Mustafa

Mustafa
@muttenahi
hayatın zorluğu büyüdükçe anlaşılır
Fakat Türkiye'de "ben çok laikim" diyen insanların da eğer kimliklerinde hassasiyet gösteriyorlarsa- kendi kimliklerini dışa vurmada hangi özelliklerin altını çizmek zorunda olduklarını onlara sorduğunuzda, aldığınız cevapların İslâmî özellikler taşıdığını fark edersiniz. Ayrıca tarihimizde çok garip bir biçimde yaşanmış bir durum: Bütün Batılılaşma etkinliklerimizin, Batılılaşma yönünde atılan adımlarımızın her zaman İslâmî bir gerekçesi olmuştur. Yani daha Müslümanca olanı budur deyip Batı tarzı bir kurumu ya da yaklaşımı benimsemişizdir. En son örneği hilafetin kaldırılmasında görülmüştür, görünürdeki hilafetin mânâsı mecliste mündemiç olmak üzere kaldırıldığı söylenmiştir. Yani Hilafet reddedilmiş değildir. Hilafet "ameliore" edilmiştir, daha uygun bir yere tahsis edilmiş ya da tebdil edilmiştir.
Sayfa 40 - Tiyo Yayınları
Felsefe-Düşünce
Reklam
Özellikle Türkiye'deki Müslümanlığımızı Russel Paradoksu'na benzetiyorum. Yani, bir şey ne ise o değildir; ne değilse odur. Gerçi, evet, Müslümanız diyoruz; ama bizi Müslüman olarak ortaya çıkaran şeyler genellikle Müslüman olmamaklığımız suretiyle edindiğimiz özellikler. Ya da yan çizip Müslüman değiliz dediğimiz anda bakıyoruz ki, bizim varlığımızı izah edebildiğimiz tek alan Müslümanlığa mahsus alandır. Böyle bir tuhaflık var bizim Müslümanlığımızda. Mesela Türkiye'de bugün laik-Müslüman çatışması olduğundan söz ediliyor; bence bu tamamen tezgâhtır, düzenektir. Bence böyle bir çatışma hem yoktur, hem de olmamalıdır.
Sayfa 39 - Tiyo Yayınları
Felsefe-Düşünce
"Medeniyetler çatışması” bağlamında demek istediğim şu ki, dünyada donmuş kültür olarak sadece Batı medeniyeti var. Diğer medeniyetler artık medeniyet değiller. Çin medeniyetinden söz etmemiz mümkün değil. Çinliler artık canlı bir kültürün donmuş ve kendini üretmekte olan kurumlarıyla yaşamıyorlar. Bir İslam medeniyetinden söz etmek mümkün değil, çünkü Müslümanlar dünyada ne entelektüel planda, ne iktisadî planda, ne sosyal tavırlar bakımından kendilerine mahsus özellikleri arz etmiyor ve hiç göstermiyorlar. Daha da vahimi kendilerini kendi kimlikleriyle dünyaya kabul ettirir durumda hiç değiller. Kendilerini birşeyler yapmak mecburiyetinde hissediyorlar; fakat bu yapmak mecburiyetinde oldukları şeylerin İslâmî özellikte olan şeyler olmadığı kanaatindedirler. Bu acayip bir durum.
Sayfa 39 - Tiyo Yayınları
Felsefe-Düşünce
Cemal Nadir Güler'in çocukluğumda gördüğüm bir karikatürünü hatırlıyorum: Palmiyelerin altında bir Avrupalı Afrikalıya soruyor: - "Sizin topunuz, tankınız, tayyareniz yok mu?" -"Hayır bayım, biz vahşı insanlarız."
Sayfa 38 - Tiyo Yayınları
Felsefe-Düşünce
Batı medeniyeti I. Dünya Savaşı'na kadar güvenli, canlı, beklentileri olan, beklentiler uyandıran bir medeniyetti. Hem kendi geleneğinden, hem de kendi geleceğinden emindi. "İnsan olmanın ya da yeryüzünde insan olarak bulunmanın asıl rotası, caddesi budur!" diyerek dünyaya sunabileceği bir değerler manzumesini temsil ediyordu. Hatta çok sevdiğimiz İslamcı şairimiz Mehmet Âkif -alıntıyı tam olarak yapamayacağım- "kim der bir Avrupalı" gibi birşey söyler. Yani Avrupalı bir bakıma öyle bir prototipti ki, herkes "insan ancak böyle olabilir" görüşünü kabul ediyordu. Ama bu Avrupalı kendi özsaygısını, kendi özgüvenini I. Dünya Savaşı'nda kaybetti. Medenilik vasfi karşısında duyulan şüphe özellikle Verdun savaşında Alman ve Fransız askerlerin birbirlerine karşı gösterdikleri vahşet dolayısıyla ayyuka çıktı. Çünkü I. Dünya Savaşı'nın öncesinde "Belle Epoque" (Güzel Çağ) denilen bir dönem var ve insanlar o dönemin de getirdiği beklentileri hâlâ taşıyor. Büyük savaşın Avrupalıyı kendi ürettiği insanî değerleri, değil sıfıra indirmek, bu değerler hiç olmamış, hiç bu değerlere uğranılmamış gibi bir hale sokması, Avrupalının kendi değerlerinden olduğu kadar kendinden de şüphe duymasına sebep oldu.
Sayfa 38 - Tiyo Yayınları
Felsefe-Düşünce
Reklam