• Ve bir kitabın daha üzüntüyle sonuna geldik...

    Genç elitler serisine ilk başladığımda gerçekten çok sevmiştim. Her bir karakteri ayrı ayrı seviyordum... En çok da Adelinetta'mı... Ama bu serinin son kitabı olmaya bile yakışmayan kitap yüzünden hepsinden teker teker nefret ettim. -Adelina'dan da- Kitabı okuyup bitirdikten sonra 3 gün etkisinden çıkamadım. Sürekli "Neden böyle oldu? Adelina bu sonu hakketti mi? Violetta böyle bir iyiliği hak etti mi?" gibi şeyler düşünüp duruyordum.

    Herkesin düşündüğünün aksine ben Violetta'nın kesinlikle bu iyiliği hak edecek kadar iyimser bir kız olduğunu düşünmüyorum. Ve Adelina'nın da yazarın düşünmemizi istediği kadar kötü biri olduğunu düşünmüyorum.

    Adelina bana gerçek hayatta çok benziyor. Yani Adelina ne düşünürse ben de onu düşünüyor, Adelina ne söylerse ben de içimden aynısını söylüyor, Adelina ne yaparsa ben de aynısını yapardım diyorum. O yüzden Adelina'nın sonunun böyle olması beni daha çok etkiledi.

    Bu arada yazara buradan şunu da söyleyeyim; Adelina'nın hüküm sürdüğü krallık karanlığa boğulmuş bir krallık değildir. Adelina sadece o küçükken ve gençken malfetto diye adlandırılan, izi olan insanların gördüğü muameleyi tahta geçince izsiz normal insanlara yapıyor. Ve ben bunun yazarın lanse etmeye çalıştığı kadar kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum.

    Violetta konusuna gelirsek... Yazar her zaman Violetta'nın kusursuz ve aşırı iyi biri olduğunu söylerken, Adelina'nın da bir o kadar da kötü biri olduğunu söylemiş. Şimdi bana söyleyin; Violetta, Adelina için nasıl bir iyilik yaptı? Adelina, Violetta için nasıl bir fedakarlık yaptı? Adelina'nın yaptıklarını düşününce Violetta'nın yaptıkları, yapmaya çalıştıkları veya söyledikleri o kadar küçük kalıyor ki düşündükçe olamaz, Adelina bunları hak etmedi diyorum.

    Adelina sırf gücünü vermek istemedi diye Violetta'nın gidip Adelina'nın düşmanlarına sığınması, ayrıca Adelina varken bile neredeyse hiç tanımadığı Raffaele'ye daha iyi ve yakın davranması ne olacak peki sevgili yazar? Hem de Adelina'nın sırf Violetta'yı bulmak için dünyanın yarısını fethetmesine rağmen...

    Buradan varmak istediğim sonuç ne Raffaele, ne Violetta, ne de Adelina bu sonu hakketti. Kitap evet çok güzeldi... Ta ki sonuna gelinceye dek. Sonu tam bir fiyaskoydu. Bu kitabı hiç almayın Gül Cemiyeti'nde bırakın derim ben...

    Bu arada buraya kadar okuyanlara teşekkür ederim ancak içimi boşaltabildim ve daha söylemediğim, içimde kalan şeyler var ama daha fazla uzatmak istemedim buraya kadar okuduğunuz için teşkkürler :)
  • Yalnızlığı, dışlanmışlığı ve anlaşılamama
    duygusunu Dostoyevski kadar güzel anlatan başka bir yazar daha okumamıştım sanırım.
    Bu kitabında da tesadüfen karşılaşan iki yalnız insanı konu almış yazar. Yalnız bırakılmış bir adam ve yalnızlığa zorlanmış bir genç kızı. Soğuk, beyaz bir Petersburg gecesinde hayatları kesişen bu iki insan birbirlerine neler anlatırlar ne paylaşırlar derseniz, Beyaz Geceler'i mutlaka okumalısınız . •
    Üstelik Dostoyevski'nin o kadar güzel betimlemeleri var ki kahramanların karşılaşıp birbirlerine hikayelerini anlattığı o soğuk ve ıssız gecenin içinde gibi hissetmeniz mümkün. •
    Ben yazardan ilk olarak Yeraltından Notlar'ı okuyup çok sevmiştim ama başlangıç olarak Beyaz Geceler de harika bir seçim olacaktır.
  • Bazı kitaplar vardır onlar için neden okunmasın denir.
    Bu kitap işte öyle bir kitap;
    etkileyici bir hikaye, sade bir anlatım,
    anlaşılır bir üslup, zihin açan bir bakış açısı,
    fazla zaman almayan bir kalınlık...

    biz nedense kitapları bazen sonucunu merak ettiğimiz
    bir film gibi algılarız... onun için baştan uyarırız,
    incelemelerimizin başına büyük harflerle
    "aman haa dikkat iki gözüm bunda spoiler vardır,
    sonra vay efendim demeyesin" diye
    okur da bunu önemser zira gazı kaçmış içeceği kim ne yapsın
    açarken o "fusss" sesinin gelmesi önemlidir tabii...

