• “bursa’da havlucu recep’e / karabük fabrikasında tesviyeci hasan’a düşman / fakir köylü hatçe kadına / ırgat süleyman’a düşman / ... / düşünen insana düşman / ... / sevgilim onlar vatana düşman..”
  • Sosyalizm,
    yani şu demek ki, dayı kızı,
    ekmeğimizde tuz,
    kitabımızda söz,
    ocağımızda ateş oluşu hürriyetin,
    ...
    ve hepsinden önemlisi
    Çocukların, ama bütün çocukların
    kırmızı elmalar gibi gülüşü...
  • Bu kitabı yaklaşık bir on sene önce de okumuştum, Lenin'den okuduğum ilk kitap sanırım. Yine severek okudum. Adından da anlaşılacağı gibi sol adına kimi aşırılıkları eleştiriyor bu kitapta. Almanya, İtalya ve Hollanda solu özelinde. Tabi Lenin söz konusu olduğunda bağlamından koparmadan okumak gerekiyor. Kitap 1920'de yazılmış. Yani devrimini yapmış bir ülkenin muzaffer lideri, bunun verdiği özgüvenle Avrupa'nın diğer solcularına taktikler konusunda kimi eleştiriler ve uyarılarda bulunuyor. Biz zamanında bu yanlışları yaptık, siz yapmayın diyor yani. Bunun doğru anlaşılması lazım: yığınlar arasında çalışmanın önemine vurgu yaparken; çelik çekirdek, öncü müfreze, parti disiplini vs bunları yoksaymıyor, bunlar zaten var. Seslendiği kişiler zaten bu ilkeleri kabul etmiş kişiler. Bunu şunun için söylüyorum: Lenin'in her kitabından kendi ideolojik konumlanışına uygun kimi yargılar çıkarabilir her sol hareket. Lenin gibi uzun soluklu bir mücadele vermiş bir siyasetçi buna oldukça uygun bir tarihsel deneyim sunuyor. Bundan dolayı bu tarz ayetçi tavırlara, şablonculuklara düşmemek gerekiyor, kitapta da belirtildiği gibi. Parti disiplinin olacak, öncülüğün, ilkelerin olacak ki ondan sonra bu tarz aşırılıklar gibi problemlerin olsun.

    Peki sol adına yaprak kımıldamadığı durumlarda bu kitap ne işe yarayabilir? Ne anlamı olabilir? Bence şu: Bu tarz ölgün atmosferlerde ya yılgınlık, ya da toptan retçi aşırıcılıklar boy verir. Ya mücadeleden kaçışın, pasifizmin teorisi yapılır; ya da kendi dışında tüm sol güçleri, aralarında ayrım gözetmeksizin dışlayan toptancı ve sözde radikal tavırlar geliştirilir. Solun bunlarla uğraşması gerekir. Hiçbir yakıcı gündem bu tarz teorik mücadeleyi engellememeli. Öyle olmazsa pratiğin de eksik olacağı ve dolayısıyla gereksiz efor harcanacağı çok açık.
  • 12 Eylül 1980’den sonra 250 bin kitap
    toplatılıp yargılandı. Yaklaşık 50 yayınevi,
    500 kitabevi kapandı ya da kapatıldı.
    Yazı işleri müdürleri hakkında bin yıla
    varan hapis cezaları istendi.
    Şimdi sayısı 20 bini aşan kitap listesinin
    büyük bölümü bu dönemde oluştu.
    Kültür Bakanlığı tarafından yakılmayan kitaplar, üzerlerine su sıkılarak çürümeye bırakıldı.

    Onur Yayınları sahibi İlhan Erdost, 7 Kasım 1980'de ağabeyi Muzaffer Erdost'la birlikte gözaltına alındı. İlhan Erdost askerlerin dayağı sonucu yaşamını yitirdi. Muzaffer Erdost cezaevinden çıktıktan sonra kitap yayımlamayı sürdürdü, kardeşi İlhan için şiirler yazdı.

