• Kalp şeklindeki aşk hançeri batırıldı kalbime. Belki başka bir kadın gelir belki bu nacizane gönlüme. Belki de kitaplar girmişti gönlüme. Belki de kitaplar gibi bir aşk'ım olsun istemiştim ömrüme.
  • Can sıkıntısı fena şey... Oturduğu ayrı bunaltıyor insanı, kalktığı ayrı. Hareketle hareketsizlik arasında bir keşmekeş... Hevesin sıfıra bölündüğü garip bir belirsizlik... Allah kimseye kahveye gidecek kadar can sıkıntısı vermesin, demişti geçenlerde adamın biri kahvede zar atarken. Zarlar can çekişircesine yuvarlanıyordu elinden.

    Can sıkıntısı tembel işidir, derdi babam da. Çalışırsan bir șeyciğin kalmaz.... Yerinde duramayan bir adamdı babam, hep bir acelesi varmış gibiydi, hayat kaçıyormuș ya da hayattan kaçıyormuș gibi. Sanki birisi diğerini yakalasa tüm oyun bitecekmiş gibi... Bir saklambaç oynuyordu babam hayatla adeta, sobeleyenin kaybedeceği...

    İş mi verdiler de çalışmadık baba, diyemedim tabi o sıralarda...

    Bir de Akif amca vardı bizim karşı binada, can sıkıntısı iyidir, derdi. Canına bakmanın vakti gelmiş senin, aç içini bir bak bakalım ne haldesin, kurcala azıcık beynini, kalbini... elini, ayağını yokla... Arabanın bile on bin bakımını yapmayınca orası burası bağırıyor, asıl canın sıkılmıyorsa fena evladım, insan hurdası arabaya da benzemez, hurdalığa çevirir etrafını... can sinyallerini açık tut sen, bozuldu mu asıl o fena...

    Değişik adamdı Akif amca. Onu hayatta üzen hiçbir şey yokmuş gibi gelirdi bana, mutlu eden de. Bir saatin tik-takları kadar sakin bir adamdı, bir o kadar da rahatsız edici...

    Ne diyordum ben? Heh...

    Can sıkıntısı fena şey... Insanın kendisiyle bağlantısının kopması gibi, ayağının üşüyüp yüzünün yanması gibi, gürültülü bir sessizlik kadar dengesiz bir şey can sıkıntısı... Kendinden bıkmakla kendini bulmak arasında bir boşluk...

    İşte evin dört duvarından kaçıp kendimi sokağa attığımda tam da böyle bir can sıkıntısıydı boğuştuğum.

    Rotasız adımlar atarken kaldırımda, insanları izliyordum. Robot gibi tempolu adımlarla yürüyen, bir yerlere yetişmeye programlanmış insanları... Babamın dediği gibi bu insanların canı sıkılmazdı. Çünkü bu insanların ne sıkılacak bir canı ne de canına kıymet verecek vakti kalmıştı.

    Onlara inat yavaş adımlar atarken dikkatle izlemeye devam ediyordum ben de etrafımı.

    Sonra onu gördüm bir anda.

    Çok sıradan görünüyordu aslında, neredeyse görünmeyecek kadar. Altında ona en az iki beden büyük koyu kahverengi bir pantolonu vardı. Belini eski siyah bir kemerle tutturmuş düşmesin diye. Pantolonun ön kısmı kemer yüzünden kat kat olmuş, kemerin büzülen yerlerindeki siyah deri ise çok kullanılmaktan yerini beyaz çizgilere bırakmış. Üstündeki gömleğin sert kolalı yakaları Temmuz sıcağında ensesini tahriş ederken kollarını sıvadığı gömleğin polyester kumaşı sırtındaki ter lekeleriyle ıslanmış...

    Ama yine de... ben onu gördüm.

    Yürüyüşündeki başkaldırıyı fark ettim önce. Robot gibi yürüyen insanlara inat, önündeki minik taş parçalarıyla oynadığı oyunu izledim. Savurduğu taşı yavaşça takip ediyor, yaklaşınca usulca bir tekmeyle tekrar savuruyordu küçük taş parçasını. Taş asfalt yola fırladığında bile geçen arabaları umursamıyor, yola atlayıp ayağıyla tekrar tekrar kaldırıma doğru fırlatıyordu...

    Sonra yüzünü inceledim, binbir düşünceyle çattığı kaşlarından gerilen yüzünü... Neden bilmiyorum ama takip etmeye başladım onu. Takip ederken de izlemeye.. .

    Bir an sonra gözüm sımsıkı olmuş yumruğuna takıldı. Ardından sıkılmış avcunun içinden dışarı taşan küçük kağıt parçasına... Kağıt sanki elinden insaf dilenircesine uzatmıştı sivri köşesini dışarıya. Bir an acır gibi oldum elindeki kağıda. Takip etmeye devam ettim sonra.

    Ben düzenli bir tempo tutarken arkasından, yavaşladı birden. Eğilmiş kafasını kaldırdı, şöyle bir etrafına baktı; bir şey fark etmiş ya da bir kabustan uyanmış gibi. Çatılmıș kaşları düzeldi sonra yavaşça. Yumruğu da biraz gevşedi. Elindeki kağıt rahat bir nefes aldı sanki. İki sokak öteden getirdiği taşı sürüklemeyi bıraktı. Derin bir nefes aldı. Omuzları verdiği nefesle birlikte rahatladı. Yüzüne huzurlu bir umursamazlık çöktü. Yumruk yaptığı eli biraz daha gevşedi.