    Tam olarak benim için bu sonuçların pek bir ehemmiyeti olmasa da,
    bu konuda hassasiyeti
    olan okurlara da sonsuz saygım var.
    Zaten ne geldiyse başımıza
    hep bu baskılardan gelmedi mi?
    tahammülsüzlüğümüz sonucu oluşan baskılar;
    mahalle baskısı, siyaset baskısı, inanç baskısı....
    yetmedi
    bir de 1K baskısı mı ekleyelim!!!

    Peki ben, bir kitaba nasıl yaklaşıyorum?
    bir canlı gibi, hikayesi olan bir insan gibi,
    nasıl başlar nasıl biterden çok nedir onu anlamaya çalışırım
    işte onun için bu kitabı beğendim çünkü
    ruha büründürülüyor kitapları, kişileştiriyor hem beden katıyor
    hem de ruh...

    "...kitaplar yerine eller çıkıyordu içlerinden
    ve beni ayak bileklerimden tutup ilerlememe engel oluyorlardı."

    "Kitapların, hayata dair birer fikir olmak yerine
    düzenli bir rafın parçası haline gelerek
    toz fırçasının gıdıklayışından,
    tozlarını yutan süpürgeden,
    uyumaktan ve sayfalarını belirleyen doğal şiddet
    ya da gücü hiçbir zaman ortaya sermeyen bir gururla
    ara sıra başvurulmaktan başka bir şey bilmeyişlerini
    gülünç bir şekilde kınadık beraber."

    kitaplar da yaşarlar, onların da iyisi kötüsü vardır
    onlar da ölürler -ölmek demişken, kitaplar nasıl ölür acaba?-
    "Bir kitap, sahibi onu parçalamak,
    sayfalarını yırtmak, ateşe atmak istemediği sürece işlevini yitirmez."

    -kitapların ölüsü nasıl olur acaba?-
    "Kitaplar günahkâr kadavralar gibi beliriyordu
    kumulların arasında. Kâğıtlar ve sözcükler,
    kuru mürekkep, sayfalar ve bölümler arasında yüzlerce
    ufak ve tuhaf tünel kazmış olan böcekler tarafından oyulmuş ciltler."

    "albatroslar gagalarını sokuyorlardı bağırsakları
    dışarı çıkarılmış kan içindeki kitaplara"

    kitaba hayat veren biz miyiz yoksa yazar mı,
    bilmiyorum,
    işlemek lazım bunu
    ama kitaplarla kaderlerimizin etkileşimini inkar edemeyiz,
    kitabı kıymetli yapan da bizleriz, değersiz yapan da....
    İnsanlara uyguladığımız tarifemizin aynısını kitaplara da uygularız
    bazen onları da anlayamayız...

    bazılarını da lanetleriz, vurun kahpeye:
    "Büyükannem ne zaman yatakta kitap okuduğumu görse bana,
    “Bırak şunu, kitaplar tehlikedir,” derdi."

    ve onlara karşı hislerimiz vardır
    ‘Elime geçen her kitapla sevişiyorum ve
    onlarda bir iz bırakamazsam orgazm da olamıyorum.’

    (bu alıntıdan dolayı takipten çıkanlar oldu size de selam olsun
    güzel insanlar size de :))) hey gülüm benim hey,
    siz kesin tuvalete de gitmiyorsunuzdur dimi yaa)

    --aayy utandınız mı sevişmek, orgazm olmak falan--

    peki ya kitaplarımızdan önce ölürsek
    kitaplarımız kitaplarımız...

    artık şu gerçeği biliyoruz;

