Müzisyen Bayan, Gitmesen Olmaz mı?'ı inceledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · 10/10 puan

#MehtapSoyuduruÇiçek güzelliği #GitmesenOlmazMı ? . .

Başarılı bir avukat olan Kenan'ın Melis ile evliliği sallantıya girer ve Melis'in işi için saplantı haline getirdiği yazar Akın Mert Günce ile tanışması olayların seyrini değiştirir. . . . " Ayşegül " küçük Esma'sı ile hayatını devam ettirmeye çalışan fedakâr anne. Ve tek varlığı olan kızının elinden alınmasıyla büyük yıkıma uğrayan Ayşegül'ün imdanına yetişen Kenan, sade Esma'nın da süper kahramanı olacak. . . .

Kitap sizi şekilden şekile sokacak. Bir yandan aşka şahit olurken, öte yandan Melis'e lanetler yağdıracaksınız. Ayşegül'ün anneliğine gıpta ile bakacak, Kenan'nın baba olma tutkusuna tanıklık edeceksiniz. Daha önce yazarın #Yolcu kitabını okuyanlar varsa kaleminde ki aşkı bilirler Demem o ki alın okuyun, okutun. Ne siz mahrum kalın ne de dostlarınız. 🤗 #HerEveBirMSÇrafı

Oğullarının Gözünden Bir Baba ve Bir Yazar: Orhan Kemal
Babam, sabaha karşı 04.00 civarında kalkardı. Unkapanı’nda o zaman oturduğumuz ev iki katlıydı. Gider kahvesini yapar. Kallavi fincanı vardı. Sonra yukarı çıkar, gelir masasının başına geçerdi…
…Daktiloyla başlardı çalışmaya. Daktilonun başına geçtiği zaman, tutturabilmişse zaten, o akar giderdi kendiliğinden… Daktilo başında, vermek istediği konuları, hayatı yaşardı…
Sabah 7.30’da Cibali Tütün Fabrikası’nın işbaşı borusu çalardı. 10.00’da mesaisi biterdi. Giyinir kuşanır geze geze Babıâli’ye giderdi…Bursa Cezaevi’nde aynı koğuştaydı Nâzım Hikmet’le babam… Yalnız yaşamayı, tek başına bir koğuşta kalmayı sevmediği için babama “Sizinle kalabilir miyim?” diyor….Babam o tarihte, kendisine göre hapishanenin en iyi şairi… Onu da aşan bir büyük dev gelmiş ve kendisiyle kalmak istiyor. Babam sevinerek kabul ediyor. Babam tahliye olmadan bir süre önce “Oğlun olursa benim adımı koyar mısın?” diyor. Benden büyük ablam var, Yıldız. Onu yazılarında ve babama yazdığı mektuplarında “torunum” olarak çağırıyor. Böylece adım da Nâzım oluyor…Fener’de oturduğumuz günlerde, babamın “72. Koğuş” hikâyesini yazdığı o korkunç günü hatırlıyorum. Çok soğuk bir kış günü…Tuna’dan Boğaz’a koca koca buzların geldiği dönem. İki oda, iki odanın arasında da küçücük bir mutfak… Hayal meyal hatırlıyorum onu da… Felaket soğuk; evde odun yok, kömür yok… Ablam, kardeşim, ben, annem ve babam evdeyiz. Babam yandaki odaya geçti. O sıralarda Olympos marka bir gazocağımız vardı. Önce ispirtoyu yakıyorsun, arkasından da fitil gazyağını çekiyor ve yanıyordu. Bütün gece, eski yazıyla “72. Koğuş” hikâyesini kaleme aldı…Babamın paralı mı, parasız mı olduğunu kapıyı çalışından anlardık. Çok melodik, ritimli, güzel çaldığı zaman paralıdır. Eğer çok sert vurursa parasızdır…Annemin zaten uyarıları başlar: ‘Babanızın gözüne gözükmeyin, bir şey demeyin, bir şey istemeyin, bir kenarda durun, siniri yatışana kadar…’ Siniri yatışınca zaten yeniden eski halinenerdi.” Tabii bunu ancak yaşayan insan anlar…Babamın kadın kahramanları, erkeğin yanında bir güç olarak dururlar. Her zaman başı diktir…Orada Cemile bunu çok güzel vurguluyor: ‘Aldırma kocacığım aldırma, herkes sakız çiğner ama Çingene kızı tadını çıkarır.’ Son cümle ise şöyledir, babamın yazdığı: ‘Hayatın tadını çıkarmaya devam ettik…’ İki cümle. Bu iki cümle bu yapıtların şaheser olmasına yetecek güçtedir.Okul sıralarında babamın adını sorduklarında Mehmet Raşit Öğütçü derdim. Orhan Kemal’i ne zaman fark ettiniz derseniz iş biraz daha değişiyor…Orhan Kemal’i anlayabilmem kaç yaşında oldu? Babamın önerdiği İki Çocuğun Devriâlemi adlı kitabı okuduktan sonra, kendi kitaplarını okumaya başladım. Baba Evi ve Avare Yıllar’la başlayan bir süreçti. Yazarken kurguladığı konuları bizimle de konuşurdu. Zaten oradan da hazırlıklıydık. Kitap çıktıktan sonra da alıp okuyabiliyorduk. Yani Orhan Kemal’i çok eski tarihlerden beri tanıyorum

