Neşet Ertaş
İnsanın derdi ne kadar büyük olursa gülüşü o kadar sıcak olurmuş, o dert güzelleştirirmiş onun yüreğini. Öyle derler, bizim buralarda. O derdin büyüklüğü neye göre ölçülür biçilir bilmem ben. Fakat birinin gülüşünün sıcaklığını hissettim mi, anlıyorum ki derdi çok. Güzelleşmiş derdiyle.

Nasıl aşık olunur unutsak, nasıl kavga edilir unutsak, nasıl ağlanır unutsak, unutsak tarhana çorbasının tadını, sevgiliyle hangi sokaklarda dolaştığımızı, hangi şiire vurulduğumuzu.
Herşeyi ama herşeyi unutsak…
Sonra bir Neşet Ertaş türküsü dinlesek.
Unuttuğumuz herşeyi hatırlayabiliriz. :)

Neşet Ertaş
Nice sultanları tahttan indirir
Nicesinin güzel benzini soldurur
Nicesini gelmez yola gönderir
Bir ayrılık bir yoksuzluk bir ölüm...

Neşet Ertaş
İnsanın derdi ne kadar büyük olursa gülüşü o kadar sıcak olurmuş, o dert güzelleştirirmiş onun yüreğini. Öyle derler, bizim buralarda. O derdin büyüklüğü neye göre ölçülür biçilir bilmem ben. Fakat birinin gülüşünün sıcaklığını hissettim mi, anlıyorum ki derdi çok. Güzelleşmiş derdiyle.

"Niye yazıyorum ki bunları. İçimiz bir dolap değil ki açıp bakalım. Açıp gösterelim. Yine de anlatıyoruz ama. Bizi fark edince eşyaların arasına gizlenmeye çalışan bir böceğe benziyor anlattıklarım.” der Yaşamak kitabında Zarifoğlu. Bütün kitaplar bu güzel cümlelerin izdüşümü olarak durur bende. Her okuduğum kitabı dolapların arkasına saklanmaya çalışan böceklerin kaçışını izler gibi okurum. Bu cümle benim içimde yankılanırken yazar burada ne anlatmak istemişin peşinde koşarak okurum. O sihirli cümlelerdeki acıyı, sızıyı, hüznü ve mutluluğu kendiminkiler kadar yazarın ruh dünyası ile okumaya çalışırım. Karşıma otursa yazar bana ne anlatırdının merakıyla okurum hep.
Ölüm kelimesi ilk akla geldiğinde hepimizde hepimizde farklı anılar canlanır, farklı şemalar, bilişlerimize yansıyan temel düşünce belki de korkudur. Ölüm ne ürpertici bir kelime değil mi? Tüyleri diken diken eden, insanı şair eden, delirten, dağlara kaçıran o muğlak kelime. Kimi şair “ölüm geliyor aklıma ölüm/bir ağacın gövdesine sarılıyorum.” diyerek yaşamış olduğu korkuyu kökleri hayata sımsıkı bir bağla bağlı ağaçla yatıştırmaya çalışmış başka bir şair de “bir namazlık saltanatın olacak taht misali o musalla taşında” diyerek ölümün tüm insanları eşitlediğine hicvedici bir gönderme yapmıştır. Sezai Karakoç ise ölen annesine ağıdında “Anne ölünce çocuk/Bahçenin en yalnız köşesinde/Elinde bir siyah çubuk/Ağzında küçük bir leke diyerek ölümün trajik yüzüyle bizi buluşturmuştur.
Varoluşçuluk akımını terapi ekolu olarak devam etmesini sağlayan en temel öğe ölüm olmuştur. Ölüm gerçeğini nasıl kabul edersiniz? Ölüme nasıl baktığınız ile şu anı dolu dolu yaşamınız arasında bir ilişki görüyor musunuz? Sorusuyla birlikte mezar taşı metaforuyla ölümünüzde yaşamınızdaki anlamlı kişiler hakkında ne düşündüğünüzü ve ne söylemek isteyeceğinizi sorar. Varoluşçuluğa göre ölüm kabul edilmesi ve yüzleşilmesi gereken temel gerçekliktir.
Hasan Ali Toptaş, babasının hastalığı üzerine konu ettiği kitabında bu yüzleşmeyi masalsı bir dille aktarmıştır bize. Hiç yolculuk boyunca bir at eşlik etti mi size? Bir bozkırda size eşlik eden at ile birlikte radyoda kimi zaman Hacı Taşan, kimi zaman neşet Ertaş çalıyor. “Cahilim dünyanın rengine kandım’ın” buğusunu o zaman hissediyorsunuz yüreğinizde. Anadolu’da baba olmak kadar, babanın evladı olmak zordur. Hele erkek çocuk iseniz. Toptaş bu gerçekliği satırlar arasına o kadar işlemiş ki kendi içsel yolculuğuma dönüp, en son babama ne zaman sarıldığımı sorguladığımı biliyorum. Onların kıymetini, kırgınlığımızı, kızgınlığımızı derleyip toplayan şey ise şüphesiz ölüm. Böyle bir dilemmanın izinde okuyorsunuz kitabı ara ara size eşlik eden türkülein naif ve iç burkan kıvamıyla.
“Zaten o yıllarda burnumuzun ucunda gezinen mazot kokusuydu babam, kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesiydi ve az evvel dediğim gibi gitti mi gelmek bilmezdi.” Dediği kamyoncu babanın süreç içerisinde yaşadığı hüznü Hasan Ali Toptaş öylesine güzel bir dille öyküleştirmiş ki her satırda Ankara’dan baba evine yolculuğa çıkan bir yolcu edasıyla okuyorsunuz satırları. Artık her yolculuğumda masalsı beyaz atı arayacağımı da biliyorum.
Önceki romanlarının aksine daha yalın bir anlatım var Hasan Ali Toptaş'ın. Tıpkı Mustafa Kutlu'nun öykülerini okuyormuşum gibi geldi. Kitabı bitirdiğimde ölüm kelimesinin bende yarattığı anlamı Varoluşçu terapist İrvin Yalom'un kitabına adını verdiği "Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek" ismiyle özetleyebilirim. Bir gün eğer güneşe bakacak kadar güce sahip olabilirsem, içimdeki ölüm korkusu ile yüzleşebileceğim.

