• 464 syf.
    ·12 günde·9/10
    “...Bu romanı dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım. Kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız.”


    Nobel ödüllü Kolombiyalı yazar Marquez’in başyapıtı sayılan ve Latin Amerika edebiyatının en önemli eserleri arasında gösterilen Yüzyıllık Yalnızlık, yazarının ifadesiyle içerisinde gerçeğe dayanmayan tek cümle dahi bulunmayan bir eser. Marquez bu kitabı çocukluk günlerini edebi bir eserle arkasında bırakmak istediği için kaleme aldığını söylüyor.

    Gerçeği; büyü, sihir ve olağanüstü ögelerle birleştirerek sınırlarını genişletmek hatta gerçek ve gerçekdışı arasındaki çizgiyi yok etmek olarak tanımlanan ‘büyülü gerçeklik’ akımının ilk ve belki de en önemli örneği bu roman. Sıradışı kurgusunu ilk sayfadan itibaren fark edeceksiniz. Kitap içerisinde gökyüzüne uçan kızlara, başlarında kelebekler gezen aşıklara rastalayacaksınız. Kitap içerisindeki büyülü gerçeklik ögelerinin birer sembol olduğu düşünülenilir. (Gökyüzüne uçan kızın cennete gitmeyi sembolize etmesi gibi.)

    Buendia ailesinin beş kuşaklık uzun öyküsünü anlatan bu roman, aileyle birlikte kurulan Maconda kasabasında geçiyor. Kitabın ilk sayfalarında geçen bir fala göre şekilleniyor tüm hikaye. Pek çok karekteri barındırdığı ve pek çoğu benzer isimlere sahip olduğu için zaman zaman karışıklıklar yaşansa da bunu önlemek için kitabın baskısına bir soyağacı eklenmiş.

    Ustaca kurgulanmış bir edebi eser olmasının yanı sıra verdiği mesajlarla da ilgi uyandıran bir eser olmuş Yüzyıllık Yalnızlık. Kitabın genelinde Kolombiyalılar arasında geçen muhafazakar-liberal çatışmasını görüyoruz. Kitabın bir bölümünde bununla ilgili benim ilgimi çeken çok anlamlı bir detay vardı. Roman içerisinde üstünlük sağlayan her taraf, halkın evlerini kendilerini temsil eden renklerle boyuyordu. Devamlı bir mavi bir kırmızı renge boyanan evlerin rengi en sonunda alacaya dönüyordu. Bu da tabii ki iki tarafın da başarısız olduğunu simgeliyor.

    Kitabın ayrı fikirlere sahip çeşitli insanlara hitap etmesini ve çoğunun beğenisini kazanmasını Gene H. Bell-Villada şu şekilde yorumluyor: “[Romanın] cazibesi tüm ideolojileri cezbeder: Solcular, onun toplumsal mücadeleleri ve emperyalizm portrelerini ele alışını beğenir; muhafazakârlar, bu mücadelelerin suiistimal edilişleri ve/veya başarısızlıkları ve ailenin ayakta kalan, destekleyici rolüyle yüreklendirilir; nihilistler ve tevekkül içinde olanlar bedbinliklerinin teyit edildiğini görürler; apolitik hazcılarsa anlatılan seks ve kabadayılık taslama öyküleriyle avutulurlar.”

    Beni kitapta en etkileyen bölüm 311. sayfada başlayan Amaranta’nın ölümle olan diyaloğu oldu.

    Kitabı beğenen kişiler için de küçük bir müjde: online dizi&film platformu Netflix, Yüzyıllık Yalnızlık’ın dizisi için çalışmalara başlamış.

    Son olarak kitabı okuyan kişilerin kitabı daha iyi anlamak için Ian Johnston’ın kitap üzerine yazdığı eleştiriyi okumalarını tavsiye ederim.

