• Yapay zeka konusunda derinlemesine araştırma yapmamış, çok fazla bilgi sahibi olmayan kişiler için verimli bir başlangıç kitabı, üniversitelerin mühendislik ve matematik bölümlerinde ilk yıllarda tavsiye edilebilecek bir eser olduğunu düşünüyorum. Mühendislik bölümlerinde çok fazla kitap okunmadığını biliyorum, yine de okumayı seven ancak ne okuyacağı hakkında fikri olmayan kardeşlerimiz için bir öneri olsun.

    Yazar, temel seviye matematik bilgisi olan sözelcilerin bile anlayabileceği bir seviyede yazmaya çalıştığını esprili bir dille belirtiyor. Ancak belirtmediği bir şey var, kitabın girişinde yapay zeka ve bilgisayarların tarihinden bahsetmesi, ki bu durum benim gibi bazı sayısalcıları eminim üzmüştür. :) Gerekli olduğunun farkındayım ancak bu kısımları sevemiyorum.

    Daha önce başka bir yapay zeka kitabı okumadığım için kıyaslama yapmak yerine "Bu kitapta neler var, neler yok?" bunlardan biraz bahsetmeye çalışacağım.

    Çalışmaları uzun yıllar önce başlamış olan ancak sosyal medya sayesinde günümüzde tüm dünyada popülerliği tavan yapmış olan konulardan birisi "Yapay Zeka". Bu kitapta yazar Prof. Dr. Cem Say kronolojik bir şekilde konuyu anlatmaya çalışmış, yani; yapay zekanın ilk fikir tohumlarının atıldığı dönemden başlayıp, günümüze ve daha sonra da gelecekte neler olabileceğine değinerek kitapta güzel bir bütünlük sağlamış. Cem Say, akla gelebilecek en genel 50 soruya da tek tek cevap vermiş.

    Otonom yani sürücüsüz araçlar, Google Amca'nın çeviri yaparken hangi yöntemlerden faydalandığı, seçim algoritmaları, sosyal medyada bize gösterilecek reklamlarla ilgili sistemler, Çin'in vatandaşlarına sosyal skor uygulamasını başlatması( Black Mirror'dan hatırlayanlar el sallasın), go oyununda ve satrançta dünya şampiyonu yazılımlar gibi konular ayrıca yapay zeka dünyayı ele geçirecek mi, robotlar aşık olabilir mi? gibi etkileyici sorular kitapta bizleri bekliyor.

    Yapay zeka gibi çok kompleks algoritmaların iş yaptığı, çok derin bir konuda herkesin anlayabileceği seviyede bir kitap yazmak gerçekten zor bir iş. Yazarın bunu başarabilmesinin bence iki sırrı var. Birincisi konuya gerçekten hakim olmak. Bir konuyu ne kadar basite indirgeyebiliyorsanız, konuya o derecede hakimsiniz demektir. Yazarın üniversitede ders vermesi, kendisinin ve öğrencilerinin bir çok çalışma yapmış olması da bu konuda çok etkilidir diye düşünüyorum.

    İkincisi de basite indirgenemeyecek konuları kitaba hiç koymamak. Evet o karmaşık algoritmalardan bahsediyorum, ikinci yöntem içi dolu okurlar için biraz üzücü. Yani yapay zeka hakkında hali hazırda araştırma yapmış, bilgi sahibi, zaten üzerine çalışma yapan kişiler bu konuları zaten biliyor olmalı. Onların için kitap muhtemelen biraz tarih ve biraz da konunun geneli hakkında bilgi tazeleme olacaktır. Bu da kitabın hedef kitlesi ile ilgili bir seçim diye düşünüyorum.

    Hazır yeri gelmişken belirteyim 184 sayfalık bir kitapta zaten çok derinlemesine bir anlatım beklemek doğru değil bunun farkındayım, okumak isteyenler de bunun farkında olarak kitaba başlasınlar. Bu kadar kısa olmasının sebebinin okurları sıkmamak adına olduğunu tahmin ediyorum. Yazarın o kadar bilgi yükünü bu kadarcık bir kitaba sığdırmış olması ayrıca bu kadar akıcı bir dil ile anlatmış olması da övgüye değer bir konu. Yine de bazı sorular altında girilen cevapların, kısa olan anlatımdan dolayı havada kaldığını düşünüyorum. Bu durum yine okurun konu hakkındaki bilgi birikimine göre değişiklik gösterecektir.

