• Eskilere gidelim biraz…
    Herkese göre değişir…
    Gözlerini hafif buğulandıran, özlemle andığın ve çocukluğunda en sevdiğin şeyi hatırla… Dilersen paylaş, yaz, çiz…
    Şimdi mutlu olacağın nedenleri yeniden gözden geçir…
    Ne olmaktı hayalin?
    Kimi çok sevmekti?
    Yüreğini çiçeklendiren kimdi?
    Haydi biraz aç kapılarını,
    Yeni bir gün her gün yeniden başlıyor…
    BAŞLAMANIN tadını çıkar…
    G.Metin
  • Ülkü Türküsü

    Bîr beyaz rahmettîr, bîr yeşîl murat
    Görmeyen ne bîlîr oy bu sevdayı!
    Tüter buram buram, yücelîr kat kat
    Arttırır gün, hafta, ay bu sevdayı.

    Değîşîr bu mevsîm, bu poyraz keser
    Yurdumda davamın rüzgârı eser
    Gün gelîr anlayıp bağrına basar
    Şehîr bu sevdayı, köy bu sevdayı.

    Yemînîm var oğlum kızım üstüne
    Yazdım nakış nakış özüm üstüne
    Çîlesî belası gözüm üstüne
    Derdîmîn dermanı say bu sevdayı.

    Mukaddes hareket, mübarek mânâ
    Türk-îslâm ülküsü büyür yan yana
    Alır bîr kaynaktan döker ummana
    îrmak bu sevdayı, çay bu sevdayı.

    Batılın çokluğu uzaktır bîzden
    Severîm, tutarım hak olan azdan
    En soylu türküden, en doğru sazdan
    Dînle bu sevdayı, duy bu sevdayı.

    Bedenîme korkak yürek yüklemem
    Tatlı dîye öz canımı saklamam
    Öldüğümde çalgı, çelenk beklemem
    Al götür kabrîme koy bu sevdayı.
  • -ne de olsa insanlar değişir ve aşk hiç yerinde durmaz-
  • Kimlik öyle bir çırpıda verilmez, yaşam boyunca oluşur ve değişir... Doğarken içimizde var olan kimlik öğelerimiz pek fazla değil - bazı fiziksel özellikler, cinsiyet, renk... Cinsiyetimizi belirleyen elbette sosyal çevre değil ama bu aidiyetin yönünü belirleyen gene de o; Kabil de kız doğmakla Oslo da kız doğmak aynı anlamı taşımıyor, kadınlık aynı biçimde yaşanmıyor, ne de kimliğin başka hiçbir oğesi...
  • İçtiğimiz kahvenin kokusu yuvarlak olabilir mi, ya da duyduğumuz kelimelerin kendine has tadı?

    Her ne kadar çoğumuza bu cümleler saçmalık gibi görünse de insanların %1’i ile %4’ü arası bu ve benzeri “farklı duyuların karışması” olaylarını deneyimliyor. Bu durum “sinestezi” olarak isimlendirilir.

    Sinestezi durumunda, bir duyunun algılanması başka bir duyunun uyarılmasını tetikler. 60’tan fazla sinestezi çeşidi vardır. Sık görülen çeşitlerinden bazıları belirli seslerin renklerinin görüldüğü veya tatlarının alındığı ya da sayıların uzayda bir nokta şeklinde görüldüğü sinestezi türleridir. En yaygın görülen sinestezi türü ise vakaların yaklaşık %60’ında görülen harflerin renkli algılandığı türdür. Bu kişiler örneğin “a” harfini her zaman yeşil algılayıp “b” harfini de her zaman kırmızı görürler. Görülen renkler kişiden kişiye değişir.

    Benzer bir durumun işaret dilinde de gerçekleştiği vakaların olduğu gösterildi. İşaret diliyle ifade edilen harfler veya sayılar da çeşitli renklerin görülmesine sebep olabiliyor.