Melike, Ağrıdağı Efsanesi'ni inceledi.
 2 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 8/10 puan

Ülkemizin dört bir yanı efsanelerle dolu. Nereye gidersek gidelim önümüze pıt diye biri çıkıp şunun hikayesini anlatmamı ister misiniz deyiverir. Birisi bize bir adamın kayaya dönüşünü, kuş olup nasıl uçtuğunu, yerin yarılıp koca koca köyleri nasıl yuttuğunu anlattığında ayrı bir anlam yüklüyoruz, kıymet veriyoruz oralara. Çünkü öyküsü olan şeyleri seviyoruz.

Anadolu böylesi söylenceleri bağrında taşırken elbet biri o bağırdan kopup gelecekti. Öyle de oldu. Yaşar Kemal doğdu. Anadolu'yu karış karış bilen adam.

Derdi var onun, bir amacı. Derdini de öyle bir anlatır ki gitmesek de görmesek de o dert bizim derdimiz olur. Çünkü yazmak için yazmaz zaten öyleleri de ondan nasibini almıştır. Yaşar Kemal halk adamıdır. Yüksek kesim için yazılmış övgüler bekleyemezsin. Yalnızca gözlem de yapmaz. Yaşantıya dahil olur. Yaşar da yazar.

İlk sayfaya adımımızı atar atmaz bir at karşılar bizi. Kır at. Bir saray atı. Gelip Ahmet'in kapısına konmuştur. At önemlidir. Bunu Dede Korkut'tan bu yana biliriz. Çok öykünün/romanın konusu olmuştur. At güçtür, murattır. Başı bağlı bir özgür ruhtur. Bilmediği bir kapıya neden gelmiştir. Neden durur, neden gitmez?

Bu at hikayeyi şekillendirir. Allah'ın hakkı üçtür. At üç kez bırakılır ve üç kez geri gelir. At kaderdir. Dönüşü olmaz. Atın sahibi artık Ahmet'tir.

Ahmet, Gülbahar, aşkın şahidi Ağrı Dağı, aşkın habercisi bir kır at ve ördü kader ağlarını...

İmkansızı dilemek. Kadere karşı koyabilir mi insan? Karşılaşmaları kader, kavuşamayacaklarını bilmeleri kader, atın Ahmet'i bulması kader. Yeni bir umut kader, derken karanlıklar yine kader. İmkan imkansızlık hep kader.

Adı üstünde efsane bu, aşksız olur mu? Aşkı da seviyoruz ya zaten. Dört yanımız sevenler, sevip de kavuşamayanlar, kavuşup da yaşayamayanlarla dolu. Hikaye bir aşk hikayesiyse değme gitsin. Dünyayı aşk kurtaracak azizim!!

Gayesi aşk mı peki yazarın? İki kişi bulup sevdireyim şunları, sonuna da beklenmeyen bir gelişme, bitti gitti mi?

Yaşar Kemal bu. Aşkın altına işlemiş derdini. Bu aşk bir başkaldırı, töreye, imkansıza, olmazlara başkaldırı. Gücü elinde tutana, işine gelince töre bozana, işine gelince kural bu deyip baş vurana bir başkaldırı. Haksızlığa, ötekileştirmeye başkaldırı.

