Eğer dünyayı bir uçurum olarak hayal edersek, her insan bu uçurumda tutunabilmek için bir dala ihtiyaç duyar. Kimileri Tanrı inancına tutunur, kimileri sevgiye, kimileri statüye ya da paraya. Ancak bir azınlık vardır ki, onlar kitaplara tutunmayı seçer. Kendimizi var edebilmek için hızla çürümeye doğru ilerleyen bir dünyada, ne yazık ki çoğu kişi yanlış dallara tutunuyor.
Kaderin oyunları bazen, beklenmedik bir adaleti beraberinde getirir mi, yoksa bu sadece bir yanılsama mı? Hayatın böylesine keskin dönemeçleri, insan ruhunda karmaşık duygular yaratır; neyin sevindirici, neyin acı verici olduğunu ayırt etmek zorlaşır. Bu da belki, insan olmanın trajik bir parçasıydı.
"Çok fazla düşünüyorsun. Düşüncenin fazlası, ruhuna verdiğin en ağır işkencedir. Eğer düşündüğün şeylerin yalnızca yüzde birini gerçekleştirme cesaretin olsaydı, hayatında engel sandığın şeylerin çoğu yok olurdu. Aşırı düşünmek, ruhu yavaşça öldüren bir intihardır.
"Mutlu yaşam... Çok afilli bir cümle değil mi sizce de? Hayatımızın başına zorunlu olarak konulan o "mutlu" sıfatını fark ediyor musunuz? Her şey "mutlu yaşam" için tasarlanmış. Ama mutsuzlukta bir varoluş biçimi, bir felsefe değil midir? Mutsuz insanlar, derinlere inip gerçekleri ararlar. Yüzeyin altında saklanan, kimsenin bakmaya cesaret edemediği hakikatlerle yüzleşirler. Mutlular ise yüzeyin parlaklığında gözleri kamaşmış, sorgulamaktan uzak bir hayata savrulurlar. Derinlerden gelen seslere ise kulak tıkamayı tercih ederler. Oysa mutsuzlar, kendilerini kıskanan gözlerin ardında gerçeği bulup çıkarmanın huzuruyla baş başadır. Ve bu yüzden, mutsuzluk soylu bir yalnızlık, acının içindeki anlamdır.