    Ardından gittiği yönün ters istikametine doğru yol aldı, bunca zamandır önünden sürüklediği taş arkasında kaldı. Küçük bir dükkana girdi sonra. Bense dışarıda onu beklemeye devam ettim. Beklerken de girdiği dükkana bakıyordum, raflarında eski kitaplar vardı. Sahafları sevmezdim pek, rutubet kokulu kitaplar alerjimi azdırırdı. Hiç anlamazdım zaten kullanılmış kitaplardan zevk alanları... Kitap dediğinin sayfaları bir tek bana açılmalıydı. Öyle ki açarken anlamalıydım kapanmaya meyleden sayfalardan yeni olduklarını...

    Sigaramdan son dumanı üflerken o da o küçücük sahaftan çıktı. Biraz öncesinde yumruk yaptığı elinde artık küçük siyah bir poşet tutuyordu. O anda o can çekişen kağıt parçasını merak ettim birden. Biraz önce geçtiğimiz yolları aradı gözlerim. Ardından ayaklarım. Ne olduğunu inceleyemeden buruş buruş olmuş kağıdı aldım düşürdüğü yerden. Sonra koşar adım geri dönüp takip etmeye devam ettim onu. Hava kararmaya başlamıştı. Gökyüzü henüz kıpkırmızı... Dolmuşa bindik. Önce o, sonra ben. Sonra indik. Bu sırada hala onu inceliyordum. O ise fark etmemiști beni, ettiyse de görmezlikten geldi. Karşı kaldırımdan gördüğüm kadarıyla yüzünde huzurlu bir kabulleniş, garip bir memnuniyet vardı. Ne değişti, diye düşünüyordum o sırada. O küçücük anda ne oldu da bu kadar değişti, bakışı, duruşu, yürüyüşü, duyguları... Neyin savaşını veriyordu içinde, kim kazanmıştı? Ya da kazanan var mıydı? Canını sıkanın ne olduğunu bulmuş muydu o, benim aksime?

    Bir an duraksadım. Can sıkıntısı... Beni onun peşine iten şey.

    Apartman kapısının gürültülü sesiyle kafamı kaldırdım. Hava iyice kararmıştı. Gökyüzü şehrin ışıklarına rağmen lacivert kalmaya çalışıyor, pencerelerden sızan ışıklar sokağı aydınlatıyordu.

    Ardından zemin katın karanlık camında çok hafif loș bir ışık belirdi. Ve o. Perdesiz penceresinden onu izlemeye devam ettim. İki tane uzun ince beyaz mumu masaya koydu. Ardından yol boyunca taşıdığı siyah poşeti açtı. Okumaya başladı.... Neyi beklediğimi bilmeden orada dikilmeye devam ettim. Onu neden takip ettiğimi bilmediğim gibi. O okurken izlemeye devam ettim. Onu izledikçe can sıkıntımı unutuyordum. Başından beri.

    Akşam serinliğinde üşüyen ellerimi cebime sokarken can çekişen buruşuk kağıda değdim birden. Sokak lambasının aydınlığında kağıda bakarken ürperdim aniden.

    Elektrik faturası. Son ödeme tarihi: iki gün önce.

    Tekrar camdan izledim onu ve hayran kaldım. Hayata karşı sessiz bir başkaldırıydı o. Yürüyüşüyle, adımlarıyla, gevşettiği yumruğuyla ve seçimleriyle. İnsanlara, kıyafetlere, ona sunulan seçeneklere, önceliklere ve hatta elektriğe karşı... Kimsenin fark etmediği muazzam sessiz bir başkaldırı.

    Onun zaferi hayata karşı hayatıydı.

    Ben?
    Ben canı sıkılan, canının neye sıkıldığını bilmeyen biriydim o gün sadece. Böylesine bir başkaldırıya tanık olan...

    Ertesi gün elimdeki buruşuk elektrik faturasını ödemeye giderken düşünüyordum da;
    can sıkıntısı o kadar fena bir şey değildi be...
  • Hüzünlü öykülerden iyi kitaplar çıkıyor.
  • «Sayıların sonsuzluğunda kendinize bir kulübe inşa etmiş, onu bilgi ve ustalıkla boyanıp dizilmiş hiyerogliflerle süslemişsiniz, ve haykırıyorsunuz: İşte her şey burada!
  • Öyle bir aşk yaşamışındır ki, bir daha artık böylesini yaşayamam dersin. Aşk sözcüğüne anlamını veren, bedeninin tüm hücrelerinde, sinirlerinin her atomunda duyduğun bir duygudur. Sonra bir gün, bir rastlantı, yeniden aynı heyecan, aynı coşku, aynı yoğunlukta yaşanan anlar... İnanamazsın. Bir düşteyim sanırsın. Kitaplar da benim için böyledir. Eski aşklara dönemezsin, ama eski kitaplara dönebilirsin.
  • Evet, kabuğuma çekilmiş yaşıyorum belki. En iyi dostlarım kitaplar. Artık insanlara fazla inancım kalmadı.

    Nuri Bilge Ceylan