Töreyi bozmak istiyor o. Değişsin dünyanın çarkı, olmaz ne varsa olsun bitsin. Bir gün olacak, umut var o. Değişecek her şey. O zamana kadar bir dağ titremiş, bir kuşun kanadı som maviye düşmüş ne çıkar. Düzelecekse yıkılsın dağlar, yem olalım kurda kuşa ama illaki bozulsun insana insanca değer vermeyen kulun kula kul olduğu bu düzensiz düzen.

Amaç yeşil bir dal, beyaz bir kanat, mavi bir gökyüzü. Elbet dünyayı aşk kurtaracak!!

Bunu okuyup Ağrı'ya çıkmak var, Küp gölünde som maviyi görmek, Ağrı'nın başı dumanlı heybetiyle titremek var...
Dedirtir :)

Keyifle okuyun :)

( Bir yıl önce gördüm başı dumanlı Ağrı dağını. Dağ heyetini gizlemeye çalışırken bir camii etrafına toplanmış üç beş haneden oluşan bir köy de ilk gördüklerimden. Köyü sevdim (ismini hatırlayamasam da). Kitabı okurken de bu köy canlandı gözümde. https://www.instagram.com/p/BjJ-NXEgb60/ :) )

ismail salcan, Uçurtma Avcısı'ı inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Muhteşem bir eser öncelikle.
Bu kitap vasıtasıyla buradan ırkçılığa lanet okumak istiyorum. Hangi insan bir başka insandan üstün olabilir ki ? Bir tek üstünlük benim görüşüm iyilik ve takva da vardır. Bu da ne güzel bir üstünlüktür.
Taliban hakkında sadece haberlerden duyduğum ikiz kuleler saldırısı ve terörist eylemler dışında iğrenmeme ve tepkime neden olabilecek ayrıntılar dikkat çekiciydi. Yazar birazda sanki Amerikan rüyasina gönül vermis gibi şahsi fikrim bilgisi olan arkadaşlardan yorum bekliyorum. Yazarla yolumuz ilk kez kesişti. Ben genel olarak kalemini, akıcılıgını sevdim.
Gözümden usul usul yaşların vadiye akan bir şelaleye dönüşmesine kadar götürdü. Sonunda "Senin için bin tane olsa yakalarım" cümlesi beni benden aldı. Eser Afgan halkını tanımama kültürüne ve yaşayışına karşı bilgi edinmeme vesile oldu.

Güzel ama sonu hüzünle biten bir öykü. Yazar, dostluğa önem veren fakat herkesin ihanetiyle karşılaşan, güçlü ve sevgi dolu Kodin'in öyküsünü anlatmaktadır. Önyargılarla insanların damlagandığı öykünün profilinde, kitabın kahramanı olan kişinin yaşamın zorluklarından dolayı kötü anılması ve aksine küçücük çocukla kurduğu dostluk ilişkisinde ne kadar iyi yürekli biri olduğu, aslında herkesin doğru bildiği yanlışın insanların hayatlarını nasıl etkilediğini ortaya seriyor.

@bidolukitappp, İlahi Komedya - Araf'ı inceledi.
6 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 7/10 puan

