• 221 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Hazır bu ara hızını almış bir okuma ve inceleme enerjisine sahipken Cengiz Dağcı ve "ihtiyar savaşçı " üzerine iki kelam etmeden geçmek istemedim ..
    #SPOİLER
    Eğer Cengiz Dağcının toprak özlemini ve ne olursa olsun o toprağa dönmek hasretini bilmiyorsanız bu roman size boş gelecektir ..
    Kırım ve kırım Türkleri "tatarları" hakkında bir bilginiz yoksa ..
    Sürgün kelimesinin anlamını bilmiyorsanız zaten __okumayın _

    Dağcı ihtiyar bir savaşçı olarak köyüne döner .. bizde ay ışığı altında yaprakların arasından köy ışıklarına bakarız ..özlem vardır ,hasret vardır kavuşmak heyecanı vardır içimizde ..
    Ama kader kuralları yazılmamış bir oyundur ki ..köy kurşuna dizilmiş ,insanlar ağaçlara asılmış ..bir yıkım senaryosu oynanmış ve bitmiştir ...

    Sovyet devleti ve Kırım sürgünü yıllarında sağ kalan çocuklar ve Melek hanım ile tren vagonlarından , ölülerinizi eksilte eksilte sürgün bölgesine gönderirler sizi ..

    Kitap bu sürgün bölgesinde yeniden bir hayat bulma ve 45 yıl gibi uzun bir süre sonra tekrar toprağına yüz sürebilmek hatta toprağında ölmek adına bir yaşam hikayesi barındırıyor. .
    "Orada ölüleriniz bile bize lazım " denir neden ?? Çünkü siz bu toprağın gerçek sahiplerisiniz. ..
    Dedelerin bu mirasını değişen sovyet toplumunda torunlar ele alır ..çünkü onlara hiç bir zaman "unutma" alternatifi sunulmaz. .. bir toprak ve vatandaşlık davası vardır .. çadırlar kurularak pankartlar asılarak bu genç nesil öz vatanına sahip çıkacaktır ..
    "Sovyet vatandaşı "olduk dedikleri gün acaba iyi bir gün müydü? ..diye düşünüyorum hâlâ. . Sürgünden önce ne vatandaşıydılar ki ..bu acılara maruz kaldılar .
    Politikanın ve savaşın laneti vatandaşları mı ?

    Cengiz Dağcı Gurfuz doğumludur ve hikaye de burada geçer. .ne yazikki ihtiyar savaşçı gibi gurfuzda değil Londrada ölür. .son hasret yazılarını burada mutsuz yazar ,yalnız yazar,yazmaktan tükendiği anlarda bile "yansılar" yazar ..

    Tek sevindirici olan yaşarken değilse bile öldükten sonra Çok sevdiği toprağı Kırım 'a Kızıltaş köyüne defnedilmesidir ..

    Keşke ölmeden son bir kez daha görebilseydi ,son nefesini Londra pusunda değil de Gurzuf'un deniz kenarında alabilseydi ...

    Sevgi ve saygıyla andım ..
    Iyi okumalar ..
  • 96 syf.
    ·8/10
    Ana kahramanımız Mrs C'nin yolu kumarbaz bir herifin tekiyle kesişiyor. Ve o kumarbazla beraber geçen 24 saati anlatılıyor kitapta. 24 saat lakin ömrünün en dolu, en unutulmaz, en etkileyici 24 saati...
    Her ne kadar konunun çok derinine inip de değerlendirmek istesem de kitabı okumayanlar adına spoiler verip kitabın tadını kaçırmak istemem. Aşkla, tutkuyla başlayan 24 saat hüsranla bitiyor ne yazıkki. Verilmek istenen mesaj çok güzel verilmiş Zweig tarafından. Açıkçası kitap, takriben son 15 sayfasında çok heyecanlandırıyor, merak ettiriyor insanı ama o sonu hüsranla bitiyor dediğim kısım beni güldürdü . Ne yalan söyleyeyim öyle bir son beklemiyordum. Velhasıl Zweig'in diğer kitaplarında da olduğu gibi betimlemeler biraz fazla ve sıkıcı bunu da söylemeden geçmeyeyim. Lakin okunmaya değer, güzel bir kitap. Herkese keyifli bol okumalar dilerim. 🤗
  • 208 syf.
    ·8 günde·10/10
    Fuat Sezgin, kesinlikle okullarda anlatılması gereken bir isim. Kendi adıma bu kitabı okumakta çok geç kaldığımı düşünüyorum, keşke çok daha önce okumuş olsaydım dedim okurken.

    Fuat Sezgin bize sıklıkla bilimler tarihinin insanlığı ortak malı olduğunu vurguluyor. Günümüzde yapılmış birçok teknolojik ürünün vakti zamanında Müslüman bilim adamlarının yaptığı çalışmalardan esinlendiğini, bizim içinde bulunduğumuz bu aşağılık komplekslerinden kurtulup, çalışıp-azmedip eski konumumuza geri dönmemiz gerektiğini vurguluyor.

    “Müslümanlar ecnebi hocalardan öğrendiler, onlarla birlikte çalıştılar, komplekse kapılmadılar, aşağılık duygusu hissetmediler, bu çok mühim...”