    "kitaplardaki dünyamız ve kitapların bizde ki dünyası"

    sizce hangisi gerçek???
  • Necib Mahfuz ülkemizde çok da değeri bilinmeyen, pek fark edilmeyen bir yazar. Neden bilmiyorum ama Necib Mahfuz'u Yaşar Kemal'e çok benzetiyorum. İçinde yaşadığı toplumu öylesine güzel bir şekilde yazıyorki resmen sizi Mısır'ın sokaklarında, kahvelerinde, evlerinde yaşatıyor. Bir de bakıyorsunuz ki aslında Türkiye'ye ne kadar da çok benziyor, ne kadar da bizden yaşanmışlıklar!
    Gelelim kitaba: Cebelavi sokağında yaşananlar her dönem için ayrı ayrı işlenmiş. İktidar hırsı ve bu hırs için neler yapılabileceği sürükleyici hikayelerle anlatılmış. Cebelavi'nin torunlarının çetelerle olan mücadelesi... Her birinin ayrı yöntemlerinin olması, fakat sokak halkının mücadele sonucunda alınmış özgürlüklerin değerini bilmemesi ve unutkanlığı... Ne kadar da ülkemiz insanına yakın değil mi? Özetle: Tavsiye ediyorum.
  • Bu incecik kitabın felsefi ve psikiyatrik açıdan bana öğrettiklerini kelimelere dökmek çok zor. Yazar din ve psikiyatri çalışmalarının ne kadar iç içe olduğunu ancak nasıl bazı felsefeciler tarafından gözardı edildiğini ve reddedildiğini kendi görüşlerine de yer vererek açıklamış. Mutlak bir dinin aslında insanın sonsuz arayışlarından doğduğunu belirtiyor.
  • Öncelikle roman yazar Wulf DORN tarafından 2017 yılında yayımlanmış. En azından en güncel yeni baskı bu tarihte diyebiliriz. Kitabın fiyatı 22.5 tl (idefix.com). Sayfa sayısı 416 umarım bu gözünüzü korkutmamıştır. Pegasus Yayınlarının bize sunduğu pikolojik gerilim türünde bir roman diyebiliriz.

    ..

    Kimseye inanma

    Kendine bile güvenme

    Gerçeği arama

    Gerçek seni bulacak

    ..

    Son zamanlarda sürekli psikolojik kitaplar okuyordum ama okuduğum kitaplarda genellikle bir kurgu olmuyordu. Bu durumdan fazlasıyla muzdariptim. Ne bileyim izlediğim psikoljik gerilim filmleri gibi bir kitap arıyordum sanırım sonunda aradığımı bulmuşum. Sanırım dememin nedeni ise kitabın sonlarına doğru bu kanıya varıyor olmam.

    Öncelikle yazarımız Wulf Dorn’ dan bahsetmek gerekirse 1969 doğumlu ve 12 yaşından berikısa öyküler yazan ve bu anlamda fazlasıyla ilgi görmüş birisi. 1994′ ten beri bir psikiyatri kliniğinin mesleki rehabilitasyon bölümündeki hastalara destek veriyor. Aslında kitabın arka kısmında yazan yazar bilgisi haricinde Wulf Dorn hakkında başka bir yerden ne kadar araştırma yapsam da net bir bilgi edinemedim. Kendi sitesine de ulaşamadım ama yine de linkini bırakayım (http://www.wulfdorn.de). Umarım ulaşmak istediğiniz bir bilgi olduğunda bu siteden ulaşabilirsiniz.

    Yazar hakkında böyle net olmayan ve sadece destek veren tarzda bir şey yazdıkları için psikoloji alanında bir eğitimi olmadan çevreden gördükleriyle, kendi araştırdıklarıyla bazı bilgilere sahip olarak bir psikolojik roman yazdığını düşündüm. Hala daha net bir bilgim yok eğer bilgisi olan varsa bana ulaşırsa memnun kalırım. Hal böyle olunca kitabı okurken yer yer ne saçma ya diyordum. Çünkü ufacık bir psikolojik terim çıkmasın hemen yıldızlanarak dipnotta anlamı veriliyordu. Bu bana çok basit gelmişti.

    Başlarda ergen kitabı okuduğumu ama kitabı yarım bırakmamak için okumaya çalıştığımı dile getiriyordum ama sonu öyle bir şaşırttı ki beni hala bu düşünceyi savunmuyorum. Spoiler vermeyeceğim bu konuda rahat olabilirsiniz.

    Kitapta psikiyatr Ellen Roth başrolü üstleniyor. Yan karakterler olarak da yine klinikten psikiyatr meslektaşları Mark ve Chris var.

    Kitabın başında Ellen’ ın sevgilisi Chris bir geziye çıkıyor ve Ellen’ a bir ÖİV hastasını bırakıyor. Bu arada ÖİV’ in açılımı özellikle ilginç vaka demek, çevirilerden bu hale nasıl gelmiş bilmiyorum orjinali çok daha idealdir bence neyse Ellen’ ın bu hastayla birlikte hikayesi de başlıyor. Türüne psikolojik gerilim dediğimizi unutmayalım bu süreçte başına çok fena olumsuzluklar geliyor. Bir nevi kaçış ve katili yakalama gibi kendinizi polisiye romanında hissedebilirsiniz. Çünkü Ellen’ ın arayışı esnasında yaptığı tahminlerle siz de oturduğunuz yerden katili veya en meşhur ifadeyle Kara Adam’ ı bulmaya çalışıyorunuz.