14.yüzyılın ilk yarısında kaleme alınmış, İtalyan ve dünya edebiyatının baş yapıtı olan epik şiirin 2.bölümüyle devam ediyoruz.İlahi Komedya dediğiniz zaman her zamanki gibi nesli tükenmek bilmeyen malum yobaz çevrelerde ilahi şeylerle dalga mı geçilirmiş düşüncesi egemen olsa da tam tersi olarak Dante, burada bize ölüm sonrasını özellikle de cehennemi anlatıyor-ki burada Araf’tan bahsediliyor-. Büyük ve evrensel bir şair…Aşk şiirleri ve felsefe yazıları yazan bir insan…Ama tabi ki ülkemizin de klasik sorunlarından biri olan yaşam evriminde o da aktif(önüne gelene atlayan),durgun(evlenince durulan) ve dini(günahlarının af olması için namaza başlayan) yaşam tarzlarını benimsemiştir.Yazar bile böylesine karmaşıkken aslında İlahi Komedya’yı anlamak da bir o kadar zor oluyor.Yani evet, kitabı satın alır okursunuz ama sadece okursunuz.Nasıl ki Nutuk’dan önce 20.yy başlarında Osmanlı’dan İnkılap Tarihine kadar ki süreci iyi bilmek gerekiyor; işte bu da öyle bir şey.13 ve 14.yüzyılları iyi bilmek gerekiyor.Güzel sanatlar tarihini az çok bilmek gerekiyor.Hiç değilse bile kitapda adı geçenleri araştırıp, öğrenerek kitabı tekrar okumak gerekiyor.Biliyorum, gerekiyor da gerekiyor.Alt tarafı bir kitap okuyacaktık konuyu aldın nerelere getirdin…Demeyin işte…Öyle olmuyor çünkü.Avrupa’da bir Alman, Rus kültürünü öğreniyor; bir Rus, Fransız kültürünü öğreniyor.Hem de bunları okulda ders olarak görüyor.İşte bu yüzden biz Avrupa’ya uyum sağlayamayız, çünkü adamların kültürünü bilmiyoruz.Neden anlatıyorum çünkü biz de Araf’tayız.Cehennem ile Cennet arasında kalmış ama cenneti haketmiş ruhların cennete olan yolculuğu.Allah, herkesin üzerinde eşit haklara sahip olan yaratıcıdır.Ona bizimle diyenlerin sayısı arttıkça onun varlığı insanlık nezdinde daha da çoğalır ve kabul edilir.Ama ne yazık ki bizim toplumumuzda bizimlesin diyenlerin sayısı arttıkça insanlar üzerindeki etkisi dünya nimetleri gibi azalmaktadır.Kibir ve hasetlerimizden kurtulamadığımız müddetçe maalesef Araf’tan çıkmamız da pek olası görünmüyor.Biz insanlar göksel etkilerden daha çok Tanrısal kudretin etkisi altındayızdır.Bu bizlerin tam bir serbestlik içerisinde olmamıza engel değildir; zira Tanrının kanunlarına uymak veya uymamak bizlerin elindedir.Tanrı’nın kanunlarına pek de fazla uymayan biri olarak ifade etmeliyim ki iyi davranışlarım gibi fena davranışlarımın da sorumluluğunu Tanrıya yüklemiyorum.Çünkü böyle bir şey imkansızdır.Bizler istemek gibi bir iradeye sahibiz ve bu da tercihlerimizin sorumluluğunu Allah’a yükleyemeyeceğimiz anlamına gelir; her bitki kendini tohumundan belli eder değil mi!

Ayşegül tatilde, 59 Saniye'yi inceledi.
 13 saat önce · Kitabı okudu · 20 günde · Puan vermedi

İnsanlar mutlu olmak için ne yapar? Mutluluk nedir? Ne kadar sürede mutlu olunabilir? Mutluluğun bilimsel bir açıklaması var mıdır?

Bu kitapta bu soruların cevabını bulamayacaksın. Hatta yakınından dahi geçemeyeceksin. Fakat kendini mutlu hissetmen kaçınılmaz olacak -eyleme geçtiğin taktirde- Üstelik ikna etme, motivasyon, stres, ilişkiler vb. konularda farklı bakış açılarına da sahip olacaksın. Bir taşla iki kuş misali..

Kişisel gelişimine önem veriyorsan ve dönem dönem farklı ruh hallerine bürünüp depresif takılıyorsan harika bir taktik sayfa 310'da seni bekliyor olacak. Yazar bu bölümde 'kişilik' üzerine yazıyor. İnsanların hayatta minnettar oldukları üç şeyi saymalarını (istiyorsan daha çok şey sayabilirsin daha azını kabul etmemekteyiz) veya son bir hafta içinde gerçekten iyi giden üç olayı hatırlamalarını böylece kendilerini daha iyi hissederek daha iyimser, sağlıklı bireyler olacaklarını vurguluyor. Haksız sayılmaz değil mi? Biz denedik onay verdik, bence sen de denemelisin.

