Bu kitabı ilk aldığımda başlığı dolayısıyla çokta bir beklenti içinde değildim. Ancak daha ilk satırdan beklentilerimin üstünde olacağı çok açıktı. "Ben demeden konuşalım ne olur" diyordu yazar. Daha ilk satırdan ne demek istediğini anlamıyorsunuz ancak okuduğunuz her satırda daha iyi kavrıyorsunuz o satırı.
Konusunu ve fark ettiğim birkaç noktadan bahsedecek olursak;
Erkek olduğunu bildiğimiz bir karakterin kendini bir pansiyon odasında bulmasıyla başlıyor. Kim olduğunu ve nerede olduğunu dahi bilmiyor. Her insanın yapacağı gibi karakterimizde bir kimlik arayışına giriyor ve odadan çıkıp resepsiyona gitmeye karar veriyor. Ancak sanki bedenini kendisi kontrol edemiyormuşçasına resepsiyona gitmeden önce denizin olduğu yöne gidiyor. İlk başlarda bu kısma çokta takılmamıştım ancak ileriki bölümlerde karakterimizin denize yönelmesinin bir anlamı olduğunu anlıyorsunuz. Resepsiyona giden karakterimiz kim olduğunu öğrenmek için ve nerede olduğuyla alakalı sorular soruyor, resepsiyonda ki yaşlı adam 'Borges dayı' bir yazardır ve sorduğu sorulara yeterli cevap vermiyordur. Daha sonra karakterimiz ve Borges dayı yürüyüşe çıkıyor. Öğrendiği birkaç bilgi karakterimize fazla geliyor ve oracıkta bayılıyor. Gözünü açtığında ise kendini bilmediği bir yerde buluyor. Burası çadıra benzeyen bir yerdir ve içeride şifacı denilen birisi vardır. Biraz konuşurlar ve şifacı ona şu mısraları söyler;
Kalbin ötesine geçtim sanarsın ki,
Orası kalbin berisidir
O gitmeden insanın başından
Nasıl kalbine döneceksin
Daha sonrada şunları ekler "Denize in, orada bir sandal var. Denize açıl. Zamanı geçene kadar kürek çek. Zamanı geçince vardığın yerde belki bulursun aradığın şeyi. Belki de bulamazsın." Bunun üzerine karakterimiz şifacının dediklerini yapar ve yolculuk sonunda bir kaleye gelir. Kaleye