    Gabriel Garcia Marquez Yüzyıllık Yalnızlık
  • "Benim çocuğum sınavlardan 100 alsın" diye yutturulan bu antidepresan(Adderall), 2018 yılında Netflix'te "Take Your Pills" adlı belgeselin yapılmasına sebep oldu. Belgeselde ilaç o kadar güzel anlatılıyor ki, "Keşke olsa da içsek, sıkıntımızdan kurtulsak" diyorsunuz! İşin özünde belgesel tadında "Adderall"
    reklamı izliyorsunuz...
  • 256 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Bilimkurgu-Çizgiroman ve Manga Etkinliği kapsamında yapacağım ilk incelemem olacak. Bilimkurgu’nun ilk örneklerinden olan Mary Shelley‘nin Frankenstein’ı ile inceleme yolculuğumuza başlıyoruz. #28996895

    Bu kitabı okumadan önce, Netflix üzerinden yayınlanan The Frankenstein Chronicles dizisini izlemenizi tavsiye ediyorum. Dizi de Londra’nın o dönemine dönecek, yer altına inecek ve Mary Shelley ‘nin kitabı yazdıktan sonra, nelerle karşılaştığına biraz da olsa şahit olacaksınız. Kitap o dönem de sükse yaratmış ve bir kadın yazar olan Mary Shelley’nin kitabı nasıl yazdığı hep tartışılmıştı. Dizi de Canavarımıza tanıklık etmiyoruz, o dönemde yapılan deney ve havayı kokluyor ve izlerken işlenen cinayetlere kitabın ön ayak olup olmadığına tanıklık ediyoruz. İnsanların kitabı okurken ki hayretli bakış ve merakları kesinlikle ilgi çekici. Diziyi mutlaka izleyin, kitabı okumak için merakınız daha da artacaktır.

    Ön Bilgi: Kitabın ismi, yılların dizi ve filmleri, Frankenstein’ı bize direkt olarak canavar olarak tanıtmıştır. İlk önce bu algıyı ortadan kaldırmak lazım. Bu kitap bilimkurgu’nun ötesinde, tam bir edebiyat sunmaktadır. İthaki detaylı bir önsöz, ve sonsöz ile bizlere zevkli bir ekstra kazandırmış. Yazarın kronolojik geçmişi de bulunmakta. İthaki’nin Bilimkurgu klasikleri, kitap üzerinde ülkemizde yapılan en iyi işlerden bir tanesi diyebilirim.

    Hazırsanız, incelememize başlayalım…

    Çok büyük beklenti ile başladım, hızlıca konuya girmesini bekledim, hatta ve hatta bir ara boğuldum. Şimdi bu cümleyi okuduğunuzda nasıl yani dediğinizi duyar gibiyim. Evet kesinlikle bunu yaşadım. Tam bu durumu yaşadığım anlarıma bizzat Semih şahit oldu :) Şaşkındım, kitap bir tülü içine almadı beni, her sayfa da bir şeyler bekliyorum ama olmuyor, bekle, bekle, bekle hiçbir şey olmuyor. Kitap ilerlemiyor sanki. Alt tarafı 256 sayfa diyorsunuz ama gitmiyor. O kadar çok tasvir ve çeşitlendirmeli anlatım var ki nerede bu canavar demeye başlıyorsunuz. Bu durum sadece bana olmuşta olabilir. Büyük beklenti ile başlamam normalde kitaplara ama bu sefer çıtayı baya yukarıda tuttum sanırım. Neyse ki tam bu durumu konuşurken 118. Sayfaya geldim ve kitap yağ gibi akmaya başladı. Neredeyse kitabın yarısı hiçbir şey yokmuş gibi gelmişti bana. Şunu unutmamak lazım, kitap 1818 yılında yayımlandı. O dönemin edebiyata bakış açısına çok hakim değilseniz, bu uzun tasvirleri anlamlandırmak biraz zor olacaktır. 2018’den değil de, tam da o dönemden kitaba bakmak ve başarısını anlamak lazım.

    Kitap akmaya başladı dedim. Evet öyle bir akmaya başladı ki bu sefer, her sayfayı soluksuz okumaya başladım. Öyle hızlı okuyordum ki, bir ara birkaç kupa kahvem boşa gitti buz gibi oldu. Şimdi kitabı bir kenara bırakıyorum ve neler yaşadık, neler hissettik, neler oldu ve olmadı, ne dersler aldık, ne fikirler edindik bunlara bir bakalım.