Yazarın vurguladığı ve benim oldukça ilgimi çeken diğer bir konu ise bireyin kendisini hedeflerini başarmış olarak değil de hedefleri üzerine çalışırken hayal etmesi gerektiğiydi. Böylece başarının gelme ihtimali artacaktı.
"Aynı zamanda kendilerini başkalarının gördüğü şekilde tahayyül eden insanlar çok daha başarılı olmaktadır." ise yazarın savunduğu bir başka düşüncedir.

Naçizane bir öneride bulunacak olursam kitabı zamana yaymadan okuyun. Şimdiden iyi okumalar..

ZeynepŞngnl, Suskunlar'ı inceledi.
14 saat önce · Kitabı okudu · 5 günde · Puan vermedi

Açıkçası kitaba başladığım zaman kitabın sonunu getirebileceğimi düşünmüyordum,kesin yarım kalır diyordum. Ama düşündüğüm gibi olmadı dili her ne kadar ağır da olsa sayfalar ilerledikçe olay örgüsü sarıp sarmaladı ve o dönemin atmosferine alıp götürdü beni.Yazar eserin fikri alt yapısını dini, felsefi ve tasavvufi unsurlarla örmüş ve bu öğeleri musıki bağlamda ele alarak esere özgün bir hava katmış. Kitabın başından beri dallanıp budaklanan olaylar kitabın sonunda bir yumak gibi bir araya gelmiş.
Sözlerime kitaptan bir cümle ile son vermek istiyorum.
"Belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu."
Keyifli okumalar:)

Teselli Ağacı
"...Dut ağacı bu! dikmek için müdüriyete, yazı yazmam lazım. 'Maruzat' deriz biz ona." Yazı gider müdürün önüne, müdür bakar. "Hüseyin pehlivan yazı yazmış!" Cezaevinde bir çokları da 'Yazar' derdi bana, öyle çağırırdı beni. Müdür beni çağırıp "Yazı yazmışsın, söyle bakalım ne istiyorsun?" dedi. "Sayın müdürüm, ben bir dut ağacı dikmek istiyorum" dedim . "Nereye dikeceksin? Neden ? Ne yapacaksın dut ağacını? Yani dut ağacı büyüyecek, dut verecek, herkes bunun dutundan yiyecek sana dua edecek öyle mi ? "dedi. Ben "Müdür bey öyle değil, aslında hem öyle hem de başka anlamı var " dedim. "Başka ne anlamı var?" dedi. Ben de "Bu dut ağacı büyüdüğü zaman 20 sene, 30 sene, 50 sene sonra, neyse kaç yıl olursa olsun, büyüdüğü zaman buraya gelen mahkumlar diyecekler ki; bu dut ağacını diken kişi idamdan kurtulmuş, müebbet cezaya çarptırılmış. Müebbet cezayı da bitirmiş çıkmış buradan diyecekler . Bu şekilde teselli kaynağı olacak onlar için . Ben bunu düşünüyorum, daha ümidimi yitirmedim, ben birgün çıkacağım buradan, hiç ümidimi yitirmedim." dedim. Öylece durdu ve "Peki, dış bahçenin bir yerine dik." dedi. Hüseyin pehlivan "teselli" ağacını dikti ve ümit ettiği gibi Sinop'un Han'ından tahliye oldu .

Orhan Pamuk'un Beyaz Kalesi üzerine eleştiri:
Orhan Pamuk, Beyaz Kale Romanı ve Kurmacalar Üzerinden Tarihimiz

Bir kaç hafta önce Orhan Pamuk’un 1986 basımlı post – modern etkiler de taşıyan romanı Beyaz Kale’yi okudum. Kitap, tarihi bir roman olma özelliği de taşıyor. Fakat, kitap ben de biraz hayal kırıklığı oluşturdu. Dünya edebiyatında, benzer temalı romanlarda neredeyse hiç karşılaşmayacağımız biçimde, yazar, Beyaz Kale’nin konusunun geçtiği toplumun sosyal hayatını gerçekte olmadığı şekilde sunmakta, bana göre bunu da gerçeğe dayanmayan kurmacalar üzerinden yapmış görünmeketdir.