Kitaptan size en çok ne kaldı derseniz, sonsuz bir hüzün ve merhamet. Bir de babasının oğluna dediği “"sana da aldatılmak yakışırdı oğlum" “ cümlesi. Sevgiyi başka hangi cümle bu kadar güzel anlatabilir bilemedim.
İçinde bulunduğum şartları ve hayatı yeniden sorgulayışıma eşlik eden ve sıklıkla açıp okuyacağım başucu kitaplarımdan biri oldu Kuşlar Yasına Gider. Okuyunuz demek haddime değil belki ama kim sorarsa ne okuyayım diye ilk söylediğim kitap oldu artık. Tadı damağımda kalan bir roman oldu, eksik kaldım bitirince, içimde yatan ölüm korkusunun tezahürü belki. Dilimde uzun süre kalacak güzel bir mısra gibi Kuşlar Yasına Gider..

HadRa, bir alıntı ekledi.
19 Oca 22:02 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Neşet Ertaş'ın söylediklerini sadece türkü bilmek yasaklanmalı.

İzdiham Sayı: 32, Kolektif (Sayfa 3)İzdiham Sayı: 32, Kolektif (Sayfa 3)
Anıl Kaya, bir alıntı ekledi.
19 Oca 08:21

"...
Çok uzaklardan geliyormuş gibi şöyle hafifçe,
-Cahildim dünyanın rengine kandım-
diyen Neşet Ertaş'ın taşkınlığını ölçüsünde, ölçüsünü taşkınlığında bulan o güzel sesi çalındı kulağıma.."

Kuşlar Yasına Gider, Hasan Ali ToptaşKuşlar Yasına Gider, Hasan Ali Toptaş

Neşet Ertaş
Nerde bir türkü söyIeyen görürsen korkma yanına otur. Çünkü kötü insanIarın türküIeri yoktur.

Sessizliğini duymadan birine sevdanı verme!!
Göynün incinir, uykuların ziyan olur...

Neşet Ertaş.