"Her akşam yokuştan çıkarken evvela kendime onun faziletlerini sayıyorum. Sonra zihnimde küçük odasının sedirinde elindeki danteli bırakıp bana doğru nasıl bir kardeş tebessümü ile geldiğini görüyorum. Temiz masası üzerinde çay semaveri daima tüter ve masanın yanındaki koltuğu her akşam işgal eden adamı da zihnimin gözünde Babıali'nin kapısından itibaren görürüm. O İhsan'dır... Eldivenleri masanın köşesinde, ağzında sigarası, sessiz ve dalgın oturuyor. Beraber çay içeriz ve İhsan'la çıkar gideriz. Yolda zihnimi işgal eden bu hadise İhsan'ı orada sakin ve kavi, Ayşe'nin karşısında bir kardeş samimiyeti ile görünce daha zail olur. İlk on dakika, müteyakkız, ikisinin de gözlerini, tavırlarını ararım. Bundan daha tabii bir şey olamaz. Fakat bu tabiiliğe rağmen biliyorum ki İhsan Ayşe'yi seviyor. Ya Ayşe? Onu bilmiyorum. Ne sevdiğini, ne sevmediğini; Allahım bunu ne zaman bileceğim? Son dakika onu İhsan'ın yanına gömdüğüm anda bile hala vuzuhla(açıklıkla) bilemedim."
Yine bütün kitabı alıntıladım ama ne yapalım bazıları bazı hisleri çok güzel anlatıyor ve ben unutmaktan korkarım.
"İkisi karşıya karşıya oturdukları zaman birbirlerine bakmadan görüşüyor, birbirlerini hissediyorlardı. Ayşe'deki bu hissin vazıh(belli) ve şuuri(bilinçli) olduğuna kail değildim. Fakat İhsan rıhtımda ona araba kapısını açtığı an, hayatta başka şeylere yer kalmayacak kadar gözünün ve gönlünün rüyet(görüş) sahasını Ayşe ile doldurmuştu."
"İstanbul'un bir tarafı kangren olmuş bir milletin kalbi gibi cerahat saçarak akıyor, bir tarafı genç, muhal(olmayacak) hayallere iman etmiş, yepyeni çocuklar gibi konuşuyor, bütün canıyla bu yeni ve müstakbel dünya rüyasıyla yaşıyor."