Roman’da Orhan Pamuk, 4. Mehmet (Avcı Mehmet) dönemi Osmanlı toplumunu ve İstanbul’u tasvir eder. Türk Gemiciler tarafından esir düşen bir Venedikli romanın baş kahramanıdır. Bu esir diğerlerinden farklı olarak mühendislik, edebiyat ve anatomi alanında eğitim görmüştür. Venedikli, zindanda özellikle doktorluk bilgisi ile dikkat çekmeyi başarır ve “Paşa” (Osmanlı idaresinde güçlü) tarafından makamında kabul edilir. Burada kendisine çok benzeyen bir şahsiyet olan “Hoca” ile tanışır. Daha sonra Paşa tarafından zindan alınıp bu Hoca’nın yanına yerleştirilen Venedikli, Hoca ile Paşa için görkemli bir havai fişek gösterisi yapar, sonrasında da Padişah’ın dikkatini çeker. Venedikli, görevlendirildiği önemli icat ve incelemeleri Paşa ile birlikte yaparlarken, aynı zamanda birlikte bir çok yazı yazmaya da başlarlar. Bu yazma sürecinde “Venedikli” ile “Hoca” karakterlerinin farklılıkları okurun zihninde daha belirgin hale gelir. Roman boyunca Venedikli, Hoca kadar hatta bazen ondan daha kabiliyetli bir şahsiyet halinde tasvir edilir.

Venedikli’nin Hoca’dan daha bilgili, daya yetenekli olması, Hoca’nın bir çok konuda Venedikli ile çatışmalarına neden olur. Çatışmalarda Hoca Venedikli’ye gör hep haksız, hep kötü duygulu, kötü niyetli olarak görünür; Batı iyi, Doğu kötü…..

Romanın sonunda post modern eserlerin genel özelliği olan okuyucuyu yanıltma hali karşımıza çıkar; Hoca Venedikli’nin yerini alarak İtalya’ya gider. Venedikli esir de Hocanın yerini alır gibi görünürken aslında bu esirin Hoca’nın bir hayali kurmacası olduğunun anlaşılması ile roman da biter.

Orhan Pamuk tasarladığı bu iki karakterin sırtına Doğu ve Batı’nın değerlerini yüklemiş, bu iki zıt kavramı bireyler üzerinden anlatarak okuyucuya sunmuştur.

Orhan Pamuk’un bu tarihi romanı, içerdiği tasvirlerle, sunuları ve anlatısı ile aklımızda bir çok soru işareti oluşmasına neden oluyıor. Öncelikle, yazarın her ne kadar kurguda özgür olması gerekse de bir tarihi roman, tarihi bu denli yaşanmamış kurmalarla okuyucuya nasıl sunabilir ? Bu, o topluma, o sosyal yapıya bir haksızlık olamz mı ? Haksızlık olursa etik sorunlar taşıamz mı ? “Roman’da “kasıt yapılmış”  yorumlarına neden olamz mı ? Ayrıca, Roman boyu Orhan Pamuk, bazı tarihi olayları olduğu gibi almış, bazılarını ise kurmaca olarak işlemiştir. Eğer Orhan Pamuk Beyaz Kale’yi gerçek bir kurmaca amacı ile tasarlamış ise ve o dönemi kendince yorumlamayı amaçlıyor ise o zaman işlenen dönemdeki bazı tarihi gerçeklikleri olduğu gibi alıp bazılarını neden göz ardı etmeyi ve kendince değiştirmeyi tercih etmiştir ? Dahası, neden kurmaca yolunu tercih ettiği olaylar ve tiplemeler Osmanlı tarihinin en hassas en belirleyici noktaları olurken, gerçekte olduğu gibi aldığı kısımlar ya genel bilinen isimler, olaylar ya da dönemde yaşanan idari zayıflıklar olmuştur ?

Romanın genelinde okur yükselen ve üstünleşen yüksek ahlaklı bir Batı ve güçlü olsa da zayıflamaya yüz tutmuş, ahlaki değerlei zayıflamış bir Doğu ile karşılaşmaktadır. 17. yüzyıla doğru uzanan bir tarihte bu tasvir bazı yönleri ile kabul edilebilir, ancak, Osmanlı ve Türk toplumu üzerinden yazılan yanlış kurmacalar Türk tarihinin ve Osmanlı portresinin özellikle yabancı ve Osmanlı tarihine uzak okurların zihninde ister istemez yanlış şekilde şekillenmelere, yanlışlar gerçekmiş gibi kanaatlere neden olmaktadır.

