''bambaşka bir duyguyu ilk kez tatmış olmak, unutamamayı da beraberinde getiriyor; senin sözlerine ilk bu tatta inanmaya başladım. zor zamanlardı, yıllarca başkalarının penceresiz bir odaya hapseden cümlelerinin arasında, senin cümlelerin uzak ve özlenen, hep gidilmek istenilen o yerin vaadiydi. olmadığında dahi, bütün ruhunla kendini sevdirebiliyor olmana hayrandım. seni tam anlamıyla bilmemenin ve harcanan bir ömrün bile bunu karşılayamayacağının arkasında, hep seni sevmek gizliydi. karanlığa boğulmuş bir çocukluğun en çok yaraları hatırlanırmış, yaşanan bütün çocukluk yaralarından, yaşamadığım güzel bir anıyı uydurup bana inandırandın. yalnızlık kılığıyla oturduğum bir masada yalnızca seninle kalabalıklaştığım zamanları özlüyorum. senin olmadığın bir masada dahi seni unutmak imkansız. sen bir uykuya kendini bıraktığında dünyanın kepenklerini indirişini dahi gördüm. hatıran gece boyunca yanımda, gülüşün sabahı getiriyordu. anlatılan bütün destansı aşk hikayelerine karşın, sana aşık olduğumu anladığım ilk an, yeşil biberi ince ince doğruyordum. bir anda aklıma gelişin biberleri doğramayı bitirdikten sonra da son bulmadı elbette. yeni ektiğim tohumla beraber nasıl domateslerimin içine yerleştiğini, suladığım çiçeklere kadar nasıl girdiğini bilmiyorum. denemeye kalktığım bir kalemin kalemin ucundan adının kağıda bir anda dökülüşüne, yaz akşamlarının serinliğine ve denize bakan o otel odasının serinliğine kadar nasıl girdiğini, inan, bilmiyorum. bana olan sevgini hiçbir kelimenin karşılmayacağını fark ettiğin an, dudaklarını iki yana çeken gülüşünü saklamaya başladın; bundan daha iyi bir ''seni seviyorum'' yoktu. inşa edilmemişti, bulunmamıştı. birbirimizden uzak, her gece aynı masada buluşup birbirimizle konuşmaya başladığımız o an, yaşadığımız yüzyıldan bir anda