İşte tüm dünyada bilginin en bol olduğu dönemde bile bunca sefaletin var olma nedeni budur... “Ölü bilgi” insanı dönüştürmediği gibi, bir süre sonra sahibinin ağzından çıkarken, kokusu da çevresini rahatsız etmeye başlar... Söyleyende, söylediklerinin hali, titreşimi, karşılığı ve yaşantısı yoktur çünkü... Midesi rahatsız olanın ağzının koktuğu gibi, bu bilgiyi ham şekilde bünyesine almaya çabalayanın da ağzından çıkanların kokusu, sahibinin durumunu bu şekilde haber verir... Ağzından çıkanı, gözleri başta olmak üzere bedeninin tüm uzuvları hemen yalanlar... Ve insanlar da bunu -öyle ya da böyle- anlar...
Bir de dinleyeni feraha çıkaran, aydınlığa yürüten, dönüştüren, coşku veren, onda ete kemiğe bürünen bir bilgi vardır... Bu bilgi “diri bilgi” dir... Ve ancak bir “diri”den alınabilir... Sevgi, dostluk, ilişki, kısaca “insan” olmadan, düz bilgi, içselleştirilemeyecek bir hammadde olarak kalır. Bu hamlık, yiyende karın ağrısı yapar... Acıkana yedirse, onu da rahatsız eder... Coşkusunu da saman alevi gibidir...
Bilginin temel olarak iki türü vardır: “Diri bilgi” ve “ölü bilgi...” İnsanı yalnızlaştıran, hayatını daha da zorlaştıran bilgi, ölü bilgidir... Bu bilgiyi bir yerlerden alır, aklına kaydeder ancak hayata geçirmeden öylece bırakır...
Bu durum -hatırladıkça- daha da beter yapar insanı... Bildiklerini uygulayamadığı için, içini sıkıntı kaplar her seferinde... Bizde bu bilgi geçer akçe değildir...