Bu bağlamda, Pamuk’un yaptığı bazı tasvirleri şu şekilde sıralayabiliriz;

Bütün direklerin tepesine sancaklar çektiler, bizim bayrakları (Venedik), Meryem Ana tasvirlerini, haçları tersinden asıp külhanbeylerine aşağıdan oklattılar. Askerlerimizi (Venedik) gülünç göstermek için zırhlarını ters giydirdiler, kaptanların ve subayların boyunlarına demir çemberler taktılar. (syf 14)1

Osmanlı tarihinde gerek toplum gerekse de yönetici kesim Türk töresinin ve İslam’ın emirlerinin doğrultusunda hep hoşgörüyü tercih etmiş, düşmanın kültürüne, esirlere, tüccarlara karşı Pamuk’un betimlediği gibi davranışlarda bulunmamıştır. Dahası Meryem Ana bizce de mübarek bir kadın değil midir ? Bu özelliklerimiz aslında Türk tarihi karakteri bakımından en hassas noktalardan birisidir, Batılı sömürgeci ve emperyal zihniyetten farklı bir büyük devlet ve millet oluşumuzun da kanıtıdır. Işte bu noktada Orhan Pamuk Osmanlı’nın en hassas ve temel noktasında çok zıt bir kurmaca ile okuyucuyu karşı karşıya bırakmaktadır: 

Paşa derdini öyle bir anlatmaya başladı ki, bunun, “düşman iftiraları”1 ile Allah’ı kandırdıkları için yeryüzünde bir tek bu Paşa’nın yakalandığı özel bir hastalık olduğunu düşünmeye başladım. Oysa derdi nefes darlığı idi. (syf16) 1

O dönemde, Paşa rütbesi ile anılan bir çok asker veya yüksek devlet memuru çocukluktan itibaren Enderun Mektebi gibi özel okullarda özenle yetiştirilmiş, üstün yetenekli ve hayatlarını devlete adamış kimselerdi. Bir çok Türk ve yabancı tarihçilerin bu kişilerin kahramanlıklarının, üstün yeteneklerinin ve çalışkanlılıklarının altı çizilirken, açıkça görülmektedir ki Orhan Pamuk bir Osmanlı askerini ‘zayıf’ bir karakter olarak betimleyerek, adeta onu, onun tiplemesinde Osmanlı Paşa’sını alçaltmıştır:

Din değiştirmeyeceğimi söyleyince, Paşa bana öfkelendi. Hücreme döndüm.  Müslüman olmazsam Paşa boynumun hemen vurulmasını emretmiş. Kalakaldım. (syf 26) 1

Her dönemde hoşgörüsü ve saygısıyla anılan, bunu temel özelliği olarak taşıyan Osmanlı, Beyaz Kale’de tamamen tersine çevirilerek okyucuya sunulmuş haldedir. Hiç din değiştirmedi diye boynu vurulan bir kişi bizim tarihimizde var mıdır ? Tam tersi, kuruluşundan yıkılışına Osmanlı Devleti, tebasını dininde açıkca serbest ve devlet güvencesi altına almamış mıydı ?

Gerçek tarihe zıt düşen bu anlatılar, baştan aşağı kurgulanmış bir imparatorluk (hayali), karakterler ve şehirden bahsetseydi “bir tarihi tema işleyen kuramsal roman haliyle” kabule edilebilir olurdu. Fakat, Orhan Pamuk Osmanlı tarihinde geçen gerçek olaylara, isimlere, karakterlere ve İstanbul’a romanında yer vermiştir; Padişah 4. Mehmet’e yer verilmiş, Evliya Çelebi’ye gönderme yapılmış, Sokullu Mehmet Paşa’nın ismi geçmiş, Havai Fişek gösterileri, siyasi bağlamda Hoca aracılığı ile anlatılan müneccimbaşı meselesi, ve dönem siyaseti ile ilgili bazı kesitleri gerçek tarihten doğruca alıntılamıştır.2 Bu vurgularla Beyaz Kale, doğrudan Osmanlı’nın bir dönemini işlemektedir; tasvirleri ve kurmacaları ile de o dönemi “kötü Doğu” olarak tanıtmaktadır.  

