Nefret ettiğim bir şey daha varsa, o da insanların kendinizi berbat hissettiğinizi bildiği halde neşeyle hatrınızı sorup, "İyiyim," demenizi beklemeleridir.
Kafamda akıl namına ne kalmışsa onu kullanarak bedenimi tuzağa düşürmem gerekiyordu, yoksa beni elli yıl boyunca o ahmak kafesinde hiçbir anlamı olmayan bir yaşama mahkûm edecekti.
Sanki asıl öldürmek istediğim şey o derinin altında ya da başparmağımın altında atan o ince mavi damarda değil, başka bir yerde, daha derinde, daha gizli ve ulaşması çok daha güç bir yerdeydi.
Ölen kızın lekeli fotoğrafının yanına koydum. Ağız, burun hep birbirine benziyordu. Tek fark gözleriydi. Benim fotoğrafımda gözler açıktı, gazetedeki fotoğraftaysa kapalıydı. Ama biliyordum ki ölen kızın göz kapakları parmakla açılsa, bana kendi fotoğrafımdaki gibi cansız, karanlık, boş bir ifadeyle bakacaklardı.
Sonra gözüm insanların üzerinden şeffaf perdelerin ötesindeki gözalıcı yeşile kaydı ve kendimi dev bir mağazanın vitrini önünde oturuyormuş gibi hissettim. Çevremdeki siluetler insan değil, insan gibi boyanmış ve yaşama özenen pozlara sokulmuş vitrin mankenleriydi.