    Spoiler olmaması adına içeriği yüzeysel ele almaya ve okuyacaklara kitap hakkında kısaca fikir vermeye çalıştım. Eğer kitap hakkında "Acaba almaya değer mi?" gibi şüpheleri olan kişiler varsa yazar Cem Say'ın TedX İstanbul konuşmasını izlesinler. Buyurun link:
    https://www.youtube.com/watch?v=dCQtt3cA_VA
    Yazarın burada anlattığı konular bire bir olmasa da büyük çoğunlukla kitapta da yer almakta.

    Son olarak kitapta da belirtildiği üzere bu konular için matematik hayati öneme sahip. Okulda öğrenilen matematik türev, integral, limit ... vs. hayatımızda ne işe yarar? Gibi sorular sormadan önce biraz araştırıp, böyle kitapları okumamız gerektiğini düşünüyorum. Kitabı okumadan önce youtube yalın kod sayfasında bir video izlemiştim, yapay zekadan bağımsız olarak matematiğin yazılımcılar için ne kadar önemli olduğundan bahsediliyordu, ilgili dakikadan itibaren onun da linkini buraya bırakmak istiyorum. https://youtu.be/Z_ic7EtAp_A?t=542
  • Sokrates M.Ö 469- 399

    Bugün yeniden 2500 yıl kadar öncesine gittim. Sokrates savunmasını yaparken ilgiyle dinledim onu, tiksinerek baktım Meletos'a, Anytos'a, Lycon'a... Sonra halka çevirdim bakışlarımı, savaşlardan yorgun düşmüşlerdi. Öfkeli, hoşgörüsüz, öz güveni yitikti her birinin. Uykuydu tek becerdikleri, ah bir de rahat bıraksa onları şu at sineği... Ne kadar karmakarışık konuşuyordu. Hep sırtlarını yasladıkları tanrıların güvenilir olmadığını söylüyor, başka bir tanrıya çağırıyordu onları. Kimdi bu Tanrı? Ah baldıran zehri ile ölüme mahkum olsun bu lanet at sineği? Hem değişim bir ölümdü, ve yeniden doğum! Kim uğraşacaktı bütün bu süreçlerle... En iyisi bilgiçlik taslayıp sorumluluktan kaçmaktı.

    At sineği mahkeme salonunda gezinen bu düşüncelerin farkındaydı, ama dimdik durdu! Oldukça cesurdu, sussa belki de yaşayacaktı. Ama o suskun kaldığı bir yaşamı ölüme tercih ederdi. Çünkü derdi ki: "Sorgulanmamış bir yaşam, yaşanmaya değmez!" Mahkeme salonunda da sorguladı. Adeta ölüm fermanına büyük bir gururla imzasını attı. Ölümü de yaşam gibi karşıladı. Hâkimler karşısında hiç eğilmedi. O gün bize ve tarihe güzel notlar bıraktı. Bu notların hepsini Platon yazıya geçiriyordu, o da Sokrates'in sevenleri gibi kederliydi. Sokrates ise son demlerinde bile felsefe ile sarmaş dolaştı. Mahkemede sofistler gibi nutuk çekmedi. Yine soru, yanıt biçiminde insanları kendi gerçeği ile yüzleştirdi. Onu anlayanlar çırılçıplak kaldı salonda. Çünkü bilgisizliğinin farkına varmışlardı yine. Bilgin ve bilge bir insan olmanın sırrına ermek istiyorlardı direne direne. Sokrates düşmanları ise bilmediklerini bilmiyorlar, bilgiçlik taslıyorlardı her seferinde.