    Koku alma duyusu tetiklendiğinde belirli renkler görmeye sebep olan sinestezi çeşidi ise vakaların %6’sında görülür. Bu kişiler kokuları ayırt etme ve isimlendirmede sinestezik olmayan kişilerden daha başarılıdırlar.

    Hastalık çeşitli avantajlar sağlayabilir
    Araştırmalar, bu hastalığın yazar, şair ve sanatçılarda normalden yedi kat daha fazla görüldüğünü gösteriyor. Sinestezi, düzensiz görünen fikirler arasında bağlantı kurulmasını sağlayarak yaratıcı fikirlerin doğmasına sebep olabilir.

    Yapılan deneyler sinestezik kişilerin belirli seslerle yuvarlak veya köşeli şekiller arasında sinestezik olmayanlara göre daha güçlü zihinsel ilişkilendirme yapabildiklerini gösteriyor.

    Bu kişiler farklı kavramlar arasında da çok güçlü zihinsel ilişkilendirme yeteneğine sahiptirler. Örneğin “araba” ve “direksiyon” kelimeleri arasındaki ilişki, “araba” ve “kuş” kelimeleri arasındaki ilişkiden çok daha fazladır. İki kelime arasındaki ilişkilendirme, sinestezik kişilerde normalden çok daha fazladır.

    Sinestezi; kimi zaman kişilerde güçlü bir hafıza, matematik yeteneği ve yaratıcılıkla ilişkili olabilir. Ancak bu yeteneklere sebep olmadığı ve kişileri rahatsız edecek etkileri olduğu zaman hastalık sadece bir engelden ibarettir. Çünkü bu rahatsızlıkları gidermenin bir yolu yok.

    Sinesteziye ne sebep olur?
    Hastalığa neyin sebep olduğu hala net bir şekilde bilinmiyor. Bazı vakalarda ilaç kullanımı veya beyin hasarlarından sonra sinestezi görülürken yapılan çalışmalar doğal olarak sinestezik olan kişilerin beyinlerinin duyusal bölgelerinde daha fazla bağlantı olduğunu gösteriyor. Bu aykırı ve çapraz bağlantılar, karışıklığa ve belirli seslerin eşlenmesine sebep olabilir.

    Sinestezik kişilerde görülen farklı beyin bölgeleri arasındaki güçlü bağlar (özellikle lisan bölgesi ve renk bölgesi arasındaki bağlar) bir bölgede gerçekleşen uyarımın diğerini tetiklemesini sağlar.

    Henüz sorumlu genler tam olarak anlaşılamadıysa da hastalığın kalıtsal olduğuyla ilgili güçlü veriler mevcut. Ancak özellikle harflerin renkli görüldüğü sinestezi türünün çocukluktaki eğitimle tetiklenebileceği düşünülüyor. Örneğin çocuklara alfabenin harfleri öğretilirken genellikle harfler renkli olarak tanıtılır. Bu şekilde eğitimin daha sonra sinesteziye sebep olabileceği düşünülüyor.

    Kaynaklar:

