• Sözün özü, becerebiliyorsanız bazen hiçbir şey yapmamalısınız. Biraz kapanıp okumalı, kendinizle baş başa kalmalısınız.
  • 208 syf.
    ·18 günde·Beğendi·10/10
    Erdem Bayazıt en sevdiğim şairlerden biridir.Şiirlerinde farklı ve güzel bir üslup kullanmış.Şiirlerinde zulme karşı koyduğu tepkiyi,tabiat sevgisini, sevdasını, ölümle yaşamın nasıl ayrılmaz bir bütün olduğunu okuyorsunuz.
    "Öyleyse ey şair sen de davranmalısın
    Şiiri bir mızrak gibi kullanmalısın
    Mısralarını şarjör gibi sürmelisin damarlara
    Kalbinin titreşimlerini ayarlamalısın"
    Tıpkı bu dizelerinde söylediği gibi şiiri bir mızrak gibi kullanmış şair.Ayrıca bu dizeler Cahit Zarifoğlu'nun "Dedi ki sen şairsin bu elindeki taş ne,dedim şair aşka boyun eğer zulme değil", sözünü hatırlattı.Bu güzel şairleri mutlaka okumalı,okutturmalıyız.Keyifli okumalar dilerim.
  • 240 syf.
    Kemikler dayanıyor sırtıma, Karbon14 metoduyla kaç yıllık olduğumu öğreniyor ismini telaffuzunda zorlanacağım ecnebiler. Bir karbon olmasa kıymeti bilinmeyecek tamtur yüzükler takmışlar parmaklarıma boğumları kalın, modern ve belki milenyum çağı zevklerini mesned edinince. Milenyum çağına bir şiir sermişler, sahibini sorunca biri Allah demiş öteki Nazım Hikmet Ran! Nazım Hikmet Ran'ı mülahaza içinde bulundurmaktan imtina ile uzaklaşmışım, zaten Büyük İnsanlık için yazdıklarını da sevmemişim, içim almamış. Büyük insanlığa da inancım kalmamış, şiire ki kendisi büyük bir şuursuzluktan başka bir şey değil diyerek mecnunluğa itibardan kendimi alıkoymuşum.

    Ben bir kitap okudum, annem buna "kitêb" der. Hakikatli olan her kitaba öyle isim verir, kendi Mezopotamya kültürünün getirisiyle. Bir de medresede okuduğu kitaplara "kitêb" dediğini dikkat-i nazara alınca hakikatinin menbaını idrake başlıyorum. Yeni Hayat'ta diyordu ki Orhan Pamuk, "Bir kitap okudum ve hayatım değişti." Oradaki kitaptan kasıt, belki de "kitêb"di, bir analoji ile başlamıştır Pamuk... Hem Pamuk, Sessiz Ev'de Doktor Selahattin ile Abdullah Cevdet'ten bahsetmiyor muydu yani? Hep imgelerle ilerlemiyor muydu? Bunları ideolojilerden soyunmuş çırılçıplak bir zihinle konuşmak biraz erotik biraz Eros okuyla isabet ettirmek isterdim. Şimdi herkes hicap ediyor çıplaklıktan, ancak hayanın sebebi normlar, yoksa Allah'la yalnız kalmak da değil.