    Sokrates'in insana ve yaşama bıraktığı miras elbette sınırlandırılamaz kalıp tümcelerle. Ben sadece, o salonda oturan sıradan bir Atinalı olarak neler alabildim, işte bunu paylaşmak istiyorum: Bir insanı yargılamak için bilgi gerekir. Bilgi erdemdir. Erdem ise tarafsız olma koşuluna bağlıdır. Tarafsızlık da düşüncelerin özgürce dile getirilmesine gösterilen tutum ile yansır gerçeğe. Ölüm de tıpkı yaşam gibidir. İyi ve kötü gibi kesin bir bakış açısıyla yaklaşmamız yanılgı olur. Sokrates: "Bilmediğiniz bir şeyi bildiğinizi sanmak gerçekten utanılacak bir bilgisizlik değil midir?" Bilgisiz olduğumun bilincine böylece bir kez daha vardım. Bilgi sınırsızdı, uçsuzdu, biçim değiştiriyordu, durağan değildi. En fazla tenime değen yel gibi varlığını duyumsayabilirdim, ama bilgiyi sonsuza kadar avuçlarımda tutamazdım. Yine de Sokrates kanıma girmişti işte, koşmalıydım peşinden bilginin. Önce bilgin, sonra bilge bir insan olabilmek için. Sokrates'in siyasete yönelik tavrı ise bana oldukça yakın geldi: "Ben siyasetle uğraşsaydım çoktan yok olurdum. Ne size, ne kendime bir iyilikte bulunamazdım." diyordu. Evet, evet dedim orası bir bataklık, yolu düşen kirlenmeden çıkamaz. Sokrates burada her koşulda insan olmanın ve insan kalabilmenin şifresini de veriyordu. Ah keşke tutup kolundan onu 21 yüzyıla getirebilseydim. Nasıl sinir ederdi bizi değil mi? Ama salt sinir etmekle kalmaz çıkmazlara sürüklenen insanın yanında olurdu. Bakın şu sözlere: "Asıl mesele ölümden sakınmak değil, haksızlıktan sakınmaktır." Bir tümcesinde de diyor ki " Tanrıya hizmet edeyim diye yoksul kaldım." Hepimizin özeti sanki, bütün insanlık tarihinin, çoğunluğun, yoksul çoğunluğun... Ama bunda dert edecek bir şey yok, haydi Atina'da hatta Agora'da çıplak ayaklarımızla yoksulluğumuz ile kıvançla Sokrates'in önderliğinde erdemin izinden gidelim. Hem Anadolu'ya da basarız adımlarımızı. Durdum ve düşledim. Müthiş! Sokrates'in bana kattıklarını anlatmaya devam! Mesela artık beni üzenlere kızacağımı sanmıyorum. Çünkü onlar en büyük kötülüğü kendilerine yapıyorlarmış da haberim yokmuş. Başka birine yanlış yaparak kendi ruhlarına zarar veriyorlarmış, yazık. Ah zavallılar! Tarih sizi ne kötü anımsayacak. Evet Meletos ve yandaşlarına diyorum. Sokrates'i ölüme sürükleyen hakimlere bir de? Hangisinin adı kaldı ki? En büyük kötülük kendilerine. Bu kişisel tarihimizde de böyle. Sevdiklerimizi hep gülerek anımsarız, adını bilinç tarlamıza kazırız. Ya sevmediklerimiz, bize fenalık yapanlar! Onlar unutulmaya mahkumlar...

    Artık Sokrates ile vedalaşma zamanı geldi. Bakın, bakın ne diyor bize: "Artık ayrılmak zamanı geldi. Yolumuza gidelim. Ben ölmeye, siz yaşamaya... Hangisi daha iyi? Bunu Tanrı'dan başka kimse bilemez."

