• Saman Sarısı

    Vera Tulyakova'ya derin saygılarımla

    I

    Seher vakti habersizce girdi gara ekspres

    kar içindeydi

    ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım

    peronda benden başka da kimseler yoktu

    durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri

    perdesi aralıktı

    genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada

    saçları saman sarısı kirpikleri mavi

    kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı

    üst ranzada uyuyanı göremedim

    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres

    bilmiyorum nereden gelip nereye gittiğini

    baktım arkasından

    üst ranzada ben uyuyorum

    Varşova'da Biristol Oteli'nde

    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu

    oysa karyolam tahtaydı dardı

    genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada

    saçları saman sarısı kirpikleri mavi

    ak boynu uzundu yuvarlaktı

    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu

    oysa karyolası tahtaydı dardı

    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına

    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu

    oysa karyolalar tahtaydı dardı

    iniyorum merdivenleri dördüncü kattan

    asansör bozulmuş yine

    aynaların içinde iniyorum merdivenleri

    belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım

    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına

    üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir

    gül açıldı ağır ağır

    Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde

    taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden

    şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan

    yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum

    yudum şehirlerimizin hasretini

    iki şey var ancak ölümle unutulur

    anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü

    kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık

    yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm

    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına

    çıktılar önüme ansızın

    oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı

    bir mangaydılar

    kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri

    kolları kollarında gamalı haç işaretleri

    elleri ellerinde otomatikleri vardı

    omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu

    omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu

    hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu

    ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler

    yürüdük

    korktukları hem de hayvanca korktukları belli

    gözlerinden belli diyemem

    başları yok ki gözleri olsun

    korktukları hem de hayvanca korktukları belli

    belli çizmelerinden

    korku belli mi olur çizmelerden

    oluyordu onlarınki

    korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız

    bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara

    her sese her kımıltıya ateş ediyorlar

    hattâ Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler

    ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor

    ve kurşun seslerini benden başka duyan yok

    ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez

    ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek

    ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli

    bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce

    bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi

    derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim

    ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak

    bir fırancala gibi

    vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına

    Belveder yolunda düşündüm Lehlileri

    kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca

    Belveder yolunda düşündüm Lehlileri

    bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler

    tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı

    girdim büyük salona genç bir kadınla

    saçları saman sarısı kirpikleri mavi

    ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu

    bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebek evlerindeki gibi

    ve sen bundan dolayı

    bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin

    belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne

    uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada

    ak boynun uzundu yuvarlaktı

    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu

    ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı

    vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz

    ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında

    onu oraya sen koydun

    bir taş kuyunun dibindeki suydu

    bakıyorum eğilip

    bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz

    sesleniyorum

    seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları

    ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde

    gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın

    kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin

    cıgaranın ucunda senin

    ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda

    ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi

    aklından geçenlerdeydi ayrılık

    benden gizlediklerinde gizlemediklerinde

    ayrılık rahatlığındaydı senin

    senin güvenindeydi bana

    büyük korkundaydı ayrılık

    birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın

    oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin

    ayrılık bunu fark etmeyişindeydi senin

    ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem


    tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı

    vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize

    yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında

    vakıt hızla akıyordu geriye doğru

    ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu

    ardımızdan koşuyordu önümüze

    Yegelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dola-

    şıyor

    bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını

    ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynuyor

    Katolik öğrencilerle

    vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz

    vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın

    orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte

    ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara

    ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur

    Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece

    yarısını çaldı

    Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi

    şehre yaklaşan düşmanı verdi haber

    ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın

    borazan iç rahatlığıyla öldü

    ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını

    düşündüm

    vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur

    iskelesi gibi arkada kaldı

    seher vaktı habersizce girdi gara ekspres

    yağmurlar içindeydi Pırağ

    bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı

    kapağını açtım

    içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında

    saçları saman sarısı kirpikleri mavi

    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu

    kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna

    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres

    baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık

    yağmurlar içindeydi Pırağ

    sen yoksun

    uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada

    üst ranza bomboş

    sen yoksun

    yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı

    içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı

    söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse

    yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından

    sokaklar bomboş

    bütün pencerelerde perdeler inik

    tıramvaylar bomboş geçiyor

    biletçileri vatmanları bile yok

    kahveler bomboş

    lokantalar barlar da öyle

    vitrinler bomboş

    ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap

    ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu

    ne bir karanfil

    şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat

    artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprüsü'nden

    martılara ekmek atıyor

    gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp

    her lokmayı

    vakıtları yakalamak istiyorum

    parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının

    yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada

    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu

    saçları saman sarısı kirpikleri mavi

    elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı

    üst ranzada uyuyanı göremedim

    ben değilim bir uyuyan varsa orda

    belki de üst ranza boş

    Moskova'ydı üst ranzadaki belki

    duman basmış Leh toprağını

    Birest'i de basmış

    iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor

    ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar

    Berlin'den beri kompartımanda bir başımayım

    karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah

    yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim

    garson kız tanıdı beni

    iki piyesimi seyretmiş Moskova'da

    garda genç bir kadın beni karşıladı

    beli karınca belinden ince

    saçları saman sarısı kirpikleri mavi

    tuttum elinden yürüdük

    yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata

    o yıl erken gelmişti bahar

    o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi

    Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık

    yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın seni oysa

    ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin

    sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini

    ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan

    ama yine de ansızın yitirdim seni

    asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun

    bulvarlar karlı

    seninkiler yok ayak izleri arasında

    botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım

    milisyonerlere sordum

    görmediniz mi

    eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz

    elleri gümüş􀀃şamdanlarda mumlardır

    milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor

    görmedik

    İstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç

    mavna

    gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları

    seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına seslenemedim

    çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı

    yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu

    seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan

    görmedik

    girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara

    ve yalnız kadınlara soruyorum

    yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar

    al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife

    ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık

    belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan

    bana ne

    güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz

    görmediniz mi

    saçları saman sarısı kirpikleri mavi

    kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman

    􀀳ırağ'da aldı

    görmedik

    vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben

    onlar öne geçince ufalan kırmızı􀀃ışıklarını görmez olacağım diye ödüm

    kopuyor

    ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor

    önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni

    tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum

    Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin

    Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı tatlı

    konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri

    ancılar içindeydi ve dünya güzeldi

    lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin

    sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara

    gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum

    görmedik

    çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi

    oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan

    yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda

    oralarda on dokuz yaşıma rastladım

    birbirimizi birde tanıdık

    oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile

    ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik

    ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor

    uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir

    ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı

    üşüyorum hele ellerim ayaklarım

    oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü

    çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak

    ağzında ham bir elmanın tadı dünya

    on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki

    gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış

    ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden

    onun başına gelecekleri bir ben biliyorum

    çünkü inandım onun bütün inandıklarına

    sevdim seveceği bütün kadınları

    yazdım yazacağı bütün şiirleri

    yattım yatacağı bütün hapislerde

    geçtim geçeceği bütün şehirlerden

    hastalandım bütün hastalıklarıyla

    bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri

    bütün yitireceklerini yitirdim

    saçları saman sarısı kirpikleri mavi

    kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman

    görmedim

    II

    On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı'ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan'a

    Konkord'a iniyor Abidin'e rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz

    evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp

    dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan

    haberim yok

    meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasındaki otel

    odamda

    Sen ırmağı da akıyor Notr Dam'ın iki yanından

    ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum Sen

    ırmağını rıhtımında yıldızların

    bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris damlarının

    bacalarına karışmış

    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu

    saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut

    çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin'le

    meydanda fırdönen Celâlettin'den konuşuyoruz

    Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor

    ben renkleri yemiş gibi yerim

    ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar

    bizim Abidin de öyle Avni de Levni de

    mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler

    ve şairleri ressamları çalgıcıları onların

    hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında

    suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp

    öyle avlayabilirim kımıl kımıl akan vakıtları tuvalinde Abidin'in

    Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi

    genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde

    onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere

    bulacağım

    işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını Sen ırmağına

    Sen Mişel Köprüsü'nden

    ömrümün bir parçası Mösyö Düpon'un oltasına takılacak bir sabah çiselerken

    aydınlık

    Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris'in mavi suretiyle birlikte

    ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa ne

    pabuç eskisine

    atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris'in suretiyle birlikte suret

    eski yerinde kalacak.

    Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakların

    damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım

    parmaklarımın ağırlığı yok

    parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına

    dönecekler başımın üstünde

    sağım yok solum yok yukarım aşağım yok

    Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı'nda şehit düşenin

    ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmediğimiz

    Titof Yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında yatan

    genç kadının

    Küba'dan döndüm bu sabah

    Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir

    çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya

    sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin

    işin kolayına kaçmadan ama

    gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil

    ne de ak örtüde elmaların

    ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini

    sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin

    1961 yazı ortalarında Küba'nın resmini yapabilir misin

    çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının

    resmini yapabilir misin üstat

    yazık yazık Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin

    bir el gördüm Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın

    bir duvarın üstünde bir el gördüm

    ferah bir türküydü duvar

    el okşuyordu duvarı

    el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının

    on yedi yaşındaydı el ve Mariya'nın memelerini okşuyordu avucu nasır

    nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu

    yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun

    yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan

    otuz yaşındaydı el ve Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz

    kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu

    okşuyordu duvarı

    sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini

    Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem

    kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve

    okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas'ın elini

    kocaman bir el

    deniz kaplumbağası bir el

    ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el

    artık bütün sevinçlere inanan bir el

    güneşli denizli kutsal bir el

    Fidel'in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp

    yeşerip ballanan umutların eli

    1961'de Küba'da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler

    gibi ağaçlar diken ellerden biri

    çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri

    mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el

    yalansız hürriyetin eli

    Fidel'in sıktığı el

    ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü

    yazan el

    hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların balkutusu bir

    karpuzu kesiyorlarmış gibi

    ve gözleri parlıyor erkeklerinin

    ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne

    ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor

    mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin

    hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının

    akşam oluyor Paris'te

    Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris'in bütün eski

    yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü

    bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filan düşünüyorum

    ve anlıyorum ki

    bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri

    sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor

    onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur.

    Paris'te bir kestane ağacı olacak

    Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası

    İstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Boğaz sırtlarından

    hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı

    gidip elini öpmek isterdim

    varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını

    dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para verip

    alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben bir de bir saman

    sarısı belâsı, başımın.
  • 95 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Şiir kitabı gelir de ben okumaz mıyım? Tabiki de bir solukta okudum ve gerçekten çok beğendiğim.Gelelim birkaç şiirin konusuna :

    Kitabın başlangıç şiiri "ZAMAN" isimli şiir ile başlıyor.Şiirimizde zamanın hayatımızdaki anlamından bahsetmiş şairimiz.Kimi üzüntümüzdeki zamandan,kimi kendi kabuğumuza çekildiğimiz durumlardaki zamandan,kimi umutlarımızdaki zamandan,kimi de uzun sandığımız ama göz açıp kapatana kadar geçen zamandan,kimi geçmişin izlerini taşıyan zamandan,kimi de kendimizi sorguladığımız zamandan bahsetmiş.