    Öncelikle her şeyin ötesinde Frankenstein bir canavar değil. Victor Frankenstein’ın yaratmış olduğu bir canlı. Bu canlı ile yaratıcısı arasında yaşananların akabinde gelişen olayların anlatıldığı bir öykü ile karşı karşıyayız. Burada tabi ki Tanrı’ya çok sağlam bir atıf var. Madem yarattın, neden bizi bıraktın ya da beni bıraktın? Neden bana sahip çıkmadın, kollamadın, doğru yolu göstermedin, neden içimi sevgi ile doldurmadın haykırışları var. Şimdi kendi dünyamıza dönelim ve insanların yüzyıllardır haykırışlarına kulak verelim.

    Tanrı’m – Allah’ım;
    Neden böyle , neden şöyle, neden ben zengin değilim, neden ben daha rahat bir hayat sürmüyorum, neden o araba benim değil, neden şu ev benim değil, neden benim kız arkadaşım o değil, neden ben bir rock star ya da popstar değilim, neden sesim kötü, neden burnum uzun, neden bacağım kısa, neden ben siyah tenliyim, neden o renkli gözlü, neden daha çok param yok, neden şu üniversiteye gitmiyorum, neden dualarıma karşılık vermiyorsun, neden beni cennete direkt almıyorsun, neden benim ailem böyle, neden daha iyi bir işe sahip değilim…! Tanrım neden bana sırtını döndün ve cevap vermiyorsun?!...

    Bir insan bu haykırışları yapabiliyor da, neden insanın başka başka uzuvlardan yaratmış olduğu bir canlı bu soruları sormasın, haykırışta bulunmasın? O da bunu yaratıcısına soruyor. Yaratıcısı ona sırtını dönüyor. Sırtını döndüğünde, yarattığı canlı, kendi içinde intikam yeminleri ediyor. Şimdi tekrar bizlere, yani insanlara dönelim.

    İnançlı olalım ya da olmayalım her zaman yaratıcıdan bir şeyler bekleriz. Kendi kendimize bir ışık, bir işaret, ufakta olsa bir kıvılcım göremediğimizde içten içe sorgularız. (Dini başka türlü yaşayan veya her türlü Tanrı’ya, Allah’a iman edenleri ayrı tutalım.) Bu sorgulama sonucunda kopmalar yaşarız, kopmaların sonucunda başka şeylere çok rahat meyilli oluruz. Bu Tanrı’yı adalet sistemi, Devlet, Para vsvsvsvs çoğaltabiliriz. Bunu demem de ki amaç, herkesin Tanrısı başkadır. Herkes Tanrı’yı göklerde aramıyor. Zaten insanların yarattığı tanrıların sayısı da bilinmiyor. Bu çeşitlilik esasına göre değerlendirelim. İnandığınız Tanrınıza artık inancınız kalmadı, her şey yalan geliyor, kendinizi aldatılmış, terk edilmiş, yalnız bırakılmış hissetmez misiniz? Büyük bir çoğunluk bu soruya evet yanıtı verecektir. İnsanların büyük bir bölümü inandığı Tanrı’ya sığınır ve onunla yaşama tutunur. Bu tutunma ortadan kalktığında ise tam bir kopuş, inançsızlık, intikam ortaya çıkar. Günümüzde bunların birçok örneği var. Dün, bugün ve yarın da olmaya devam edecektir.

    Kitabın bence ana konusu şu “İnsan ne dilediğine ve ne yarattığına (icat ettiğine) dikkat etmeli.” Eylemlerimizin sonucun da ortaya çıkan gerçeği kabul edemeyeceksek, asla o olaya el sürmemeli ve dokunmamalıyız. Eğer yaptığımız bir şey birini canının yanmasına ve hayatına mal olacaksa bundan uzak durmalıyız. Atom bombasını ele alalım. Ortada tamamen bilimsel bir keşif amacı güdülürken, birden Almanlardan daha büyük bir silaha sahip olma fikri ve koşuşturmacası hatta zorlaması ortaya çıktı. İş o kadar zorlandı ki, üretilen gücün farkında bile olunamadı. Atom bombası bulundu bulunmasına ama sonucunda ne oldu? Bir bakalım ne olmuş: Atılan bomba 600 metre yukarıda patlamış, ilk atıldığında 70 bin kişi hayatını kaybetmişti. Devamında ki iki ay boyunca, yağan asitler 70 ile 80 bin kişi, takip eden beş yıl boyunca da 60 ile 70 bin arasında kişiyi öldürmüştü. Ayrıntılarında ise bilinen ya da bilinmeyen bir çok olay meydana gelmiştir. Ülkeye, Dünyaya ve İnsanlığa verdiği zarar ise devasa boyutlardaydı. Bir atom bombası sadece kayıtlara göre en az 250 bin kişinin ölümüne neden olmuştu. Peki Atom bombasının mucidi bunun olacağını biliyor muydu? Bu sonuçtan nasıl bir mutluluk duyardı? Bu sonuçtan mutluluk duyan tek taraf, güç gösterisi yapan Amerikan Siyasetçileri idi. Yıllar, yıllar sonra ilk defa bir Amerikan başkanı, Barack Obama Hiroşima’ya gitmişti ama bir kez aforoz edilmişlerdi. Hiçbir anlamı yoktu. Paragrafın başlangıcına geri dönelim ve şunu tekrar edelim: “İnsan ne dilediğine ve ne yarattığına (icat ettiğine) dikkat etmeli.”