    Ve baldıran zehiri, bana, sana, ona,
  • 07.30
    Hastane…
    Iyileşme, tedavi olma yeri. İçi acılarla ve kederlerle dolu kocaman soğuk bir bina. Neredeyse bir gündür buradayım. Yaşlı bir aile büyüğümüze refakat ediyorum. Aslında kafamda hiçbir şey yazmak yoktu ancak biricik destekçim yazmam konusunda beni harekete geçirdi. Var olsun, her anımda…
    Gün doğmak üzere şehrin ışıkları uyumamak için direniyor…
    Teyzemiz vücuduna yayılmış bir hastalıkla mücadele ediyor, dusmanindan bile habersiz. Neyle savaştığını bilmeden… Zaten hastalıkla çocuk gibi olmuş ruhuna söylemeye korktu herkes, bu yüzden saklanıyor ne olduğu… kendisi sadece apandistinden ameliyat oldugunu sanıyor. Cani yanıyor, sırtı ağrıyor yatmaktan. Ve bana sesleniyor…
    “Boncuğum.. Burada mısın?”
    Yıllar sonra minikligime dönüyorum. O zamanki gibi sesleniyor bana teyzem. Ellerini tutup öpüyorum, şefkat yüreğini rahatlatıyor… Prensesim benim diyorum.. Bebek oldum ben bebek diyor. Sen bizim küçük bebegimizsin diyorum. Evet evet boklu bebek, diyor kendine... Diğer hastaların sesini duyuyor, inleyişler, acılar.. Kapıyı ortuyorum hemen. Çok duygusallaştı.. Sert bakışlarıyla herkesi kesen teyzem şimdi pencerenin önüne konan güvercinlere bile ağlıyor..
    Bak gün doğuyor diyorum.. Maviyle mor birleşiyor sanki gün sana merhaba diyor… Selam olsun diyor, güne ve bunu bana gösterene…
    Bilmiyorum hayat bu, belki hayatla ölüm arasındaki keskin savaşıdır bu. Ben kimsenin eriyişine şahit olmadım. O hastalığını yaşayıp sadece iyileşmeyi düşlerken ben ve yanına gelen yakinlari onun hastalığıyla yeni şeyler öğreniyoruz. Ben en çok acıyı öğreniyorum. En çok acıyı. O da çok şey öğreniyor aslında. Kimin yanında olup olmadığını, kimlerin bilmediği yüzlerini.
    Genç kizligini anlatıyor. Ben, Almanya'ya gidecektim boncuğum. Babam izin vermedi. Benim haberim yoktu beni eniştene vermiş diyor. Nefes ala ala... Elimi tutuyor. Evlendigimde ev çok kalabalikti diyor. Nasil alıştın, diyorum. Hayat insanı her şeye alıştırıyor, diyor… Ayakları şiş günlerdir. Elime krem alıp masaj yapıp ovuyorum. O güzel ellerin dert nedir bilmesin diyor. Hayat öyle surprizler yapsın ki sana senin feleğin şaşsin…
    11.24
    Şu an dışarıdayım. Dayanamadim ağlayişlarina.. Göğsüm sıkıştı sanki. Halami yaninda bırakıp çıktım nefes almaya. Hayat ne garip. Neler ediyor insana…
    Hayattan bunaliyoruz daraliyoruz ama ne acilardan habersiz uyuyoruz o kıymetini bilmedigimiz yataklarda… Hayat surpriz bir yumurta diyor teyzem… evet. Hayat, sürpriz bir yumurta… içinden ne çıkacağı belirsiz.
    Hayatımda kafama koyduğum belli şeyler arasına artık hastane ziyaretlerini de ekledim. Aslında olmadi bu cümle. Ekledik mi demeliyim... İnsana öyle çok sey katıyor ki hasta insanlara moral olmak, mutlu etmek. Içimde hem derin bir üzüntü hemde uçsuz bucaksız bir huzur var. Elimden geleni yapma telaşı ve cevap olarak aldığım güzel bir okşayış.
    Yüreğim kabarıyor. Ağlamak istiyorum bağırarak. Ama bu çözüm değil…
    Herkes birbiri için yaratılmış.. Birbirlerine bir şeyler öğretsin, paylaşsin, katsın diye. Çevremizdeki yakinlarimizin kıymetini bilin, bir güler yüz nasıl kapilar açıyor insana tahmin bile edilemez…
    Huzurlu, güzel, sağlıklı bir hayat dileğiyle…



    https://i.hizliresim.com/qdlE1d.jpg
  • Işığında iyi bir şeyler yakaladığınız ateşe bütün kömürü boşaltın diye bir söz söylemişti arkadaşım galiba yazarımızda çok ışık gördüm.
    Kalemi susmasın inşallah.

    Öncelikle incelemeye başlamadan belirtmek isterim aşka inanmayanlar okumasın.

    Erkekler sevmez, erkekler ağlamaz diyenlerin yanıldığını ortaya çıkaran kısa bir hikaye
    Aslında içimizdeki ve söyleyemediklerimizin kağıda dökülmüş
    hali gibi..

    Kısa ve dolu dolu bir aşk hikayesini göz yaşlarıyla okurken acaba ben cok mu duygusalım demiştim fakat okuyanların incelemelerinide gördükten sonra anladım ki sadece ben değil okuyan herkesi göz yaşına boğmuş yazarımız.
    Hasan Karataş’a bu duygu yüklü kitabından dolayı teşekkür eder kitaplarının devamını dilerim.

    Çünkü samimiyetle yazılan sözleri okumak iyi gelir okuyucuya.