    “Avrupa medeniyeti bize yabancı değil, bizim medeniyetimizle akraba. Mümkün mertebe onların metotlarını, aletlerini, fabrikayı, mümkün olan en kısa sürede onlardan almamız gerekir. Japonların, Korelilerin böyle bir zengin mazisi yoktu. Ama bir inançla kısa zamanda çok uzun mesafe kat ettiler.”

    Yine hocamızın mükemmel bir çalışma azmi var. “Boş şeylerle uğraşıyoruz. Zamanın Allah’ın bize verdiği büyük bir nimet olduğunu unutuyoruz. Benim çalışma yılım 365 gündür. Haftam 7 gündür. Ben cumartesi, pazar günü bile sabah saat 7.30’da enstitüdeyim.” diyor ve böyle bir çalışma olmadan kalkınamayacağımıza vurgu yapıyor birçok kez.

    Ülke olarak ne yazıkki okumuyoruz. Bu konuda ne yapmalıyız sorusuna ise şöyle cevap veriyor;
    “Önce ilkokuldaki hocalara öğretmeliyiz. Onları eğitecek sosyologlarımız, pedagoglarımız olmalı. Okumanın şart olduğunu öğretecekler onlara. Bana kalırsa camide vaaz veren din adamlarımızın müfredatına namaz, oruç kadar insan hayatına, cemiyet hayatına etki eden unsurları da dahil etmek gerekir.”
    Allah kendisine rahmet eylesin, kendisini derin bir saygıyla anıyorum.
  • 148 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Rasim Özdenören denilince aklıma ilk Yedi Güzel Adam geliyor. Yine beni derinden etkileyen dizisi geliyor aklıma. Rasim Özdenören ile ilk dün tanıştım (01.01.2019) daha doğrusu onun okuduğum ilk kitabı ama ilk ve son romanı ile . Bu beni çok üzdü bu kadar güzel bir anlatımı olan yazarımızın daha fazla romanı olmasını çok isterdim.
    Ve gece saat 5'e kadar kitabı okuyup bitirdim. Merak dan ve o güzel anlatımdan ayrılıpta uyuyamadım.
    Aslında başlarda kafam karıştı içinde farklı hikayeler bulundurduğunu bilmiyordum oyüzden ilk başta biraz bocaladım diyebilirim. Ama sonradan toparladım. Kitapta iki farklı hikayeden bahsetmiş biri savaştan asılan arkadaşları ve kendisi de eve kapanarak çıkmaması, gül yetiştirmeye başlaması. Bir diğeri de sitare 'nin aşkı. İlkinde gül yetiştiren adamın yıllar sonra çıkıp her yerin hem insanlar olarak hem nesneler olarak dan nasıl değiştiğinden bahsediyor. Benliğimizi nasıl kaybedip, batılılaşmayı kabullenip bunların da doğru olarak dan kabul edişinden bahsediyor. Ki çok doğru artık asıl adetlerimiz kültürümüz bizlere çok yanlış geliyor farklı görüyoruz ne yazıkki...
    Ve dede ile torununu da es geçemeyeceğim. Aralarındaki bağ çok güzeldi..
    Bir diğeri yazarın anlatımından sitareye aşık olan daha doğrusu aşık olduğunu sanan ve sitarenin daha farklı duygularından bahsediyor. Çarli ye üzülüyorum olan yine ona oldu yazık.. Ama sitarenin sonunu böyle beklemiyordum ona da üzüldüm doğrusu.
    Ve hikayeyi diğer hikayeyle birleştirmesi çok güzel olmuş.
    Elli yıldır gül yetiştiren adam...
    Kitap daki en sevdiğim alıntıyı sizle paylaşmak istiyorum.

    { Ölüm nedir biliyor musun? Önünde sonunda çalacağımız tek hakikat kapısı, bizi bir yaradan var, yaradanın emriyle gene kendisine dönüşümüzdür ölüm, bir daha ölmemek üzere dönüşümüzdür ona}
    ~18. syf.~
  • İnsanlar yavaş yavaş inanmamayı,güvenmemeyi,sevmemeyi ve kronik şüpheci olmayı öğrenir.Bu gerçekleştiğinde artık ne yazıkki çok geçtir. İnsanların “tecrübe “ dediği şeyde budur.Kalbiyle bağlantısını kesmiş bir insana “tecrübeli” denir.
  • 144 syf.
    ·1 günde·5/10
    Güzel bir instagram kitabı olmuş. Güzel görseller, alıntılar var. Fotoğrafını çekip snap atılası, gönderi altına yazılası sözler bolca mevcut. Yalnız edebiyat yönünden çok beğenemedim, zira dışı güzel içi yavan, hissiyattan uzak buldum. Bende bir şeyler uyandıramadı ne yazıkki.
  • Bırak dilinden o sözleri baba!.
    Daha yolun başında bile değilim.
    Şeytan doldurur insan öldürür yapma baba!.
    Her kızgınlık geçer hak etmeyini yakma baba!.
    Sözlerinle kana bulama gençliğimi, daha yolun başı bile değil baba..
    Kahraman olma kol olma kanat olma, olan kolu kanadı kırma be kırma!.
    Ben onlar gibi olamadım bunun için geleceğime kıyma, hayatıma o ağır sözleri koyma!.
    Ne kadar yaşanılır bilmiyorum.
    Hemen üzerine sünger çekemiyorum..
    Mevsimi kara bulayıp haziranda üşüyorum..
    Geç kalmışım be baba!
    Ne yazıkki yüzüne değil kendimle konuşuyorum..