    Tekrar kitabımıza dönecek olursak, sayfa 118’den itibaren çok güzel bir yazım dili ile karşılaştım. Öncesi de güzeldi elbet ama benim merakım o kısımlarda değildi. Bir canavarın, hayatı öğrenme ve anlama biçimini okudum. Bir bebeğin büyüdüğü gibi, adım adım bilgi büyümesi yaşamasını okudum. Bunların akabinde, öğrenen, uygulayan ama görünüşü yüzünden toplumdan dışlanan, buna rağmen tekrar deneyen ve yılmayan bir yaratık ile karşı karşıya kaldım. Mary Shelley ilk etapta çok dolandırsa da sonradan yağ gibi akan bir roman yazmış. Yazdığı bu kitap, 200 yıl sonra bile hala okunuyor ise, sadece insanların abartması ile değil, kendi değeri bunu hak ettiği içindir. İlk önce kitaba biraz zaman tanırsanız, hayal ettiğinizden daha da başka bir eserle karşılaşacaksınız.

    İncelememin sonuna gelirken, İthaki Yayınevi’ne tekrardan teşekkür ediyorum. Hem Bilimkurgu Klasikleri dizisini vazgeçmeden devam ettirdikleri, hem çok başarılı çeviriler ile bize sundukları, hem de kitaplar hakkın da çok güzel ön ve sonsözler hazırladıkları için. Editör ekibine de ayrıca teşekkür ediyorum. Belki bir tane olduysa oldu, onun dışında hiç harf veya yazım hatasına rastlamadım. Genel olarak İthaki’de bu durumla karşılaşmıyorum zaten.

    Diyeceğim o ki, ne dilediğimize dikkat edelim. İnsanlar yüzyıllardır ne dilediklerine pek dikkat etmediler. Onun sonucu Tanrı rolüne büründüler. Kainatın yaratanı inanışlara göre değişse de, inancı her türlü kendi isteğine göre kullanan ve değiştiren, güncelleyen(!) insan, bu dünya da kendisine her gün farklı bir Tanrı rolü biçmekle meşgul.

    Sadece insan olabildiğimiz ve birbirimizi anladığımız ve çizgimizi aşmadığımız günlere diyorum. Bir canavar yaratmaya da ihtiyacımız yok, milyarlarca iki ayaklı canavar var zaten.

    Kitabı herkese öneriyor, bilimkurgu etkinliğimize kesinlikle uğramanızı bekliyoruz. #28996895
  • 378 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Sinema veya televizyona uyarlanan eserlerini saymazsak, Orhan Kemal ile gerçek anlamda bir tanışma oldu bu kitap... Genelde bunu dedikten sonra 'Orhan Kemal'le geç kalmış bir tanışmaydı' şeklinde bir mahcubiyet cümlesi kurmam beklenebilir ama ben iyi ki de bu kitaplar bu yaşlarıma denk gelmiş diye büyük bir memnuniyet duyuyorum açıkçası.