    https://www.google.com/...mCauQS7kXgcV2IqHPnGq

    https://www.livescience.com/...al-associations.html

    https://www.google.com/...7jnpdrl8frpMFsg7dsk8

    https://www.google.com/..._BuB5ukoomdn8D9fR3fk

    https://www.google.com/...XhGWYRk2G2n14PhYjajU

    http://www.redorbit.com/...-synesthesia-042915/
  • Bilim Kurgunun Doğduğu Koltuk
    Bilim-kurgu siyah bir koltuk ve tek eksende yalnızca ileri ve geriye doğru hareket eden bir adet manivelayla başladı. Manivelayı kendine çekersen geçmişe, ileriye itsen geleceğe gidiyordun. Her şey oldukça basit görünüyordu. Sade ama yıkıcı. Başlangıçlar hep mütevazi olurdu ve sahip olduğu potansiyeli ilk bakışta gözler önüne sermezdi. Wells bize bu mütevazi eseriyle açtığı yol sayesinde Bradbury’i Clarke’yi Le Guin’i ve daha nicelerini kazandırdı. Sade, siyah ve mütevazi koltuğunun ardına sakladı hepsini.
    İyi veya kötü olup olmadığı tartışılamayacak bir eserdir “Zaman Makinesi”. Ondan öncesi ve sonrası farklıdır çünkü. Bazı eserler yazıldıktan sonra kimse ona kayıtsız kalamaz, kulak tıkayamaz ve hayır ben onun açtığı yoldan gitmek istemiyorum diyemez. O, Yirminci yüzyılda bilim-kurgunun hiç de eğlencelik bir yazın türü olmadığını gösterdi. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
    Labartuvarında deney yapan bir kimyager gibiydi, elinde beher glaslar ve içerisinde sosyolojik ögeler… Wells bize geleceğimizi yansıttı. O kadar tutarlıydı ki dehşete kapılmamak elde değildi. Öylesine sahici ve karşı konulamaz şeyler yazdı ki ardılları göz ardı edemedi. Her çığır açan düşünür gibi korkuyla karışık bir saygıyla karşılandı ve merak uyandırdı. Karamsar bakış açısıyla derinliklerimizde sakladığımız vahşi yönümüzle yüzleştirdi bizi. Üstelik sadece basit bir koltuğu kullanarak yaptı bunu.
    İnsanlar arasındaki sosyal farklar biyolojik farklara dönüşmüştü. Sekiz yüz bin yıl ileriye giden insan iki ayrı türe evrilmiş, birisi bugünün burjuvası diğeri bugünün işçisinden türeyen iki farklı canlıya dönüşmüştü. İki farklı sınıf değildi artık onlar ve yaşamları arasındaki farklar evrim mekanizmasının işlemesiyle derinleşerek onları farklı türlere dönüştürmüştü. Zaman Yolcusu bunu görebildi. Gelecekteki farklılaşmanın nedenlerinin bugünden kaynaklandığını fark etti. Zaman yolcusu bugünün modern insanının göremediğini gördü.
    Amacı açıktı. Rahatsız etmek, şüphe ettirmek. Bir yerlerde bir terslik mi var dedirtmek. Sorgulanmamış değer yargılarını didik didik etmek. Sorular sormak ve yanıtlardan korkmamak. Cevabı arar gibi görünmek değil, hakikate samimiyetle ışık tutmak. Çok az vicdan Wells’in bu eserini rahatsız olmadan okuyabilirdi. Onun da niyeti zaten buydu.
    Bilim-kurgunun temellerini attığı eser aynı zamanda sert bir tokat niteliğindeydi. Uyandırıcı etkisi aşikar, eğitici ve şiddetli bir tokat. İlk kurşunu sıktı ve savaşı başlattı. Ardılları da onun açtığı yoldan aynı hedefe doğru aynı kararlilikla ve kendilerine has farklı usluplarıyla türün çizgileri içerisinde kendi tokatlarını atacaklardı. Ursula gelecek, dişil bir anarşizmin altına gizleyecek yumruğunu, Asimov kafa karıştırıcı sayılar, semboller alternatif bir bilim anlayışı ve yüce hayal gücünü kullanacak, Bradbury sosyoloik çözümlemeler yaparak kendince insanlığa yön vermeye çalışacaktı…Hep bir ağızdan gururla şunu söyleyeceklerdi: Wells’den ilham aldık!