    Erbain, kırk gün manasına geliyor. Arabî lisanında kırk böyle okunur. Kırk yılın şiirlerini topladığı bu kitapta -kitêb, kaç defa tekerrür ile hafızada diri kalır bu kelime?- 54 şiiri yer alıyor. Kronolojik bir sıralama ile ilerlediği bu harikulade şiir kitabının 16. basımını edindim- Tabii, bundan size ne değil mi? Öyle değil, 16. basım önemli çünkü her şey ben okurken oldu, bunu bilsin insanlar!- ve kaçıncı kez okuduğumu şu an ayırt edemiyorum. Şeyi - eşyaları- kaçıncı kez okuyunca anlaşılır der Bandura? Sosyal Öğrenme Kuramı ya da bilişselci ağabeyler hanımefendi ablalar ne der buna? Söz konusu İsmet Özel şiiriyse, Marx da okumalı insan, şizofreni olan Rus balet Vaclav Nijinski'yi, Fransız şair Arthur Rimbaud'u da bilmeliyiz. Avusturyalı besteci Gustav Mahler'i, Valentina Tereşkova'yı bilmeden İsmet Özel'i anlamak mümkün değil. Okumadan Kitab-ı Azimüşşan'ı hele hiç mümkün değil. Mümkün olmayan şeylerden başladım anlatmaya oysa hata ettim. Mümkün olanlardan başlasaydım daha kısa sürecekti. Daha kısa süreceği için de belki daha anlaşılmaz. Belki derken, "kesinlikle" manasını veriyorum kurduğum cümlelerde. Zira belki kelimesinin bile kökü bal ki'den gelir, bal gibi lafzına mana olarak benzetebiliriz de, kökeni de Farsî. Farsî derken aklıma Selman-ı Farisî geldi. –teda-i efkar- Selman'ül Hayr lakabına mazhar olmuş, şu lakabın güzelliğine bakıp gıpta etmemek olur mu? Gıpta etmek iyi bir şey mi? Şuhla varıyorsa hayır, sehavete eriyorsa evet.

    Erbain kitabının önsözü mahiyetinde 9-10 yaşlarında yazdığı bir şiirle giriş yapıyor. Söz konusu şair İsmet Özel olunca diyorum ki - çünkü şiirler, onu söyleyenle biraz daha anlam kazanıyor yahut kaybediyor- ne büyük bir idrak. Henüz somut işlemler dönemini yeni bitirmiş biriyken üstelik, bunu Piaget ağabey diyor. Kitapta 1953 ile 1984 arasındaki şiirler yer alıyor. Hangi birinden başlamalı? Ben de kronoloik bir sıralamayla mı ilerlemeliyim? Zamanı kim parselliyor? Devlet-i Aliyye-i Muhammediye devrini de kurulma, ilerleme, dağılma, gerileme ve duraklama ve hatta çöküş (!) olarak isimlendirenler mi? İsimlendirme yetkisi kimin ve isimlendirmek ne demek anlamına gelir?
    Evet, konu dağıldı, konu ufalandı;
    "dağılmak eskilerin dilinde ufalanmak anlamına gelirdi
    iz sürerlerdi irileşmek, ulaşmak, toparlanmak için
    biz yeniler bir an önce dağılsak bari deriz
    korkarız kaybolmaktan çokluk içinde. " -Şivekârın yolculuğudur, Bir Yusuf Masalı-

    İsimlendirmek, bir güç olduğunu kanıtlamanın en temel yoludur. Orta Çağ örneğin, ecnebiler için Karanlık Çağ'dır. Biz ne demişiz buna? Biz de "belî, karanlık çağ" diyerek üstünü yasemin kokulu şiltelerle küfre bulamışız. Setretmek de değil ki bu, zira ziynet olan setredilir, kötü olan küfre bulanır. Bir çocuk doğduğunda kulağına ezanı okuyan evde iktidar sahibidir, çocuğa isim veren bir kudret göstermiştir. Biri kalkıp Devlet-i Aliyye-i Muhammediye'ye Osmanlı İmparatorluğu demiş, öteki "hasta adam" –seni hain Kostok Rus çarı 1. Nikolay!- hepsini baş üstüne koymuş, kabul etmişiz. Şimdi Devlet-i Aliyye konusunu anlatmadan devam edeyim.

    1962 yılının şiirleri içerisinde bulunan -kendisi o zaman 18 yaşında- Bakır Tenli Yapraklar şiiri beni inanılmaz etkiledi. Biraz bunu irdelemek istiyorum ve bunun için evvela bir Hadis-i Şerifle başlamak istiyorum;
    “İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir. Cahiliye devrinde hayırlılarınız, İslam devrinde de hayırlılarınızdır."