    Eminim herkesin hasta bir ruh tarafı vardır.
    Fakat kitaptaki mektuplar o kadar şirin yazılmış ve kalbe dokunmuşki. İçindeki her kelimede aşkı hissettirmiş çaresiz kör kütük bir aşığın neler yaşadığını ve sevgiliye hitap şekillerini umarım bütün erkekler örnek alır..

    Herkesin bir melakolik aşkı vardır farklı renklerde de olsa kimisi kırmızı seçerken kimisi maviyi hisseder ama biz okuyucular olarak mor melankoliyi cok sevdik..

    Okuyacak olanlara şimdiden keyifli okumalar ve son olarak kitaptan bir kaç sözlerle bitirmek istiyorum.

    •Sahi, sesiyle sarılır mı insan?

    •Susuz kalana sormak lazım bir de suyun kıymetini.
    Günlerce susuz kalmış birinden dinlemeli bir de suyun tarifini.

    •Bütün kavuşmalar güzeldir ilk başta, sonra gitme kaygısı düşer ağır ağır yüreğine..

    •Sahi nasıl gidiliyor anlatsana?

    •Yaşattıklarını bir gün yaşarsın değil mi?
    Gittiğin yer, yıktığın gönle değer mi?

    Bir çok arkadaş bir çok dost edindim bu etkinlik ile başta yazarımızı fark etmesinden, etkinlik yapma fikrini veren yardımlarından dolayı Meftun arkadaşıma ve etkinliğe katılan ismini tek tek sayamadığım bütün arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum.. 1K ‘yı seviyorum sizleri ayrı seviyorum değerlisiniz..

    Sen sen evet sen bu incelemeyi uzun olmasına rağmen okuyan ;)) gözlerin dert görmesin...
  • Yolumuzun kesiştiği insanlar, her halükarda örneğimiz, sınavımız, ibretimiz ya da nasibimiz bizim için. Bazen çok yakından tanımak bir insanı hayal kırıklığı yaşatsa da , yanında ; kendim olabildiğim, kendimle yüzleşmekten, kendime çeki düzen vermekten mutlu olduğum,varlığından gurur duyduğum dostlarım için Rabbime şükrediyorum.

    Ben hiç gülmem polis teyze, vallahi çekilen fotoğraflarımda bile en son altı yaşında annem ve babam ile birlikte olanında gülümsemişim. Sonrakilerde ise yüzüm o kadar asık ki . 6 ya da 7 yaşındaydım annemi kaybettiğimde. O zamanlar nedendir bilinmez korkum hat safhadaydı. Aslında nedeni açıktı, o kadar küçük yaşta annesiz kalınca gülmekten, dünyadan her şeyden korkar olmuştum.
    Hani çalışkan olunca denir ya ilkokulun en inek çocuklarından biriydim. Bir gün okuldan eve geldim, kapıyı açan babam gel seni annenle tanıştıracağım dedi. İyi de benim annem öldü sonra herkesin bir tane annesi olur baba dedim. Doğru değil mi polis teyze senin de bir tane annen yok mu? Babam iyiydi iyi bir adamdı ya da ben öyle sanıyordum. Tanıştım babamın yeni karısı bana ise anne olacak olanla..
    Günler haftaları haftalar ayları kovaladı derken bir gün okulda hastalanıp kustuğum için eve erken gönderildim. Babamın karısı ne olduğunu sormak yerine üstüm başım batık diye ağzımı burnumu kırmayı tercih etti. Gerçekten kırıldı burnum. Ambulans gelene kadar da babama söyleyeceğim yalanları öğretti bana. Arkadaşlarım ile oynarken düştüğümü, çukura yuvarlandığımı afili bir şekilde anlatmayı kelime kelime ezberletti. Sonra o zamanlar alçılı burnumla ne kadar çok kustuğumu yemek yiyemediğim için nasıl da zayıfladığımı hiç unutmadım, büyükler sanıyor ki çocuktur unutur. Asla, çocuklar hiç bir şeyleri unutmazlar kolay, kolay; Geçmişi, yaşadıklarını her şeyi, her anı kaydeder ve asla unutamazlar sadece ben gülmeyi unuttum polis teyze. Şimdi 12 yaşındayım ama artık unutmak istiyorum, dayak yememek, kusmamak gülmek istiyorum..
    Çocukların maruz kaldıkları şiddet, bağımlılıklar aklınıza gelen her türlü destek için okullarda görevli rehberlik hocaları ile sürekli iletişim halindeyiz ve dün öğleden sonra rehberlik hocasının elinden tutarak müracaata getirdiği kız çocuğu bunları anlatan..
    Merhamet yoksunu zamanında o da kız çocuğu sonra kadın hatta anne olan bir kadının ki neler yapabildiğinin kanıtını görünce dayanamayan ben , birebir yaşayan biçare zavallı çocuğa önce biz sonra da Rabbim Yar ve Yardımcın olacağız korkma dedim.
    Hele ki sen bi çare , yardıma muhtaç, öksüz bir çocuğa bu işkenceleri yapacak kadar alçabildin ki aşağılık İnsan müsvettesi..!!
    ’CENNET ANALARIN AYAKLARI ALTINDADIR’.. derken Peygamberimiz (sav) Anneliğin Haysiyet; Onur ve Şerefinden bahsederken neredeydin, hangi alemde yaşadın da hiç mi duymadın ..??
    Asla şiddet yanlısı biri olmadım, ancak hayatımda bir kaç gündür karşılaştığım olaylardan sonra seni ellerim ile boğmayı çok istedim..
    Doğurmuş olmak elbette yeterli değildir anne olmaya. Bir çocuğa hayatını adamak, yemeden yedirmek, giymeden giydirmek, derdine deva olmak hele de en önemlisi sevgini şefkatini verebilmek de annelik değil midir?
    Allah nasip etmediği için kendi çocukları olmadığı halde, pek çok çocuğu alıp büyüten bir sürü yüreği güzel kadın Anne var bu dünyada ..
    İnsanlık yoksunu, merhametsiz mahlukat, şerefsiz vicdansız Üvey Anne bozuntusu!!!! o gün çıktığın mahkeme sana ne ceza verirse versin O kızcağızın çocukluğunu yaşamasını engelledin, hayatını karartıp tertemiz yüreğine nefret tohumları yerleştirdin ya!!! bu andan sonra ıslah olur musun bilemem Rabbim nasip ettiyse ıslah ol, yoksa da perperişan inşallah..çocuklar hiç bir şeyleri unutmazlar , ben de hiç unutmayacağım seni...