Ortalam bilgi sahibi bir Türk okur veya Osmanlı tarihini ortalama seviyede bilen bir okur, romanın anlatısının tarihi gerçeklik ile örtüşmediğini ve çoğu yerde yazarın kurmacaları olduğunu açıkça anlayabilir. Ama bunu, etkilenmiş Batıcı aydın zihniyetine ya da yabancı (küresel) okuyucu kitlesine vurduğumuz da durum çok değişebilmektedir. Batıcı aydın ya da Batılı okuyucu, 16. – 17. Yüzyıl Osmanlı’sını bu denli yaşanandan tam tersi şekide anlatan bir tarihi romanı okuyunca, ya görmek istediği “kötü Doğu”yu görecek ve ön yargılarına doğruluk gerekçeleri bulacak, ya da, iyimser bir ifadeyle yanlışlar ile gerçekte olmayanlar ile bizi tanıyacaktır. O zaman, bir Batlı kişi, önce iyi niyetli bile olsa, bu tür romanları okuduktan sonra, bizi Batı’ya göre “öteki” yapan zihniyeti haklı görmeye başlayacaktır.  Boşuna bir yığın ödül vermez Batılılar Doğu’dan insanlara…

Başta değindiğim iki soru ile tüm bu argümanları birlikte değerlendiricek olursak; Orhan Pamuk,  Beyaz Kale’de, hayal gücünün ürünü olan bir (hayali) kurmaca yaratmaktan ziyade, gerçekte var olanı farklı (kötü ve yanlış) göstermeye dayalı bir romancılık ile okuyucunun karşısına çıkmıştır.

Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın, Pamuk’un şahsına yaptığı “toplumun alışkanlık ve kültürünü doğru bilmeden Nobel Ödülü almış olsa bile doğru eserler çıkarması beklenemez” şeklindeki eleştirisi de tüm bu bahsettiklerimi desteklemektedir.

Tartışılmasına rağmen altını çizmemiz gereken önemli bir nokta da, İlber Ortaylı ve bir çok Türk entelektüel tarafından ciddi şekilde eleştirilmesi ve hatalı bulunmasına rağmen Orhan Pamuk’a  Publishers Weekly, The Intepended, New York Timesgibi en büyük yayın kuruluşlarında olumlu eleştiriler yapılmasıdır. O ve eserleri, Emperyal Batı’lı edebiyat tarafından benimsenmiş, sevilmiş ve dünyaya tanıtılmıştr. Acaba, Beyaz Kale’de sunulan “Doğu” ve hep özenilen, arzulanan “Batı” tasvirleri nedeniyle mi sayın Pamuk bu kesimlerce çok sevilmiş ve kabul edilmiştir ?

Sonuç olarak, Beyaz Kale’den aldığım ders, romancı gerçekte yaşanmış bir tarihi, çeşitli nedenlerle kurmacalarıyla kötülediği an asgari edebiyat değerinin ve hatta estetiğinin dışına çıkmış demektir. Yazımda, bahsettiğim gerçeği yıpratan kurmacaya yazar özgür olmalı eleştirileri gelebilir. Bu eleştiriyi yapanlara söylemek isterim ki, gerçek bir romancı kurmacada özgür olduğu kadar, sanatını siyasetten, emparyal güçlerden, kariyer, yükselme ve tanınma arzusundan ve bunun gibi daha bir çok yan beklentiden de uzak tutmalıdır. Aksi halde o sanat güdümlü, toplum mühendisliğine maksatlı bir çalışma haline gelir. Son olarak şunu da belirtmek isterim; edebiyatçı ya da sanatçı üzerinde uğraşacağı medeniyetin dilini, kültürünü, insanlarını ve tarihini olabildiğince en iyi şekilde bilerek yola çıkmalıdır. Beyaz Kale’nin buna bir örnek olması dileğiyle !

Dipnotlar

1- Orhan Pamuk: Beyaz Kale, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
2- Bensu Funda Gür; Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü: Orhan Pamuk’un Romancılığı ve Beyaz Kale (Makale)

http://www.kirmizilar.com/...-uzerinden-tarihimiz