    Bu hadis-i şerifin ilk cümlesine odaklanmak istiyorum. İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir. Altın her daim kıymetli, peki gümüş? Altına kıyasla biraz daha az. Kıyası artıralım, peki bakır? Bakır kendi içinde bir değere sahip. Altın olabilir mi hiç bakır? Olamazsa ne yapmalı? En iyi bakır olmalı. İnsanların kimi bakır tenlidir. İnsan, topraktan gelmedir. Öyleyse toprak tenli desek bir insan için hiç yanlış değil. Bakır özü için göndermedir. Belki altın olamamış ve dahi gümüş olamamışlara göndermedir? Bakır, kalaylanınca kiri çıkar. Kalaylanması için yanması lazım, yanması için ustası. Yandıktan sonra temizlenmesi lazım bir kumaşla. Parıldaması çok sürmez, yine dünyanın kiriyle haşır neşir olunca döner kararmış bir madene. Aksi takdirde saf denmesi de işe yaramaz olur.

    Zaman zaman şiirleri anladığım ölçüde şerh ediyorum, şerh çok iddialı oldu belki ama kendimce anlamını bulmaya çalışıyorum. Kendi penceremden bakıyorum Amentü'ye, Münacaat'a ve Muş'ta Bir Güz İçin Prelüdler'e.

    Caravaggio'nun The Sacrifice of İsaac'ten uzattığı eli tutarız İsmet Özel'in şiirlerinde. Şiirlerinde tuttuğumuz el nefsimizin elidir. Tabloda resmedilen Hz. İbrahim aleyhisselamın Allah'a kurban etmek üzere olduğu anda Cebrail aleyhisselam vasıtasıyla gelen koçu resmeder. Nefsimizin elidir bu el, zira nefsin türlü mertebesi vardır. İlk basamakta nefs-i emmareye giydirir İsmet ağabey. Kendisiyle kavgalıdır, henüz 73'e ermeden, 74'e varmadan evvel de bu kavganın ilk muhatabıdır kendisi.

    "çeşme var, kurnası murdar
    yazgım
    kendi avucumda seyretmek kırgın aksimi."
    diyen İsmet ağabey, kırgın aksiyle bana öyle geliyor ki narkissos'a da gönderme yapmıştır ve bu konuya ve isme sahip bir Ovidius şiirine de. Kendi avucunda kırgın aksini insan nasıl seyreder başka? Belki el falıyla. Elfabeyle yahut. Sadece şu dizelerle dahi mite, fala gönderme yapan bir şair var karşımızda. Üstelik kendisini cesur bulmayan bir isim olarak. -"yazık, şairler kadar cesur değilim" Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak-

    "vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!"
    Bu dizede geçen leylak, şehirde sık sık görülen bir çiçek. Oysa çevgen -kimi yörelerde çevgan denir- öyle değil, dağlarda yetişir. İsmet ağabey, şehirden dağlara göçüşünü anlatıyor.
    Arasta, aynı çeşit ürünlerin satıldığı bir çeşit çarşı. Aynılıktan dem vuruyor. Irmaklara çark ediş; değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu en çok bu metaforla anlatırız. Suyun akışıyla bir değişim peyda olur, asla su bir önce nanosaniyedeki ırmakta değildir. İsmet ağabey, şiirinde bir itirafta bulunuyor. Medeniyet denen tek dişi kalmış canavardan yüzünü dönüşünü anlatıyor. Allah'a bir yalvarışta bulunuyor. Zaten bu şiirini de İslam'a girdikten sonra yazıyor.

    "bu yaşa erdirdin beni, gençtim almadın canımı
    ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylak
    büklümlerinin içten ve dıştan sarmalandığı günlerde"
    Yani eski inanç ve anlayışıyla göçüp gitmeden, şehirden dağa göçünü anlatır, itiraflarını anlatır bu şiirde.
    Akla bir soru geliyor, İsmet ağabey için şehir, medeniyet nasıl bir anlama sahip? Şehir onun için özden uzaklaşmaya tekabül ediyor. Kentleşme, medenileşme -Medinelilik, medenilik kavramına denk düşüyor.- Aslında sonradan türeyen, tamahkârların yamadığı bir kavram olarak bakan İsmet ağabey, Batı medeniyetiyle birlikte tüm uydurulmuş medeniyetlere karşı duruş sergiliyor. İslam bir medeniyete ihtiyaç duymaz diyerek, zaten sünnetin ve vahyin yeterince şumüllü olduğuna vurgu yapıyor. Medeniyet, kentleşme adı altında çarpık algıların sövgüsünü yaparak İslam'ın da medeniyet denen tek dişi kalmış canavarla mücadelesini de kâfi bulur; bulmamak namümkün, amümkün ve hatta imümkün.

