Artık geri dönüş yok, diye düşündüğümü hatırlıyorum. Terapistle hastası arasındaki bütün sınırları aşıyorduk. Ve bir müddet sonra kimin hangisi olduğunu anlamaya imkan kalmayacaktı.
"Vernon, Eva'yı ne kadar sevdiğini anlatıp duruyordu. Onsuz yaşayamayacağını. 'Aşkım' deyip duruyordu, 'zavallı sevgilim, Eva'm ... Neden ölmek zorundaydı? Neden o öldü? Neden onun yerine Alicia ölmedi?'"
Şaşkın bakakaldım. Anladığımdan emin değildim.
"'Neden onun yerine Alicia ölmedi?' mi?"
"Böyle söyledi."
"Alicia bunu duydu mu?"
"Evet. Ve Alicia bana bir şey fısıldadı. Bunu hiç unutmayacağım. 'Beni öldürdü,' dedi. 'Babam az önce beni öldürdü."'
Alicia kırmızı tuğlalı bir bina, bir hastane yapmıştı: The Grove. Yanıyor, yıkılıyordu. Yangın merdivenlerinde iki kişi görülüyordu: yangından kaçan bir kadın ve bir erkek. Kadın, alevlerle aynı renk saçlarıyla tartışmasız Alicia'ydı. Erkeği de tanıdım: Bendim. Alevler ayak bileklerimi yalarken Alicia'yı kollarımda taşıyordum.
Alicia'yı kurtarırken mi yoksa ateşe atmak üzereyken mi betimlenmiştim, kestiremedim.
Bekledim. Bana bakıyordu. Ve sonunda istediğimi aldım. Kesin bir tepki. Doğru yolda olduğumu gösteren bir işaret.
Ufak bir hareketti. Ufacık. Ama binlerce şey söylüyordu.
Alicia gülümsemişti.