    İkinci şiirimizin adı "ÖYLESİNE".Burda şairimiz bizi sıkan, fazlaca sıkıntıya sokan durumlara karşı kendi içimizde savaş vermemizi ve umursamıyormuş gibi yaparak hayata devam ettiğimizi konu edinmiş.

    Üçüncü şiirimizin adı "BABA VE ERKEK".Burda ise baba olmanın önemi,gerekleri ve baba sevgisini konu edinmiş.

    Dördüncü şiirimiz ise "ŞEHRİN YÜZÜ". Şairimiz burda ise şehri dolduran insanların hırs peşinde,para peşinde koştuklarını,mutluluğun yerini nefret,kin,suç gibi unsurların aldığını ve artık herkesin birbirine yabancılaştığını konu edinmiş.

    Beşinci şiirimiz ise "ADAM DEDİĞİN".Adamlığın lafla,giyim kuşamla,küfürle olmadığını,adamlığın yürekle olduğunu, terbiyeyle, düşünceli olmakla,doğru yolda ilerlemeyle,sahip çıkmayla olduğundan bahsetmiş.

    Son olarak da şiirimizin adı "NOKTA".Noktanın önemsiz gibi durmasına aldanmamamızı,bir cümleyi bitirdiği gibi yeni cümlelerin başlangıcı olduğundan(Hayat gibi),nokta koyulduğunda bir aşkın,savaşın,zıtlaşmaların sona erdiğinden bahseder.

    Emeğinize sağlık hocam
  • Çocukluğumdan beri farklı bir muhabbetim vardı Mekke şehrine. Ne zaman Kabe’nin resmini bir seccadede görsem secdeye kapanır ‘’Rabbim Kabe’ni görmeden alma canımı’’ diye ağlardım. Bugün bana ‘’Mutluluk nedir?’’ diye sorsalar cevabım ‘’Mekke’’ olur hiç düşünmeden. Nasıl desem… Sanki orada doğmuşsun, memleketin oraymış da gurbete düşmüş yolun! Gidenler beni daha iyi anlayacaktır. İnsana kendi memleketinde gurbette olduğunu hissettiren bir şehir Mekke! Kesilmemiş bir göbek bağın var gibi…
    Yıllar önce tanıştım hamdolsun kutsal şehirlerle. İlginç bir başlangıçtı benim için. Uçağa bindiğimde üç saat sonra efendimizin yanında olma duygusu titretmişti heyecandan yüreğimi. Dilimde salavatlar… Dilimde dualar… Ne büyük heyecan! Koskoca peygamberin karşısına çıkmak yüz istiyordu. Ve hiç durmadan af olmayı umarak ‘’Estağfirullah’’ diye dile geliyordu kalbim. Af olmuş bir şekilde huzura varmak istiyordum. Uçaktan inerken insanın yüzüne vuran sıcaklık bambaşka bir mekana geldiğimizin reklamını yapar gibiydi. Tarih, yer, mekan kavramları değişmişti benim için. Asrı saadet dedikleri zaman diliminin ikramından hisse alıyordum sanki. Bu nasıl bir mutluluk! Efendimize doğru yol aldıkça heyecanım artıyor, kalbim yerinden çıkacak oluyordu. Medine… Gül kokulu şehir. Hiç görmediğim bir kalabalık. Hiç bilmediğim bir sıcak. Hiç görmediğim yüzler… Sanki Rabbim ‘’Ben böyle de yaratırım, böyle de’’ der gibi sanatını göstermek istemiş bizi oraya cem ederek. Diller farklı, suret farklı, renkler farklı! Tek bir şey var ortak olan ve bunca insanı orada toplayan. Herkes aynı Allah’a ve aynı peygambere iman etmiş. Ve herkesin ortak bir derdi var. Günahlardan arınmak. Dupduru dönmek memlekete. Ben Medine’de en çok selamlaşmayı sevdim. Tanımadığım onca güzel yüze tebessüm etmeyi, ikramda bulunmayı sevdim. Ben Medine halkının o Ensar ruhunu hala kaybetmemiş olmalarını sevdim. Zamanında yirmi metre kare olan Rasulullah’ın evi bugün dört yüz bin metrekareyle her mevsim, gece gündüz misafir ağırlıyor. Ben Medine’de Efendimin misafiri olmayı sevdim…
    Bazı mekanlardan bir güvercin gibi nasibini toplayıp çabuk ayrılmak gerekiyor belki de. Hadsizliğe çabuk alışıyor insan zira. Toprakların kutsal oluşu seni de kutsal kılmıyor. Efendimin yanında geçen üç günün sonunda artık yolculuğumuz Mekke’ye…
    Kalbim kıpır kıpır… Dillerimiz ‘’Lebbeyk’’ diye diye giriyoruz şehre. Ve araçtaki hocadan Efendimiz’in yaya olarak yürüdüğü yol güzergahını bugün kara yolu olarak kullandığımızı öğreniyorum. Her taraf taş tarlalarıyla dolu. Ekilip biçilecek bir metre kare yok desem yanlış olmaz. Ara ara deve çiftlikleri var. Namaz için indiğimiz yerlerde otobüsün konforsuzluğundan şikayet edenleri içimde korkunç bir hüzünle ‘’Efendimizin bu yolu yürüyerek kaç günde aldığını bilen var mı?’’ diye sorarak uyarıyorum. Katlanarak artıyor heyecanımız otobüslerden inerken. ‘’Abdestini alan otelin lobisine insin’’ uyarısını duyup fırlıyoruz odalarımıza. O abdestin tadını nasıl anlatayım. Az sonra Beytullah’la buluşacağım. Yıllardır beklediğim an. Bazen zaman bir lastik gibi sünüyor. İnmek bilmeyen, ağırdan alan, hasta olan herkes benim gurubumda gibi hissediyorum. Evet herkes heyecanlı ama hızlı değil! Kendimi ‘’Sakin ol! Çok az kaldı!’’ diyerek teskin ediyorum. Gözlerimizde yaş, kalbimizde harkulade bir heyecanla düşüyoruz yola. Artık diller lal oluyor. Herkes kafasını öne eğmiş yürüyor. Bir hoca refakatinde yol alıyoruz. Onun ‘’Kafanızı kaldırabilirsiniz’’ demesiyle Kabe’yle burun buruna gelmiş gibi oluyoruz. Aman ya Rabbim! Nasıl bir heybettir bu! Nasıl bir yapıdır! Nasıl bir güzelliktir…
    Şimdi dua et deseniz bana inanın (mübalağa etmiyorum) bir saat dua ederim. Fakat Kabe’yi görünce bir tane dua edebildim. Ve yıllardır kimseden duymadığım bir dua! Kalbimin ağladığını duydum. İçime küçük bir kız çocuğu girmiş ve bildiğiniz tepine tepine ağlıyordu. Ve tek bir şey istiyordu Rabbinden… ’’N’olur Allah’ım bir ayağım burada olsun ömrüm oldukça!’’