    Baştan sona bir şiirini şerh etmek sayfalar süreceği için buna yeltenmeden sözlerimi sonlandırmaya niyetleniyorum. Umarım hakkıyla okuyup anlarız beyefendiyi, anladığımın onda birini dahi söylememiş vaziyetteyim. Aklıma takılan şeyler de var elbette. Örneğin erbain kavramı, kırk güne işarettir. Ancak bu kırk gün kışın ilk kırk günü müdür yoksa yazın mı? Söz konusu İsmet ağabeyken ona kışın kırk günü diyerek klasik bir açı getirmek yeterli gelmiyor. Kürtçede kışın ilk kırk günü için “çilê zivistanê” yazın ilk kırk günü içinse “çile havînê” deniyor. Sanki yazın ilk kırk günü, onun yakıcılığına bir gönderme var, ben hiç değilse böyle anlamak istiyorum.

    Son olarak İsmet ağabeye, özellikle ağabey hitabını uygun görüyorum ki; kendisinin de ilkokuldan bu yana yazımı konusunda tembihlerle öğretildiği biçimiyle “ağabey” yazdığını ve buna bir titizlikle yaklaştığını öğrendim. Öyleyse var ol İsmet ağabey, muhabbetle.
  • 136 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    #kitapyorumu
    Cengiz Aytmatov ~Toprak Ana
    Herkese merhaba
    Neeee kitap okudum Bee! İnanılmazdı çok güzeldi. Baştan sona soluksuz okudum diyebilirim. @nezihkirtasiye 'den 4 al 3 öde kampanyasıyla baktım ki Cengiz Aytmatov' un kitaplarını çok görüyorum o zaman hazır kampanya varken kendisiyle tanışmak istedim.
    Tanışma kitabı olarak da Toprak Anayı seçmenin sebebi arkasıni okuduğum zaman daha çok ilgimi çekti değerlerine nazaran ve ıyiki seçmişim diyorum. Çünkü en çok sevilen kitabida buymuş.

    Kitap baştan sona muazzamdı diyebilirim. Genel olarak küçük bir köyün erkekleri savaşa gitmek zorunda kalınca geride kalanların nasıl idare ettiklerini, geçim derdine düştüklerini her ne olursa olsun ellerinden geldiği müddetçe yardım edişlerini, yaşadığı problemleri,bekleyişler, özlemi kavuşmayı hasreti, evlat acısını,anne olmayı, her ne yaşarsan yaşa ayakta durmak zorunda olduğunu anlatan bir kitaptı. 135 sayfa bir kitap fakat bence etkisi büyüktü.
    Çok etkilendiğim kısımlar da oldu açıkçası o kadar doğru ve güzel şeyler yazılmıştı ki anlatamam. Bazı yerlerde çok duygulandım. Çok acıklıydı. Kadın olmanın zor olduğu bir dönemde kadınlar o kadar büyük emek ve çaba sarf etmişler ki taktir ettim.
    Bana göre okumayan varsa zaman kaybetmeden okumalı derim beğeneceğinize eminim
    Sevgiler ️
    Kitaptan en sevdiğim alıntı ... "Ey dağların, denizlerin öbür tarafındaki insanlar,siz ki mavi göğün altında yaşıyorsunuz, savaş neyinize gerek? Ben toprağım, bana bakın! Ben herbiriniz için aynıyım ve siz benim gözümde eşitsiniz. Benim için önemli olan sizin sözleriniz değildir. Ben sizin dostluğunuza muhtacım, çalışmanıza, beni işleminize! Şaban izine bir çekirdek, bir tohum tanesi atın, size yüz katını vereyim! Evler kurun, temel olayım! Üreyin, çoğalin, hepinize güzel bir barınak olayım!
    Derinim, yuksehum, büyüğüm, ucum bucağım da yok... Hepinize yeterim ben..."
  • İsmet Özel'i nasıl bir sırayla okumalı sizce?
  • 84 syf.
    ·1 günde·10/10
    Yapayalnız dolaşıyor bu çağın insanı.Çünkü birlikte yürüyecek kadar güvenmiyor kimse birbirine.."

