İlk mektubumu yazarken şöyle demiştim:
Ölüm şehirlerimizi kaybetmekle başlar, vatanımızı kaybetmekle neticelenir... Sahi neydi vatan? Bir toprak parçası mı, uçsuz bucaksız denizler, derin göller, yalçın dağlar, verimli ovalar, yemyeşil ormanlar, kalabalık şehirler, tenha köyler mi? Şimdi farkına varıyorum ki, benim için bir tek vatan varmış, o da sensin... Seni kaybettiğim anda vatanımı da yitirmeye başlamışım.
“Bizler rüzgârlı insanlarız Şehsuvar. Ruhumuz fırtınalarla dolu, onun için bu kadar mana yüklüyoruz kadınlara zaten. Aşkı, hayatımızı destana çevirecek mucizevi bir vaka olarak telakki ediyoruz. Bir süreliğine doğru ama sonrası hüsran. Bizim gibi büyük idealleri olan insanların saadete ulaşması için aşk kâfi değil. Hiç bir zaman da olmayacak. Ama vatana duyulan o kutsal sevgi, karşılıksız fedakârlık, işte bizi tatmin edecek büyük dava, hiç bitmeyecek derin tutku budur. ”
" Fransa değil burası Şehsuvar. Millet, inkılap filan istemiyor esasında. Devletin geri kaldığını gören bizim gibi aydınların isteği bu. Devr-i istibdatmış, sürgünmüş, zulümmüş kimsenin umrunda değil. Fransa'da millet dökülmüştü sokağa. Bastille'i basanlar bildiğin işçiler, esnaflar, köylülerdi...
Bizde ise meşrutiyeti 'Çok yaşa padişahım' diye kutluyor millet. Zor, çok zor iş Şehsuvar... Belki bir hayal, umarım muvaffak oluruz ama hakikat olması çok güç bir hayal. Fakat çok kıymetli bir hayal, o yüzden asla vazgeçmemeliyiz bu idealden... "