    Hz Osman ‘’Allah kimseye yaşatmayacağı şeyin hayalini kurdurmaz’’ diyor kardeşlerim. Ben Kabe’de kurduğum tüm hayallerimi yaşadım çok şükür. Ve biliyorum yazıyı okuyanlar merak edecekler bir daha gidip gitmediğimi… Aslolan kaç kere gidildiği değil bence. Nelerle gittiğin, nelerle döndüğün...
    İnsanlar kutsal topraklara üç davet üzere icabet ederlermiş. Birinci; Hz Allah’ın daveti (bu davet üzere gidenler orada vefat edenler.) İkinci; Hz İbrahim as.ın daveti üzere gidenler (bu kişiler günahlarıyla gidip pırıl pırıl temizlenerek dönenler.) Üçüncü; şeytanın davetçileri (Hz İbrahim bir taşa basıp insanları hacca davet etmek için sesleneceği vakit taş asansör gibi yükselmeye başlar. O taşta İbrahim as.ın ayak izi kalır. Makamı İbrahim dediğimiz yer. Hz İbrahim hacca davet ederken insanları şeytan haremin dışına bir Pazar yeri kurar ve ‘’ Haydi ya İbrahim! Senin davetçin mi çok olacak yoksa benim mi?’’ diye seslenir. Bu davet üzere bu yolculuğa çıkanlar günahlarını artırarak dönerler rabbim korusun)
    İşte böyle kardeşlerim. Size Mekke’yi, Medine’yi anlatmak istedim dilimin döndüğünce. Ve oralardaki yaşadığım huzuru paylaşmak istedim. 2014’ de başladı benim yolculuğum. Oralarda dilime düşen bir dua ile noktalamak istiyorum. Umarım isteyen herkese nasip olur…

    ‘’Ey Kabe’nin sahibi!
    Evlerimize de beytinin huzurundan ver!’’
  • Ocak Ayı Öykü Anlatı Etkinliği sona ermiştir. Katkı sağlayan herkese çok teşekkürler.
    --------------------------------------------
    (23. Hikaye Eklendi)
    İyi akşamlar. #38316307 iletisiyle başlattığımız "Şehir Hikayeleri" temalı hikaye/anlatı yazma etkinliği kapsamında paylaştığınız metinleri, aşağıdaki yorum kısmına ekleyebilirsiniz. Herkese kolay gelsin.

    ÖYKÜ/ANLATILAR
    ----------------------
    1. Ömer Yaşar - Masalsı Bir Kasaba - #38512187
    2. Erhan - Boğazda Bir Pazar Sabahı - #38563952
    3. https://1000kitap.com/Limmie - Bir Nefeslik Düşler - #38567684
    4. https://1000kitap.com/esrdrn - Sakuranın Çocuğu - #38599841
    5. Bir çift mutluluk - Mutluluğun Şehri - #38727768
    6. Mehmet Y. - Nermina - #38728650
    7. inci - Son Veda ... - #38741286
    8. Eylül Türk - Şehirler ve Şiirleri - #38743565
    9. İsmini Vermek İstemeyen Kullanıcı - Yalnızlığımın Başkenti - #38789660
    10. Derya (Bahir) Deniz - Memleket Hayali - #38767433
    11. menekşe - Bu Şehir - #38817877
    12. Oğuz Aktürk - Şehir Psikoloğu - #38856062
    13. Lady Godot - Yitip Gidenler - #38876648
    14. Serpil Ağ - Memleketim - #38963735
    15. Ömer Yaşar (2)- İzmir & Bisikletim- #38980946
    16. E.Sezgin - Düne Bakarken - #39101830
    17. Betül Özdemir - Ah Bu Şehir - . #39307154
    18. Hüseyin T. - Ömürlük Borç - #39413880
    19. https://1000kitap.com/Kadimce - Beton Yürekli - #39627104
    20. Osman Y. - Bir Şehir - #39649483
    21. Melike - Şehirler İnsanları Bağlıyor - #39659062
    22. Dilek - Ülke Dışımda, Şehir İçimde - #39746076
    23. Begüm(şimdi düşünmeliyim) - Toz, Çamur ve Çiçek - #39792629
  • Rus edebiyatının talihsiz bir dehâsı: Puşkin

    Ey güzel ülke! Uzak ülke.
    Ey bilmediğim ülke!
    Ne kendi isteğimle geldim sana,
    Ne de soylu bir atın sırtındl
    Beni bu yiğit delikanlıyı,
    Gençliğin ateşi sürükledi sana.
    Bir de başımdaki şarap dumanları..