    Kenan Evren, mitinglerde kitaplarından dolayı şair Yaşar Miraç'ı açıkça hedef gösterdi. Miraç yargılandı. Kitapları toplatıldı.

    3 Haziran 1985'te Bilim ve Sosyalizm Yayınları'nın bütün kültür kitapları, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı kararı ile imha edildi. Yedi kamyonla taşınan 133,607 kitap yakıldı.

    18 Aralık 1987'de 12 Eylül askeri darbesinden sonra toplatılan 39 ton ağırlığındaki kitap, dergi, günlük ve haftalık gazete SEKA'da imha edildi. Kağıt hammaddesi olarak kullanılacak
    yayınlar 5 kamyonla taşındı.

    26 Ağustos 1989'da Cumhuriyet Kitap
    Günleri etkinliği kundaklandı. Kitapların yarısı mahalleliler tarafından kurtarıldı.
    Aynı yıl Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğüne bağlı olarak Yüksek Öğretim Yurtları'nda 1046 kitap, dergi, gazete, broşür ve kartpostal ile plağın bulundurulması yasaklandı. Yasaklanan bir kartpostalın üzerinde sadece güvercin resmi yer alıyordu.
  • "Babam ve amcam Sol ve Onur Yayınları'nın sahibi. Lenin, Marx ve Engels klasiklerini Türkçeye kazandırıyorlar, yayınevlerinde basıyorlar.
    12 Eylül Darbesi’nden hemen sonra kasımın başlarında amcam Muzaffer Erdost gözaltına alınıyor, 2-3 gün sonra da babam İlhan Erdost, annemle birlikte Ankara Emniyeti'ne giderek kendisi
    teslim oluyor. Evde arama yapıldığında, yasak olmadığı halde, Engels'in kitabı 'Doğanın Diyalektiği'nden iki tane bulunduğu için gözaltı kararı veriliyor. Mamak Cezaevi'yle Emniyet arasında gidip geliyorlar. Çünkü bir türlü dosyalarına bakılamıyor. Neden dosyaları işlem görmüyor, neden bekletiliyor işlemler
    biz de bilmiyoruz ama zaten sürecin programlı olduğunu tutuklama işlemini cuma günü saat 17.00'dan sonra
    yaparak biraz belli ediyorlar. Daha rahat davranabilecekleri ve belirledikleri ekip ile yaratacakları işkenceyi işaret ediyor bu...

    Babam kafasına aldığı bir darbe sonucunda düşüyor. 'Kızımı uyandırmaya kıyamadan geldim, bizi dövdürmeyin' diyor astsubaya. Astsubay 'Benim kızım da ateşler içerisinde yatıyor, ben de onu bırakıp geldim' deyip tekrar dövdürmeyi sürdürüyor. 'İçeridekiler sizin zehirlediklerinizle dolu, sizin ananızı ağlatacağım' diyor. Erlere de 'Onların anasını ağlatmazsanız, ben sizin ananızı ağlatacağım, hayalarını patlatacaksınız!' diye emirler veriyor. Babam yere düşünce, amcam onu kaldırmaya çalışıyor, astsubay ona da izin vermiyor, 'Kendi kendine ayağa kalkacak' diyor. Sonra babamı ve amcamı koğuşa götürüyorlar ama babam düşüyor, 'Nefes alamıyorum ağabey' diyor. Kusmaya başlıyor. Zaten amcam doğruluyor ve 'İlhan, İlhan' diye sesleniyor. Hem kitabın hem de kitabevinin isminin çıkma yeri de burasıdır. Babamdan ses gelmiyor, tekrar İlhan İlhan diyor, o sırada koğuştaki diğer kişiler 'Ölmüş bu' diyerek, suni teneffüs yapmaya çalışıyorlar.
    Sonra erler, gelip battaniyeye sarıp babamı götürüyorlar. 7 Kasım'da oluyor olay,
    aileye haber verilmesi ise 10 Kasım.

    Babamı kendi çabalarımla, arkadaşlarından, annemden dinleyerek keşfetmek zor bir şey, keşke bir öpüp koklasaydım, bir kokusunu alsaydım..."