuyorum kendi kendime, sonunda fırına ulaşınca seçiyorum ekmeği - tava ekmeği alıyorum genelde- fırıncı gülerek karşılıyor beni. O zamanki fırıncı ile şu anki aynı mı ki? Gerçekten hayat bilgisi kitaplarında geçen o güler yüzlü bakkal, kasap , manav bu adamlar mı? Bir tüccar ne kadar dürüst olabilir? Fazla düşünmemeye çalışıyorum, zaten ben ne kadar dürüstüm ki? Bebek gibi saf kavramı geliyor aklıma birden. Üşüyorum biraz, ne yapacaktım ben, boş veriyorum. Bir banka oturuyorum, boş hepsi. Ağlayarak istediğini yaptıran bebekler geliyor aklıma, daha 3-5 aylıkken yaşamayı öğreniyorlar. Belki de insan iyi doğmuyor diyorum.Büyüdükçe iyi olmayı seçebiliyor sadece, ya da sahtekar kalmayı. İnsan değil, tüm canlılar yaşamak için her şeyi yapabiliyor sonuçta. Bukalemun gözde bir hakaret günümüzde, ama bukalemunlar bunu biliyor mu k?. Onlar da hayatta kalmaya çalışıyor, yılbaşı dansözü de, yüzme öğrenmesi için denize atılan küçük çocuk da. Hepsi gerektiğinde hile yapıyor. Belki de, esas iyi insanların yaptıkları sahtekarlık aslında. Yaşamak için ihtiyaç duydukları şeyler fazlasıyla karşılanmış onların. Tuzları kuru yani. En kolayı başka insanları seyredip eleştirmek ve kendinle övünmek. Benim şu gemide çalışan birini, ya da Ali Ağaoğlu'nu eleştirmeye hakkım var mı gerçekten? Hepsi yaşamaya çalışıyor, eskiden beri kendisine öğretilen şekilde. Gemidekiler de düdükle cevap veriyorlar bana. Kalkıyorum, hatırladım sonunda ne yapacağımı. Su kartını dolduracaktım. Yoksa çıkmam normalde bu saatlerde dışarı. Yürüyorum tekrar. Yavaş yavaş şehir canlanıyor. Açılmıştır herhalde diyorum, dokuz olmuş saat. Bir iki araba, bir de otobüs geçiyor yanımdan. Karşıya geçiyorum sonra. Rüzgar fazla değil buralarda. Yürüyorum biraz daha, Orhan Veli'yi hatırlıyorum. Fakirmiş o da. Sait Faik gibi. O İstanbul sokaklarında, Knut Hamsun Oslo'da, Dostoyevski St. Petersburg'da farklı zamanlarda benim yaptıklarımı yapıyorlardı. Gerçi hiç birinin benim gibi su almak için uğraştığını sanmıyorum. Su bedavadır gibi geliyor onların zamanında. Tahmin edebilirler miydi hiçbiri bugünü. Göreceli her şey. Ederlerdi herhalde. Artık deniz kokusunu, rüzgarı hissetmiyorum. Belediyeyi bulup içeri giriyorum . Kimse yok bekleyen. Kartı veriyorum. Dolduruyor adam. Hayatını yazsak roman olacak bir adam mı bu, bilmiyorum? O benim hakkımda ne düşünüyor. Bu kez önemsemiyorum, o da önemsemiyor zaten. Önemseyecek daha önemli şeyleri vardır herhalde. Teşekkür edip ayrılıyorum. Batının ahlaksızlığı yanında teşekkürü de almışız iyi ki. Konuşacak bir parça bir şey oluyor yabancılarla. Çıkıyorum, balık kokusu bu kez. Hazır gelmişken sardalye alayım diyorum. Daha gazap üzümlerine çok var. Zamanı geçiyor bunların diyor balıkçı sulu sulu, uskumru vereyim. Tamam diyorum ama rahatsız olduğumu da fark ettirerek. Adamın sululuğu kayboluyor, asıyor suratını. Balığı alıp gidiyorum. Uskumru sevmem ki ben. İki üç kedi görüyorum ilerde. Döküyorum önlerine. Kedileri de çok sevmem , ama imzalamışım toplum kontratını bir kere. İyi olacağım böyle zamanlarda. Otobüs görüyorum ilerde. Biraz önce yanımdan geçene benziyor. Biniyorum.
  • hayat bize mutlu olma sansı vermedi sevgili
    biz kendimizden baska herkesin
    üzüntüsünü üzüntümüz, acısını acımız yaptık cünkü...
    dünyanın öbür ucunda, hic tanımadıgımız
    bir insanın gözyası bile içimizi parçaladı
    kedilere agladık, kuşların yasını tuttuk..
    yüregimizin yufkalıgı kimi zaman
    hayat karşısında bizi zayıf yaptı
    aslında ne güzel şeydir
    insanın insana yanması sevgili..
    ne güzeldir bilmedigin birinin
    derdine üzülebilmek ve çare aramak
    ben, bütün hayatımda, hep üzüldüm, hem yandım..
    yaşamak ne güzeldir be sevgili...
    sevinerek, severek, sevilerek, düsünerek...
    ve o vazgeçilmez sancılarını duyarak hayatın...
    yılmaz güney
  • “Jane, Bingley ile ister yarın evlensin, isterse on iki ay boyunca karakterini inceleyip öyle evlensin mutlu olma şansı aynıdır. Evlilikte mutluluğu yakalamak tamamen bir şans işidir. İki taraf birbirinin karakterini ne kadar yakından bilirse bilsin ya da karakterleri ne kadar birbirine benzerse benzesin, bu onların mutluluğunu bir parça bile arttırmaz çünkü sonraları karakterleri birbirlerine zıt olarak gelişmeye devam edecek ve sonunda kendi paylarına düşen tartışmalardan kaçınamayacaklardır. Bu yüzden hayatını birlikte geçireceğin insanın kusurlarını ne kadar az bilirsen o kadar iyidir.”