    Ataol Behramoğlu'nun çevirdiği, Nadir Göktürk'ün bestelediği Tanju Duru'lu, Emin İgüs'lü ‘’Ezginin Günlüğü'nün’’ seslendirdiği ve severek dinlediğimiz bu dizeler Puşkin’in bir şiiridir.

    Nâzım Hikmet'in; "ömrüm boyunca bir tek şiir çevirdim Türkçeye.’’ dediği şiirin şairidir Puşkin.
    Nâzım Hikmet’in; ‘’öldü diye her seferinde dehşetli bir keder duydum.’’ dediği şairdir Puşkin.
    Nâzım Hikmet’in; ‘'yeryüzünde batısı, doğusu, kuzeyi, güneyi içinde sevdiğin dört şair say deseler, bu dörtten biridir.’’ dediği şairdir Puşkin.

    Nâzım'ın çevirdiğini bahsettiği Puşkin şiiri ise ‘’Kleopetra ve Âşıkları'’dır. ‘’Kleopetra ve Âşıkları’’ şiirinde Puşkin aşağıdaki dizeleri bir şarkıcıya söyletir;

    Mutluluğunuz sizin, benim aşkımdadır,
    Dinleyin beni, ben dilersem eğer, siz
    Benimle bir olabilirsiniz.
    İhtiras alışverişine kim giriyor, kim?
    Aşkımı satıyorum ben,
    Hayatı pahasına bir gecemi benim
    Söyleyin, kim satın alacak içinizden?

    Aleksandr Sergeeviç Puşkin 26 Mayıs (bazı kaynaklar Puşkin’in doğum tarihini 06 Haziran olarak verirler) 1799’da doğdu ve 29 Ocak 1837’de Moskova’da vefat etti.

    Annesi ve babası çok kültürlü, soylu ve aristokrat insanlardır. Puşkin, ilk bilgilerini yabancı eğitmenlerden edinir. Henüz sekiz yaşındayken Fransızcası Rusçası kadar iyidir. On bir yaşına geldiğinde ise özgürlükçü yazarlarına hayran olduğu Fransız Edebiyatı’nı neredeyse ezberler ve Fransızca şiirler yazmaya başlar.

    Kendisine Rus masallarını anlatan, eski Rus türkülerini söyleyen yaşlı dadısı Arina Rodionovna ona Rus halkının ruhunu aktarır ve Arina’nın anlattıkları, Puşkin’in çocukluk ruhunda silinmez izler bırakır.

    Puşkin, dönemin baskıcı ortamına ve yönetime karşı, sanatın özgürlüğü konusunda düşüncesini eserlerinde ustaca yansıtır. Bir şiirinde bunu net bir şekilde görmekteyiz:

    Çünkü yasak tanımaz rüzgâr, 
    Zincir vurulmaz kartala, genç kız kalbine. 
    Şair de öyledir işte 
    İçinden geldiği gibi yaşar... 

    Eserlerinin bir kısmını görevli olarak gittiği Kafkasya’da yazar. Burada ünlü "Kafkas Esiri" (Kavkazskiy Plennik -1822, şiir) ve "Bahçesaray Çeşmesi" (Bakhchisarayskiy Fontan – 1824, şiir) adlı eserlerini yazar. Bu dönemdeki şiirlerinden birisinin adı da ‘’Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan’ın’’dır:

    Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan'ın;
             Karşımda akıyor Aragva uğultulu.
    Hem hüzün hem bir hafiflik var içimde; kederliyim,
             Seninle dopdolu, aydınlık bir keder bu.
    Seninle, sadece seninle... Hiçbir şey
             Bozmuyor, tedirgin etmiyor üzgünlüğümü,
    Ve yürek yeniden tutuşuyor, seviyor yeniden,
             Sevmemesi olanaksız çünkü.

    Puşkin, bir baloda eski yüksek rütbeli bir memurun kızı olan Natalya Gonçarova ile karşılaşır ve büyüleyici güzellikteki bu genç kıza âşık olur. Puşkin’in mutsuzluğuna, talihsizliğine ve çok genç yaşta ölümüne giden yolun başlangıcı olur bu karşılaşma, bu aşk ve bu yanlış tercih; yeryüzünde çoğu insanın yaptığı gibi… Natalya edebiyatla hiçbir ilgisi olmayan, Puşkin’i bir şair olarak umursamayan, aklı fikri kendine rahat bir yaşam sağlayacak bir koca bulmakta olan sıradan biridir ve ailesinin de ondan pek bir farkı yoktur.

    Puşkin Natalya’ya evlenme teklif eder; Natalya ise, şairin evlenme teklifini belirsiz bir tarihte cevaplanmak üzere erteler. Puşkin, bu durum karşısında umutsuzluğa kapılır ve Cervantes’in söylediği; ‘’aşk, göğüs göğüse çarpışarak değil, ancak kaçarak yenilebilir bir düşmandır’’ sözüne uyarak Moskova’dan uzaklaşmak ister. Bu nedenle de, 1829’da, Natalya’yı unutabilmek amacıyla bir gözlemci olarak Rus ordusuna katılır ve Osmanlı topraklarına Erzurum’a kadar gelir. Sonradan yazdığı “Erzurum Yolculuğu” adlı eserinde yol izlenimlerini anlatır.