    Bilim-Kurgunun rüştünü ispatladığı ve çerezlik bir tür olmadığını kabul ettirdiği eserdir Zaman Makinesi. Edebiyatın en önemli görevlerinden biri de insanlığın geleceğini tahmin etme ve ona yön vermeye çalışmaktır. Bir orkestra şefi gibi medeniyetin tüm unsurlarını ahenkle yöneten Wells sekiz yüz bin yıl sonra nasıl bir medeniyetle karşı karşıya kalacağımızla bizi yüzleştirir. Adeta halı dokur gibi gelecek örer. Amazon ormanlarında yaşayan vahşi kurbağa türlerine benzer geleceğimiz. Göz alıcı ve kusursuz güzellikte ancak zehirli!
    Diğer bir mahareti de bizi geçicişliğimizle yüzleştirmesidir. İnsanoğlunun çıakrdığı tüm seslerin sonsuzlukta yitip gittiği, ışığının söndüğü ve adının unutulduğu çağlara götürür bizi. Önemsizliğimizi suratımıza vurur. Sonsuz olduğumuzu sanan alık gururumuzla yüzleştirir bizi. Öncemizin olduğunu ve sonramızın da olacağını hatırlatır. Akıp giden bir nehirdeki bir su kabarcığının patlayıp dağıldığı kadar kısa bir süreden ibaret olan hayatımızın önemsizliğialtında ezilmemizi sağlar.
    Rahatsız eder ve bundan keyif alır gibi görünür. Sürekli koltuk altımızdan dürtükleyen bir çomak gibidir. Farkında olmamızı sağlar. Belki yeterince kişi farkında olursa bir şeyler değişir. Çağımızın salgın hastalıklarının farkına varmamızı sağlar özellikle. Örneğin tüketim çılgınlığı ve ırkçılık. İki sorunu evirip çevirerek işler. Yabancı düşmanlığının ve hoşgörüsüzlüğün sonuçlarınan dem vurur. Zamanı bir oyun hamuru gibi eğip bükerek ve devasa sıçramalar yaparak başarır bunu. Zaman onun oyuncağı gibidir. Ona hükmeder. Zamanın kalbine pençesini geçirir ve onu istediği doğrultuda yönetir. İşaret parmağını bize sallar ve bunu siz de yapabilirsiniz. Zamana hükmedebilirsiniz. Ne denli güçlü ve bir o kadar da kör olduğumuzu zihnimizi allak bullak edecek bir bulamaç halinde gösterir.
    Önce gözünüz kamaşır. Yansımanı görür ve tutulup kalırsın. Aynadan yansıyan ışık seni kör eder. Bembeyaz bir körlük. Saramago’nunkine benzeyen. Yorum yapamaz ve anlayamazsın bile. Zamanla gözlerin alışmaya başlar. Belli belirsiz bir silüet peyda olur. Çok geçmeden kendini görmeye başlarsın. Zihninde bir aydınlanma belirir. Cesaretin de varsa eğer kendinle yüzleşirsin. Tüm bunların hepsini sadece tek bir kitapla yaparsın üstelik. H.G. Wells’in ölümsüz eseri “Zaman Makinesi’yle.”
    İnsanoğlu! Soluk mavi gezegenin üzerindeki global parazit. Arızalı doğası ve benliğinin tüm aksaklıklarıyla yaşamaya mahkum zavallı varlık. Ne için doğduğunu kims bilmiyor ancak neler yaptığın apaçık ortada. Zaman Makinesi omuz başlarından tutup tüylerinizi ürpertmek için sizleri bekliyor. Bilim-kurgunun doğduğu koltuğa oturun ve kendinizi tamamen serbest bırakın. Kesin değil ama belki bir ihtimal özünüze dair bir şeyler kavrayabilirsiniz…