    https://www.youtube.com/watch?v=MvxdqyCzpnI
    Anlaşılır okumalar.
  • Evet gelelim Elmira'ya ;) öncelikle kitabı hediye eden ve beni mutlu eden yazarımıza çok çok teşekkür ederim. Çok naif ve kibardı. Her şey için sağ olsun, var olsun.

    Çünkü kitabı ara ara bulunmuyor, hangi sahafa sorsak yok. Halamın oğlu İlker Şirin sen kalkkk ta Tekirdağ'dan Izmır'e kitabı bul. Selam olsun Tekirdağ'a, selam olsun halamın oğluna :)
    (Kendine buldu zaten :D )


    Neyse kitap tam fantastik yani tam benlikti. Kitapta nasıl ters köşe olunur burda da görmüş oldum. Ben ne düşünürken tam ters köşe oldum. Periler var vampirler var özellikle Alice ve Isabel var... (Isabel'in anlamı: "Yeşil, Yeşilimsi ve Yeşim" demekmiş. Kitabı okurken öğrendim ama trollendim. Aslında hiç alakası yokmuş. Sevgiler olsun halamınn oğluna... :d )

    Vampir olmaya çalışmak, hayatını komple değiştirmek ne kadar doğru? Her şey yolunda gidecek mi? Başına neler neler gelecek? Alice'in kaderi hep yanı başındaydı ve hepsi ELMİRA'nın içinde... Kilitli ve gizemli kalsın, sadece okuyanlar hazineyi bulsun diyorum...
    Arkadaşlık, sıkı dostluklar burada...

    Kitabı okurken hiç sıkılmadım, dili çok açık ve sade yazılmış. Ve kitapta ilk aradığım şey akıcı olması ve çok akıcıydı. Eğer bir kitap akıcı değilse benim için bitmiştir, sevemiyorum ve okuyamıyorum.(King'in kitabı bile olsa aynı benim için.)

    Çok başarılı buldum. 10 puan mı o formaliteden çünkü ne kadar puan versem az kalır...
    Kitaptan begendiğim alıntı ile son vermek istiyorum.

    "Her zaferin sonunda bir acı vardır."