    Ne kadar etkileyici ve gerçek bir cümle değil mi..?
    Bu cümle vesile oldu kitabı almama..

    NURİ PAKDİL, yedi güzel Adamdan biri..Dünya görüşlerine ve duruşlarına aşık olduğum Adamlar..Hep okumak istemiştim,kısmet bugüneymiş.Bu kitapla da ne kadar doğru bir tercih yaptığımı görmüş oldum.Zira eser,baştan sona kadar müthişti.Kitap kısa, akıcı ve dopdolu bir eser.Altı çizilecek o kadar çok şey vardı ki,çizmeyle başa çıkamayıp bıraktım.

    Neydi bu "Bağlanma" nasıldı, nasıl olmalıydı ? Ana tema bunun üzerinden işlenmiş.Çağımızın insanı neden mutsuz,neden yalnız,nasıl mutlu ve ideallerine ulaşan bir toplum oluruz, gibi soruların yanıtlarını alabileceginiz kısa fakat dopdolu bir kitap.Yazarın uslûbunu ve kalemini de çok sevdim üstelik..

    "Dostluk,karşılıklı birbirine bakmak değil,aynı yöne birlikte bakmaktır." der Exupery.İşte bu kitapta bu iki dostun ve nicesinin aynı dostluğuna şahit olacaksınız.Aynı yöne bakan dava Adamları..Temel ilkeleri; vicdan ,insan ve insan sevgisi..

    Güven olmazsa dostluk olmaz, güven olmazsa idealizm olmaz,güven olmazsa devlet olmaz..Kısacası güven olmazsa hiçbir şey olmaz..Tüm insanlığı kucaklamalıyız,gönlümüz tüm insanları sevecek kadar geniş olmalı,güven duymalıyız birbirimize,vicdanlı olmalıyız ; kimsenin bunu bize hatırlatmasına gerek olmamalı.. Peygamber efendimizi örnek almalıyız onun insanlık anlayışını,el emin sıfatına tabii olmaliyiz..Önce O'na bağlanmalıyız sonra peygaberine..Ve küllerimizden yeniden doğmalıyız..

    Nuri Pakdil'in, Fethi Gemuhluoğlu'nun büyük anısına yazdigı bu nadide eseri herkes okumalı..Bu idealizmi örnek almak temennisiyle..Keyifli okumalara...
  • 319 syf.
    ·2 günde·10/10
    Mitoloji severler bu seriyi mutlaka okumalı. Farklı bi soluk, farklı bi konu. Ben çok sevdim şimdiden ikinci kitaba başladım bile. Kitap öyle bi kitap ki yok artık dedirtti resmen. Sonu beni zaten bitirdi. Bakalım Kate Eden'e geri döndüğünde Henry'le onu nasıl olaylar bekliyo 🤔🤔🤔

    #OKUDUMBİTTİ
    #ALINTI


    Teste tabi tutulan her kız öldü. Şimdi Kate'in sırası. 
    Kate'in hayatı, en başından beri yalnızca kendisi ve annesinden ibaret olmuştur ancak şimdi annesi ölmek üzeredir. Peki ya son isteği? Çocukluğunu geçirdiği eve geri dönmek. Bu nedenle Kate bir yandan annesinin sonbaharı çıkaramayacağından endişelenirken, diğer yandan da hiçbir arkadaşı ya da akrabası olmayan bir yerde yeni bir okula başlayacaktır.

    Sonra Henry ile tanışır. Karanlık, ıstırap dolu ve büyüleyici biri olan Henry, Ölüler Diyarı tanrısı Hades olduğu iddiasındadır. Üstelik, bir anlaşma yapmanın karşılığında, tabi tutulacağı testi geçene kadar Kate'in annesini hayatta tutacaktır.

    Kate, Henry'nin çıldırmış olduğundan emindir. Ta ki ölü bir kızı hayata döndürdüğüne tanık olana kadar. Artık annesinin hayatını kurtarmak gözüne delicesine mümkün görünmektedir. 

    Testleri geçmeyi başardığı takdirde Henry'nin gelecekteki eşi ve bir tanrıça olacaktır.
    Fakat başarısız olursa…