    Zaten Klasik Türk Edebiyatı ile ilgili kitaplar genelde ortaokul, lise yıllarında Türkçe öğretmenleri tarafından zorla okutulur ve o yıllarda bir defa okununca sanki bu kitaplar gençlik kitaplarıymış gibi bir daha el sürülmez... Pek çoğumuz düşüyoruz bu yanlışa... Ne zaman Orhan Kemal, Reşat Nuri, Peyami Safa gibi büyük yazarlardan bir bahis açılsa hemen arkasından 'ben onu lisede okumuştum ama aklımda hiçbir şey kalmamış' gibi cümlelerle karşılaşıyorum. Bu yazarlar lisede okunmasın gibi bir anlam çıksın istemem ama Klasik Türk Edebiyatı'nın lise yıllarına sıkıştırılmasını da doğru bulmuyorum kendi adıma... Neyse ki, Kürk Mantolu Madonna sayesinde kendi edebiyatımızı, kendi yazarlarımızı yeniden keşfetmeye başladık ki, bu durum zamanla edebiyatımızın her yaşta, her dönemde daha geniş bir kitle tarafından sahiplenileceği yönünde iyimser bir tablo ortaya koyuyor.

    Eskici ve Oğulları, İkinci Dünya Savaşı'nın etkilerinin yavaş yavaş silinip de Amerikan kapitalizminin dünyaya iyiden iyiye el atmaya başladığı dönemi ve bu dönemin ülkemizdeki ekonomik etkilerini, bir ayakkabı tamircisi ve ailesinin yaşadıkları üzerinden, toplumsal gerçekçi bir bakış altında başarılı bir şekilde ortaya koyan bir kitap...

    Koca bir ömrü ayakkabı tamirciliği ile geçiren, rızkını bu zanaat üzerinden kazanan Topal Eskici'nin işleri, 'MAKİNELEŞME'nin etkisiyle sekteye uğrar ve kazancı günden güne erimeye başlar. Tabii bu ekmek teknesinden beslenenler sadece kendisi ve karısı değildir. Aile genişlemiş, çocuklar ve torunlar da eklenmiştir... Daralan gelir tüm aileyi geçindirmeye yetmez. Ekonomik sorunlar, aile içi sorunları da beraberinde getirir. Herkes daha öfkeli, daha tahammülsüz olmuştur. Kalpler daha kolay kırılmaya, ağza alınmayacak laflar da yavaş yavaş ağza alınmaya başlamıştır... Ailenin önünde artık çok fazla seçenek kalmaz. Eldeki seçenekler de açıkçası çok cezbedici seçenekler değildir... Yine de ortak bir karar alınır ve zor bir yola çıkılır...

    Kitabı kısaca bu şekilde özetleyebiliriz. Bundan sonrasını kitabı okumak isteyenlere bırakıyor ve ufak ufak sözü günümüze, kendi dünyamızın eskicilerine getirmek istiyorum...

    ******************************
    Bugün televizyon karşısında kahvemizi yudumlarken nostaljik bir nazar ile seyrettiğimiz 'nesli tükenen meslekler, yok olan zanaatler' temalı belgesellerin, yakın bir zaman içinde baş rolünde oynayabileceğinizi hiç düşündünüz mü?

    Açıkçası böyle bir durum olursa benim için çok şaşırtıcı olmaz. Bunun için de geçerli sebeplerim var kendime göre... Sizinle de dilim döndüğünce paylaşmak isterim bu sebepleri... Buyrun o halde...

    Makineleşmenin bugünkü karşılığı DİJİTALLEŞMEDİR. Dijital dönüşüm adını verdiğimiz süreç günden güne pek çok sektör üzerinde etkisini göstermeye başladı bile... Buna yeni bir sanayi devrimi de diyebiliriz. Bu dönemde üretim anlayışı sil baştan değişiyor. Robotlar ve 3D yazıcılar sahneye çıktıkça insana olan ihtiyaç da aynı ölçüde azalıyor. Çünkü 3 boyutlu baskı teknolojisi kullanan yazıcılar, katmanlı bir yapı oluşturarak birçok hammadde katmanını üst üste koyabiliyor ve bunları birbirine ekleyerek dijital tasarımları fiziksel ürünlere dönüştürmeyi sağlıyor. Bu üretim modeli şimdiden milyarlarca dolarlık pazarların %20'sini ele geçirmiş durumda... Bu teknoloji, beraberinde 'mikro fabrikaları' getirecek. Yani, tasarım artık direkt olarak yazıcıda ürüne dönüştüğü için devasa üretim bantlarına ve tonla makineye ihtiyaç duyulmayacak...

    Şu an bu ve buna benzer gelişmeler bizim için biraz karmaşık görünse de artık hepsinin hayatın bir gerçeği olduğunu kabul etmek durumundayız... Konuyla bir dönem yakından ilgilendiğim için buna benzer sayısız örnek gösterebilirim. Ancak bu incelemeyi bir teknoloji makalesine çevirmek de istemem.