  • Osmanlı-Türk tarihi üzerinde burada yayınlanan bu anıtsal kitabın yazarı Nicolae Iorga (Jorga), aynı zamanda 1910-1940 yıllarında Romanya’nın akademi ve siyaset hayatında, üniversite rektörü, Akademi başkanı, Millet Meclisi Başkanı ve Başbakan olarak en önde rol oynamış sıradışı bir şahsiyettir. Iorga (Jorga) Romanya’nın gelmiş geçmiş en büyük tarihçisi sayıldığı gibi, eserleri çeşitli dillerde, Almanya, Fransa, İtalya ve ABD’de defalarca basılmış, dünyaca tanınmış bir tarihçidir. 1908’de Almanya’da ünlü bir dünya tarihi (Geschichte der Europaischen Staten) serisinde Osmanlı Tarihi’nin yazılması düşünüldüğünde, bu iş Iorga’dan istenmiş, burada Türkçe çevirisi yayınlanan beş ciltlik Geschichte des Osmanischen Reiches, (Gotha, 1908-1913), onun kaleminden çıkmıştır.
    Osmanlı-Türk tarihi üzerinde burada yayınlanan bu anıtsal kitabın yazarı Nicolae Iorga (Jorga), aynı zamanda 1910-1940 yıllarında Romanya’nın akademi ve siyaset hayatında, üniversite rektörü, Akademi başkanı, Millet Meclisi Başkanı ve Başbakan olarak en önde rol oynamış sıradışı bir şahsiyettir. Iorga (Jorga) Romanya’nın gelmiş geçmiş en büyük tarihçisi sayıldığı gibi, eserleri çeşitli dillerde, Almanya, Fransa, İtalya ve ABD’de defalarca basılmış, dünyaca tanınmış bir tarihçidir. 1908’de Almanya’da ünlü bir dünya tarihi (Geschichte der Europaischen Staten) serisinde Osmanlı Tarihi’nin yazılması düşünüldüğünde, bu iş Iorga’dan istenmiş, burada Türkçe çevirisi yayınlanan beş ciltlik Geschichte des Osmanischen Reiches, (Gotha, 1908-1913), onun kaleminden çıkmıştır. İnanılmaz bir enerji ve üretkenliğe sahip bu seçkin yazar, 1300 (evet bin üçyüz) kitap ve on binin üstünde makale yayınlamış, birçok bilimsel ve siyasi dergi çıkarmıştır.
    OSMANLI TARIHI
    Iorga (Jorga)’nın Almanca beş ciltlik Osmanlı İmparatorluğu Tarihi (1300-1912), daha önce yazılmış belli başlı genel Osmanlı tarihleri (J. von Hammer ve J.W. Zinkeisen) yanında yeni ve kapsamlı bir yaklaşımı temsil eder. Değerli tarihçilerimiz İ. H. Uzunçarşılı ve E.Z. Karal tarafından yazılıp Türk Tarih Kurumu tarafından çıkarılan 8 ciltlik Osmanlı Tarihi (Ankara: 1954-1973). Batı kaynakları, bu arada Iorga’nın eseri hakkıyla kullanılmadan yazılmıştır. Herşeyden önce Iorga’nın Osmanlı tarihi, ön-yargılardan oldukça kurtulmuş, belgelerin tanıklığına öncelik veren ciddi bir tarihçinin eseridir. Iorga’ya göre Osmanlı tarihi, “dünya tarihinin parlak bir bölümü”nü temsil eder. Iorga’nın şimdiye dek kullanılmamış kaynaklara dayanan Osmanlı tarihinin orijinalliği, Türkiye’de erkenden takdir edilmiş, belki Almanca yazılmış olması dolayısıyla Türkçe’ye çevrilmesi gecikmiştir. İlk deney, Ankara Üniversitesi DTC Fakültesinde hocam ve meslektaşım Bekir Sıtkı Baykal tarafından yapılmıştır. Prof. Baykal 1948’de eserin V. cildini Türkçe’ye kazandırmıştır (N. Jorga, Osmanlı Tarihi, 1774-1912, Ankara 1948).