    İşte bu yolculuğunda Sibirya’dan Polonya’ya kadar bilinen bir aşk şiirini Erzurum’da yazar; Türkçe okunuşu ile  "Ya vas lyubil"; ‘’Seviyorum Sizi’’ Ataol Behramoğlu’nun çevirisiyle Türkçesi; (Seviyorum Sizi, Aleksandr Puşkin, Türkiye İş Bankası Yayınları, Çeviren: Ataol Behramoğlu, 2006)

    Seviyordum sizi ve bu aşk belki
    İçimde sönmedi bütünüyle.
    Fakat üzmesin sizi artık bu sevgi
    İstemem üzülmenizi hiçbir şeyle.
    Sessizce, umutsuzca seviyordum sizi.
    Bazen çekingenlik, bazen kıskançlıkla üzgün.
    Bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki
    Dilerim bir başkasınca da böyle sevilin.

    Moskova’ya dönen Puşkin, Natalya’ya evlenme teklifini yineler. Uzun çekişmelerden sonra Natalya’nın ailesini de ikna etmeyi başarır ve sonunda nişanlanırlar. Natalya ise, bu duruma karşı kayıtsız kalır ve sadece izlemekle yetinir. Natalya’nın bu tutumu da sonuna kadar böyle devam eder. Yaşamını çekilmez kılan bir kayınvalidesi ve kusursuz ama yapay bir çiçek olan eşi vardır artık Puşkin’in.

    Ayrıca rejim karşıtı söylemleri nedeniyle de bitmek bilmeyen soruşturmalar ve yasaklamalar yüzünden içi büyük bir acıyla dolsa da Puşkin, yazmaya devam eder. “Yevgeni Onegin”, “ Don Juan” , “Veba Sırasında Ziyafet” gibi manzum tragedyalarını ve “Dubrovski”, “Maça Kızı” gibi önemli eserlerini bu dönemde yazar. Gogol’la olan arkadaşlığı da bu döneme rastlar. Öyle ki, Gogol’a ünlü ‘’Ölü Canlar’’ romanını yazma fikrini Puşkin verir.

    ‘’Şair’e’’ şiiri ise bu döneminin eseridir; Sefer Aytekin’in çevirisiyle ‘’Şair’e’’ şiiri;

    Ey şair! Kulak asma, sevgisine sen halkın
    O canım methü sena, anlık gürültü, geçer;
    Kuru kalabalığın gülüşünü duyarsın,
    Ve aptalın hükmünü; fakat metin ol, boşver.
    Sen Çarsın; yalnız yaşa, yolunda yalnız yürü,
    Yürü, hür vicdanının seni çektiği yere,
    Olgunlaştır, sevgili meyveyi, tefekkürü;
    Hizmetine karşılık bir mükâfat bekleme.
    Her şey sendedir, sende; büyük mahkeme sensin;
    Eserine, elden çok, kıymet biçebilensin,
    Söyle ey titiz şair, sen ondan memnun musun?
    Memnunsan, kalabalık varsın küfretsin sana,
    Tükürsün, ateşini yakan ulu mihraba,
    Şamdanını, çocukça öfkeyle, sarsadursun.

    Evde mutluluğu bulamayan Puşkin’in kadınlara aşırı bir düşkünlüğü oluşur. Şu sözü bu özelliğini anlatır: ‘’Mutluluğun iki biçimi vardır. Biri bir kadına sabırsız bir halde umutla giderken ve diğeri bir kadından ve tutkudan kurtulmuş olarak geri dönerken.’’

    Evime çekinmeden, serbestçe
    evimin kadını olarak gir...

    diye söyler Puşkin şiirinde bütün güzel kadınlara…

     ‘’Erzurum Yolculuğu’’ kitabında, Anadolu halkı ile İstanbul şehri halkının ve sarayın çözülmesini, halk ile yönetimin kopukluğunu, kendi yarattığı yeniçeri Eminoğlu karakterinin ağzından güzel bir şiirle anlatmıştır, Ataol Behramoğlu’nun çevirisiyle;

    Gâvurlar övüyor şimdi İstanbul'u
    ama yarın demir ökçeleriyle
    uyuyan bir yılan gibi ezecekler onu
    ve çekip gidecekler bırakıp öylece
    İstanbul bırakmasın hala uykuyu

    (Şiir uzun, şiirin tamamını yazımın sonunda veriyorum.)

    1833'te tamamladığı şiirsel romanı ‘'Yevgeni Onegin’' Rus edebiyatı’nın en büyük başyapıtı olarak görülür. Bu eseri 1879 yılında operaya uyarlanır. Rus asıllı Amerikalı yazar Vladimir Nabokov  '’Yevgeni Onegin’' için ‘’yabancı bir dilde anlam derinliğiyle verilmesi mümkün değildir”  diye ifade eder.

    En büyük eseri "Yüzbaşının Kızı" ile ilgili olarak Gogol şöyle demektedir: ‘’Yüzbaşının Kızı ile karşılaştırılınca bütün romanlarımız ve büyük hikâyelerimiz yavan kalıyor. Saflık, yumuşaklık öyle bir yüksekliğe ulaşıyor ki bu yapıtta, gerçek bile yapmacık ve karikatürize edilmiş gibi görünüyor. Ortaya gerçekten de ilk olarak Rus karakterleri çıkıyor. Kalenin basit komutanı, karısı, bayraktar, biricik topuyla kalenin kendisi, zamanın karışıklığı, sıradan insanların o alçak gönüllü büyüklüğü. Bütün bunlar yalnızca gerçek değil, onu da aşan bir şey.’’

