"Anlıyor musun, kıskanıyorum. Bir deli gibi, bir çılgın gibi kıskanıyorum. Bu gözleri, beni deli eden, çıldırtan bu güzel, siyah gözleri kıskanıyorum. Onlarda bir başka hissin, bir başka hayalin gölgelerini görmek istemem. Onlarda yalnız ben yaşamak, yalnız ben ölmek isterim. Ah, ne olur, şimdi şurada ölüversem... Onlara bakarak, onlarda kendi hayalimi görerek ruhumu teslim etsem..."
Aşk... Bu öyle bir kuvvetti ki bütün diğer kuvvetler, onun elinde adi bir oyuncak olmaktan kurtulamaz; insanlığın bütün kanunları bile onun önünde hükümsüz kalırdı.
Dostoyevski, Fyodor Karamazov tipini yaratırken belki de babasının, oğullarının çok fazla ıstırap duymalarına ve uğradıkları haksızlık dolayısıyla öfkelenmelerine yol açan tamahkarlığını, sarhoşluğunu ve bunun çocuklarında yarattığı fiziksel tiksinmeyi anımsamıştır. Alyoşa Karamazov'un bu tiksinmeyi paylaşmadığını fakat sefil babasına acıdığını söylediğinde Dostoyevski muhtemelen genç kalbinde hissettigi o tiksinti anlarını takip eden acıma hissini hatırlamaktadır. Babasının en nihayetinde hastalıklı ve mutsuz bir varlık olduğunu sezmiş olmalı.