    Iorga, Güney-Doğu Avrupa’nın 1500 yıl birbiri ardından iki imparatorluk, Bizans ve Osmanlı imparatorlukları idaresinde yaşamış ve böylece bölgeye has sui-generis bir kültür sentezi yaratmış olduğu görüşünü yazılarında belirtmiş, Balkan tarihi araştırmalarına kapsamlı doğru bir yön vermek istemiştir (Iorga bir The Byzantine Empire, Londra 1907 yazmış, Bizans tarihi üzerinde çeşitli kitap ve makale yayınlamıştır). Bizans ve Osmanlı tarihlerini derinliğine inceleyen Iorga “Osmanlı Sentezini” ilk kez ifade etmiş bir tarihçidir. Iorga, Osmanlı Tarihini konu almakla beraber aslında bir Balkan tarihçisi sayılabilir. Osmanlı tarihinde Balkanlara ait belgelere dayanan ayrıntılar, esere orijinal niteliğini kazandıran özelliklerin başında gelir. Biz, Osmanlı vilâyet tahrirleri ve kanunnamelerden çift-hane sistemi’ni formüle etmekle, bu temel fikrin ne kadar haklı olduğunu göstermeye çalıştık. Bizans ve Osmanlı dönemlerinde çift-hane sistemi, tüm bölgede köylü sınıfının sosyal-ekonomik ortak yapısını ve kırsal sektörde devlet maliyesinin temelini oluşturmakta idi. Osmanlının mîrî toprak rejimi ve çift resmine bağlı kapsamlı kırsal vergi sistemi aslında Bizans imparatorluk sisteminin bir devamıdır3. Iorga, geniş görüşlü tarihçi yaklaşımı sayesinde bu temel devamlılığı fark etmiştir.
    Öte yandan Iorga’ya göre bölge, Avrupa’nın bir parçası olmakla beraber, Avrupa’nın öbür bölgeleri gibi kendi karakterlerini daima korumuştur. Güney-Doğu Avrupa’nın yerli halkı ve temel kültürü ile günümüze kadar gelmesinde önemli olan Osmanlı dönemini, bağnaz milli saptırmalara kapılmadan yorumlamakla, Iorga kuşkusuz derin tarihçi vizyonunu ispat etmiştir4. 1930’larda Balkan Antantı ve Balkan Konfederasyonu girişimleriyle bu yayınlar arasındaki ilişki, Iorga’da tarihle halihazırın, bilimle siyasetin nasıl bağdaştığını gösteren iyi bir örnektir. Balkanlarda bağnaz millî devlet ve onun hizmetindeki romantik tarihçi, beşyüz yıl boyunca oluşmuş bir tarihi realiteyi, Osmanlı’yı yok sayıyor; onu temelinden tahrib etmeyi bir hak biliyor; tahrip elini yalnız masum kitlelere değil (sadece 1912-1913’te Balkan savaşlarında Müslümanların kayıpları 1.450.000 ölüdür, 410.000 kişi Türkiye’ye göçmek zorunda kalmıştır.), Osmanlı medeniyetini temsil eden tüm eserlere kadar uzatıyor; camilerini, türbelerini, güzelim köprülerini acımasızca yıkıyor. Balkanları adım adım gezen bir Hollandalı, Dr. Michael Kiel Osmanlı eserlerinin tamamına yakınının ya harap bırakıldığını veya kasıtla tahrip edildiğini tespit etmiştir5. Michael Kiel aynen şöyle yazar: “Osmanlı İmparatorluğu’ndan sonra ortaya çıkan devletler halkı, Güney-Doğu Avrupa’da Osmanlıların inşa ettikleri mimari eserlerin belki %98’inin ortadan kalkmasına sebep olmuşlardır”6. 1990’da Dobruca’yı gezdiğimde, Babadağ’da Sarı Saltuk türbesinin yıkık duvarları, Filibe’de Fatih’in veziri Şihabeddin Paşa’nın perişan mezarı, bana herşeyden önce Balkan milliyetçisinin bağnazlığını hatırlattı. Herşeye rağmen bağnaz millî devletin tahrip edemediği bir tarih yaşamaktadır: Bugün Balkan dillerinin herbirinde yaşayan Türkçe kültür kelimeleri, 2000 ile 6000 arasında değişir. Balkanlının mutfağı, halk ezgileri, giyinişi ve davranışlarında, ister istemez, tarih yaşar.
    Kitabın sayfa sayısından korkmayın %23 Dipnotlar v.s