    Puşkin Rus ve dünya yazınına, aralarında ‘’Ruslan ile Ludmila’’, ‘’Çingeneler’’; ‘’Bahçesaray Çeşmesi’’, ‘’Kafkas Tutsağı’’, ‘’Yevgeni Onegin’’ gibi anlatı - şiirler de bulunan ölümsüz bir şiir mirası bırakmıştır. Fakat onun ‘’Byelkin′in Hikâyeleri’’, ‘’Dubrovski’’, ‘’Yüzbaşının Kızı’’ vb. öykü ve romanları da, şiir türündeki yapıtlarından daha az ünlü değildir.

    Şiir çevirisinin özel güçlükleri nedeniyle, kendi ülkesi dışında şiirlerinden çok, öykü ve romanlarıyla tanınmaktadır. Her şair Puşkin’den izler taşır. Çünkü Puşkin şiirin ölümsüz yaratıcılarından, yol göstericilerinden biridir. Son yazdığı şiirlerinden birisidir;

    Tüm arzularımı yaşadım ben 
    Hayallerime de soğudum artık 
    Sadece acılarım kaldı içimde 
    Meyveleri kalbimdeki boşluğun...

    38 yaşına rağmen tüm arzularını yaşamıştır artık, hayallerine de soğumuştur, sadece acıları kalmıştır içinde. Bu yaşta sanki intiharına karar verir; çünkü ömrünün bu anında kader George Charles d'Anthès adında Fransız Ordusunda görev yapan birisi ile karşılaştırır O’nu.

    Puşkin, o sıralarda kendisine yazılan birkaç imzasız mektup aracılığıyla, d'Anthès adındaki bu Fransız delikanlısının eşi Natalya Puşkin’e kur yaptığını, Natalya’nın da buna kayıtsız kalmadığını öğrenir. 1837’de d'Anthès’i düelloya çağırır. Bu bir anlamda Puşkin’in ölüme meydan okuyuşudur. Çünkü d'Anthès’in ordunun en iyi nişancılarından olduğu bilinmektedir.

    27 Ocak 1837'de St.Petersburg yakınında düellonun yapılmasına karar verilir. Puşkin'in şahidi arkadaşı Danzas'tır. Düello'da kullanacağı silahı almak için gümüşlerini sattığı iddia edilir. Düelloda Puşkin tarafından omzundan yaralanan d'Anthès, Puşkin’i karnından yaralamayı başarır.

    "Yüzbaşının Kızı" romanındaki yazdığı şekilde gerçekleşen düello sonucu iki gün boyunca can çekişen Puşkin, 29 Ocak 1837 yılının soğuk bir öğleden sonrası yine bir hikâyesinin kahramanı gibi hayata gözlerini yumar.

    Şairin öldüğünü duyunca evinin kapısının önünde toplanan ve ‘’Yevgeni Onegin’’in son baskısını kapış kapış tüketen halk, şairin ölümü üzerine neredeyse hükümete karşı bir ayaklanma noktasına gelir. Bu gerekçe ile olayların çıkmasından çekinen polis, bir gece yarısı, şairin tabutunu gizlice kiliseden alır ve Mihaylovskoye köyüne götürerek toprağa verir.

    Rus edebiyatı uzmanı Ataol Behramoğlu bir yazısında Puşkin’in Çar karşıtı olması nedeniyle bu düellonun bir komplo olabileceğini yazar.

    Moskova’da Kremlin’e dik inen Tverskaya Ulitsa (caddesi) üzerinde hemen Puşkinskaya Metrosundan Tverskaya çıkışının açıldığı yerde heybetli bir heykeli bulunmaktadır.

    26 Mayıs 1880’de Moskova’da yapılan bu Puşkin Heykeli’nin açılış törenine, Dostoyevski bir konuşma yapması için davet edilir. Kendi çalışmalarına ara veren Dostoyevski, hayatı boyunca hayranlık duyduğu, manevi yol göstericisi ve büyük Rus dehâsı olarak gördüğü Puşkin hakkında bir konuşma hazırlar. Tören Çar’ın emriyle ertelenmesine rağmen, Dostoyevski büyük bir cesaretle yola çıkar ve konuşmasını yapar. Rus edebiyatında “büyük bir olay” ve bir dönüm noktası olarak değerlendirilen bu konuşmada Dostoyevski, tüm hayatı boyunca karşılaştığı, kendisine yöneltilen suçlama ve eleştirilere meydan okur; Batıcılarla Slavcıları, halkla aydınları, Rusya’yla Avrupa’yı uzlaştırmaya çalışır.

    Puşkin’in heykelini çevreleyen küçük park, Moskova’da sevgililerin önemli buluşma mekânlarından birisidir.  Bu parkta amatör müzik grupları konserler verir. Puşkin’in heykelinin önünde her daim taze bırakılmış çiçekler bulunur. Nedeni bir Rus’a sorulduğunda; ‘’Puşkin’i sevmek Rusya’da bir gelenektir’’ cevabı verilir. Çünkü oralarda hâlâ vefa vardır, sanata, edebiyata saygı vardır, kadir kıymet bilme vardır, bizde olduğu gibi şairlerin mezarları tahrip edilmez.