    Kitap resmen psikolojik bir roman okuduğunuzu yüzünüze yüzünüze bağırıyor. Çünkü en ufak şeylerde ne narsist ya da ufak ses duyulmalarında şizofren olamam tarzında cümlelere şahir oluyorsunuz bu esnada istemsizce gülebilirsiniz biraz basit kaçıyor çünkü.

    Bu arada yazarımız Wulf Dorn ne kadar kütürel bir insan olduğunu göstermekte baya ısrarcı. Hitchcock’ un Sapık filminden tutun Stephen King’e hatta ordan yönetmen David Lynch’ e kadar değiniyor. Bu noktada okurken wawww!! demelisiniz sanırım :))

    bla bla bla

    Ensest ilişkiden, kimlik karmaşasına kadar kitabın sonlarına doğru gerilimi damarlarınızda daha net hissedebileceğiniz roman. Sonu için bile okunmaya değer.
  • Bu ktiabı hçi beğnemedim. Giriş cümlemdeki yazım hataları sizi rahatsız ettiyse bu kitabı okumasanız iyi olur. Özellikle sonlara doğru kitap örnek verdiğim yazım hatalarıyla dolu. Her şeyden önce o kadar özensizce hazırlanmış bir kitap ki Pegasus Yayınları'ndan kitap alırken bundan sonra iki kere düşünmenizi tavsiye ederim. Noktalama işaretlerinin kullanımında da tonla hata var gerçekten inanamadım son okuma ve düzenlemede sadece sayfa sayılarını kontrol etmişler herhalde. Benim gibi takıntı derecesinde böyle şeylere dikkat eden varsa cidden okumasın çok sinir bozucu.

    Kitabın kendisine gelirsek; başından itibaren beni sarmadı. Lisede sürekli duyardım yazarı, kitap kapaklarına da hep bi aşinalık vardı bayağı popüler bir yazardı ama hiç okumadım bu okuduğum ilk kitabı ve keşke bunu da okumasaydım

    Bence kurgu çok sıradandı anlatımı da o kadar numarasız ve tekdüzeydi ki. Gerçeklikten uzak çok fazla olay ve diyaloga denk geldim. Yazarın kitaplarına yapılan yorumları okurken çoğunu salya sümük ağlattığını gordüm ama kitap bana o kadar inandırıcılıktan uzak geldi ki ağlamayı bırak duygulanamadım bile.

    Kitabı okumaya başladığım gün gerçekten çok kötüydüm ve bu ruh halimi körüklemek hoşuma gittiği için beni ağlatacak bir şey okumayı istedim. Sonuç: ağlamadığım gibi 4 günümden oldum.

    Kitabın başında 2 sayfalık bir övgüler kısmı var. Aynen burdaki yapılmış incelemeler gibi aşırı abartılmış, yüksek doz beğeni içeren yorumlar. Sonra kitabın arka kapağındaki gazete/dergi isimlerine bakınca onların da çok saygın kuruluşlar olmadıklarını gördüm zaten. Bir New York Times veya Publisher Weekly yok mesela.

    Yine de duygulandığım kısımlar hiç olmadı desem yalan olur. Sonuçta anne mevzusu benim yaralı olduğum bir yer ama dediğim gibi kitap baştan sona bir ehh ve şişirilmiş bir balon.

    13-14 yaşlarımdayken okusaydım muhtemelen çok beğenirdim. O yaşlarda insan yüzeysel bakıyor ve böyle kitap kapağı bile çok fazla cezbedebiliyor. Okumadan aşık olduğum çok kitap vardı sırf şekli şemalı yüzünden. Ama yaş aldıkça zevklerim de değişti tercihlerim de. Kötü bir anıma denk gelmese, sağlam kafayla asla alıp okuyacağım bir kitap değil. Ve "Amerika'nın Canan Tan'ı" dlye bir yorum da gördüm yazar için ki Canan Tan'ı da yazar olarak beğenen, usta gören biri de varsa ne bileyim... Ki kendisinin ben de imzalı kitabı bile vardır zamanında romanlarını çok okumuşumdur ama böyle kitapların tek artısı okuma alışkanlığı kazandırmasi bence. Yazdığım her şey kendi fikrimdir ve kitabı ne beğendim ne de öneririm. Yerine koyabileceğiniz çok daha güzel, size bir şeyler katabilecek kitaplar var. İncelememde imla hatası vs vara lütfen bildirin ::)) ve esen kalın