Hayatının değerine dair dertleri hiç olmasa da, kendinin ve daha bir dolu insanın yaşamaya neden devam ettiğini hep merak etmişti; bazen kendini ikna etmekte bile zorlanıyordu, oysa daha milyarlarca insan aklının dahi almayacağı yokluklar, sefalet ve hastalıklar içinde yaşayıp gidiyordu ama hiç vazgeçmiyorlardı. O zaman insanın yaşama kararlılığı bir tercih değil de, evrimin eyleme geçiş şekli miydi ?
Bir kişiyi çocuğun olarak görmeye başladığında bir şeyler değişiyor ve daha önce ondan aldığın bütün mutluluğun, ona karşı bütün hislerinin önüne bu korku geçiyor. Biyolojik değil, biyoloji ötesi bir korku; kişinin genetik kodlarını sürdürmek konusundaki kararlılığından çok, evrenin tuzaklarına ve imtihanlarına meydan okuma, sana ait olanı yok etmeyen isteyen kuvvetlere karşı savaşma duygusu.
..
Kimsenin dile getirmediği bir şey daha var oysa. Çocuğunu kaybettiğinde içinde küçücük fakat yok sayılmaz hir parça, rahatlama da hissediyor. Korkuyla beklediğim, çocuğun olduğu günden beri hazırlandığın o an gelip çatıyor çünkü. Ah diyorsun kendine, işte geldi. Burada. Bundan sonra da korkacak hiçbir şeyin kalmıyor.
“Aman anlatılacak bir şey yok” demeyi öğrenmişti, hızlı öğrenirdi. Bu bahaneyi hiç uzatmadan kabullenmelerine şaşırmış ama uğraştırmamalarından rahatlamış, benmerkezciliklerine şükran duymuştu. Hiçbiri başkasının hikayesini dinlemek istemiyordu zaten, kendilerininkini anlatmak istiyorlardı.