    Birçok kişi tarafından en büyük Rus şairi ve Rus edebiyatının kurucusu kabul edilir. Tüm Rus kitaplarında adı "bir dâhi" olarak anılır. Puşkin, klasik Batı edebiyatını ve Rus halkının ruhunu sentezleyerek, Rus edebiyatı’nda “gerçekçilik akımı”nı başlatan şair ve yazardır. Rusların Dante'si olduğu söylenir. Dante nasıl İtalya'ya bir dil armağan ettiyse Puşkin de Ruslara o enfes edebiyat dilini hediye etmiştir. Dostoyevski onun için '’Rus edebiyatının peygamberidir’' der… Tolstoy da Puşkin hakkında söyle der: "Ondaki güzellik duygusu kimsede olmadığı kadar gelişmiştir. Sanatçıya gelen ilham ne kadar güçlü olursa, onu esere yansıtmak için gereken çaba da bir o kadar büyük olur. Puşkin’in şiirleri öylesine sade ve pürüzsüzdürler ki, aynen bu şekilde ona aktarıldığını düşünürüz. Oysa onun bu sadelik ve pürüzsüzlüğe ulaşmak için ne kadar emek sarf ettiğini bilmeyiz."

    Puşkin çevirileriyle bilinen ünlü Türk edebiyatçı ve şair Ataol Behramoğlu Puşkin hakkında şunları söyler: ‘’Ben, Puşkin’in hemen hemen tüm şiirlerini de Türkçeye tercüme ettim. Türkiye’de basılan ‘Sizi Seviyorum’ kitabında Türk okuyucuları Puşkin’in pek çok lirik şiirlerini bulabilirler. Puşkin’in doğum günü olan 6 Haziran, herkes için, Rus edebiyatı ve tüm Ruslar için çok önemli gündür. Puşkin’in eserlerinden hiç olmazsa bazı satırlar bilmeyen bir tek Rus insanı, hatta bir tek Rus çocuğu bulunmaz sanırım. Puşkin’in sanatı, Rus dili hazinesidir.’’

    Tarihçi İlber Ortaylı Siyaset Bilimi doktora derslerinde annesini derse getirir ve annesi de öğrencilerine Rusça Puşkin'in şiirlerini okurdu... .

    Puşkin’i okumadan bu dünyadan gitmemek lazım! Puşkin’i tanımak için en azından "Yüzbaşının Kızı" okunmalı diye düşünüyorum.

    Osman AYDOĞAN

    Erzurum Yolculuğu  

    Gâvurlar övüyor şimdi İstanbul'u
    ama yarın demir ökçeleriyle
    uyuyan bir yılan gibi ezecekler onu
    ve çekip gidecekler bırakıp öylece
    İstanbul bırakmasın hala uykuyu

    İstanbul peygamberin yolundan ayrıldı
    onu baştan çıkardı kurnaz batı
    dalarak utanç verici zevklerin koynuna
    o ihanet etti duaya ve kılıca
    küçümsüyor artık savaş alanından akan teri
    şarap saati oldu dua saatleri

    Söndü inancın kutsal ateşi
    dolaşır evli kadınlar mezarlıklarda
    her kocakarı her hacı ana
    hareme sokarlar erkekleri
    işbirlikçi harem ağası uykuda

    Ama Erzurum öyle mi ya?
    bizim dağlı, çok yollu kentimiz
    kapılmadık biz zevkü sefaya
    yüzvermedik isyan şarabına
    günah yolundan gitmedik, gitmeyiz

    İnanç sahibiyiz, oruç tutarız
    kutsal sulardır doyuran bizi
    düşman üstüne rüzgâr gibi
    uçup gider atlılarımız
    girilmez haremlerimize
    serttir harem ağalarımız
    kadınlar rahatça otururlar içerde

    Puşkin’in Eserleri

    Ruslan i Lyudmila – Ruslan ve Ludmila (1820) (şiir)
    Kavkazskiy Plennik – Kafkas Esiri (1822) (şiir)
    Bakhchisarayskiy Fontan – Bahçesaray Çeşmesi (1824) (şiir)
    Tsygany, – Çingeneler (öyküsel şiir) (1827)
    Poltava (1829)
    Küçük Trajediler (1830)
    Boris Godunov  (1825) (dram)
    Papaz ve uşağı Balda'nın Hikâyesi (1830) (şiir)
    Povesti Pokoynogo Ivana Petrovicha Belkina – İvan Petroviç Belkin'in hikâyesi (Beş kısa hikâyeden oluşur: Atış, Kar Fırtınası, Cenazeci, Menzil Müdürü ve Bey'in Kızı) (1831) (düzyazı)
    Çar Saltan Masalı (1831) (şiir)
    Dubrovsky (1832-1833, yayınlandı1841, roman)
    Prenses ve 7 Kahraman (1833, şiir)
    Pikovaya Dama – Maça Kızı (hikâye) (1833) daha sonra operaya uyarlanmıştır.
    Altın Horoz (1834, şiir)
    Balıkçı ve Altın Balığın Hikâyesi (1835, şiir)
    Yevgeni Onegin (1825-1832) (şiirsel roman)
    Mednyy Vsadnik – Bronz Süvari (1833, şiir)
    Yemelyan Pugachev isyanının Tarihi (1834, düz yazı)
    Kapitanskaya Dochka - Yüzbaşının Kızı (1836, düz yazı)
    Kirdzhali – Kırcali (kısa hikâye)
    Gavriliada
    Istoriya Sela Goryukhina – Goryukhino Köyü'nün Hikâyesi (bitirilmemiştir)
    Stseny iz Rytsarskikh Vremen – Şövalye Hikâyeleri
    Yegipetskiye Nochi – Mısır Geceleri (kısa şiirsel hikâye, bitirilmemiştir)
    K A.P. Kern – AP. Kern'ne (şiir)
    Bratya Razboyniki – Haydut Kardeşler (oyun)
    Arap Petra Velikogo – Büyük Petro'nun Arabı (tarihsel roman, bitirilmemiş)
    Graf Nulin – Kont Nulin
    Zimniy vecher – Kış akşamı