Sizi mahzûn etmek mi? Sizi ağlatmak mı? Bu sâikalara [yıldırımlara] beynim nasıl tahammül etsin? Bir ân-ı mahzûniyyetinize bin levha-i gurub, bir katre gözyaşınıza ebedî ihtişamlarım fedâ olsun.
Her tarafı gönlüm gibi pejmürde, tâlihim gibi mağmûm [gamlı], aklım gibi perîşan görüyorum. Yalnız hayâl-i lâtîfinizle, şefkat nâmeleriniz bana nûr-ı tesellî veriyor.
"Evde kadınların erkeklerden çektiği, erkeklerin mürâîliği söylenecek. Meselâ erkek kendi üşür, kadına ‘Üşüyorsun’ diye darılır. Kendi sevmediği yemek yerse ‘Aburcubur yer’ der. Kendi beğenmediği rengi giyerse ‘Giyinmesini bilmez’ der. Kendi sevmediği adamlarla görüşürse, işte tehlike görür. Tamahkâr ise karısına müsriflik isnâd eder."
Voltaire’in “İnsan müddet-i ömründe iki kere irtihâl edermiş [ölürmüş]: Biri severken, biri sevdiğini terkederken” dediğini elbette bilirsiniz. Artık kazâ ve kaderin beni ne müşkil, ne tâb-fersâ [gücü yıpratan] bir mevkide şaşırtmış olduğunu tasavvur ediniz.