    Sadece şunu söyleyebilirim ki, gelecekte sınırlı sayıdaki 'geçerli meslekler', bilgisayar teknolojileri, yazılım ve programlama dilleri, tasarım ve benzeri alanlarda eğitim alabilen insanların meslekleri olacak. Buradan hareketle, son yıllarda uluslararası şirketler başta olmak üzere pek çok finans kuruluşu (Türkiye'de Garanti Bankası ve Finansbank'ı biliyorum) inanılmaz bütçeler ile 5-6 yaşındaki çocuklara ücretsiz kodlama eğitimi vermeye başladı. Eskiden özel kolejler 'çok iyi İngilizce eğitimi veriyoruz' diye rekabet ederken şimdi hepsi müfredatına kodlama dersleri koymaya başladı. Hangisinin internet sitesine girerseniz girin en tepede bu kodlama derslerinden bahsedildiğini göreceksiniz.

    Hadi son bir örnek de tıp sektöründen verelim. Çünkü 'çocuğum inşallah doktor olsun' diye her gün el açıp dua eden anne-babaların sayısı az değil... General Electric (GE) başta olmak üzere pek çok teknoloji şirketi, bu alanda da inanılmaz yenilikler getirmeye hazırlanıyorlar. GE'nin geliştirdiği ameliyat yapan robotun videosunu kendi gözlerimle seyrettim:) Bir kadavra üzerinde yapılan ameliyatta robot, baya kadavranın ameliyat edilecek bölgesini kesti, yapılması gereken işlemi yaptı ve sonra bir güzel dikti o bölgeyi. Ve tüm bu operasyonu SIFIR HATA ile tamamladı. Bu robotların test süreci devam ediyor. Ancak hastanelerde görev almaya başlayacakları gün, çok uzak bir gelecekte olmasa gerek.

    Belki bundan on yıl sonra doktorlar da ameliyat masasında değil, ameliyatı yapacak robotu kontrol edecekleri bilgisayarın başında olacaklar... Kısacası kodlama dili, yakın bir zamanda tüm dünyanın, hayatın ortak dili haline gelecek...

    Örnekleri elimden geldiğince büyük sektörlerden vermeye gayret ettim ki, hal böyleyse, küçük sektörleri konuşmaya bile değmez deyip işin içinden rahatça çıkabileyim:) Yani artık kağıt gazetelerin yerini dijital gazetelerin, televizyon kanallarının yerini Netflix benzeri dijital kanalların alacağını, o kanallarda yayınlanacak dizilerde oynayacak oyuncuların da %70'nin gerçek değil, sanal oyuncular olacağını falan uzun uzun yazmaya gerek yok sanırım...

    ******************************
    Kısacası hayat böylesine baş döndürücü bir hızla akmaya devam ettiği sürece, bizler de topal eskicinin nefesini ensemizde hissetmeye devam edeceğiz.

    Teknolojik gelişmelere her zaman olumlu bir gözle yaklaştık, bu gelişmelerin her zaman hayatımızı daha da kolaylaştırmak için olduğuna kolayca ikna olduk. Buna karşın teknolojinin, üretimde insana olan ihtiyacı neredeyse sıfıra indirmekte olduğunu görmezden gelmeye devam ediyoruz. Bir makinenin ayakkabı tezgahını yıkabileceğine inanıyor ama başka bir makinenin de gelip bizi oturduğumuz Bürosit koltuktan yıkabileceğine nedense inanmak istemiyoruz. Belki de bu bizim başımıza gelene kadar bizim çoktan emeklilik yaşımızın geleceğini falan düşünüyoruz... Oysa topal eskici de dükkana kepenk vurup yollara düştüğünde 65 yaşındaydı... Belki de bir Ege kasabasına yerleşip bahçesinde domates yetiştirmeyi düşünüyordu o da herkes gibi... Ancak evdeki hesap maalesef çarşıya uymadı.

    Siz siz olun hesabınızı iyi yapın... Yok olan zenaatler belgeselini seyrederken de acı kahvenizi ve soğuk suyunuzu sehpanızdan eksik etmeyin...

    Herkese keyifli okumalar dilerim...