Sedâ Nur

Sedâ Nur
@nseda
bakmadan görmeyi,bakıpta görmemeyi öğreniyorsun.
18 okur puanı
Haziran 2018 tarihinde katıldı
Reklam
Dinimize göre ilimle meşgul olan kimse nafile ibadet edenden üstündür. Çünkü ibadetin faydası sahibine aittir, ilmin faydası ise umuma şamil olur. Âlimler yeryüzünün zinetidir. Allahu Teâlâ gökyüzünü güneş, ay ve yıldızlarla süslediği gibi, yeryüzünü de peygamberler ve onların varisleri olan âlimlerle süslemiştir. Onun için sevgili Peygamberimiz (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde: “Ya âlim ol ya talebe ol ya dinleyici ol ya da bunları sevenlerden ol. Sakın bunların dışında bir beşincisi olma, helak olursun." buyurmuştur. Başka bir hadis-i şerifte: “İlim tahsil etmek için yola çıkan kimse, evine dönünceye kadar Allah yolundadır." buyrulmuştur. “Rütbetü’l-ılmi a’le’r-rüteb/ilim rütbesi bütün rütbelerin üstündedir." denilmiştir. Onun için âlimlerle beraber oturmak ibadet kabul edilerek: "Mücâlesetü’l-ulemâi ibâdetün: Âlimlerle oturmak ibadettir." buyrulmuştur. Nâbi de bir beytinde ilmin Allah’ın sıfatı olduğunu, onun için bütün vasıflardan daha yüce olduğunu belirterek der ki: Sıfat-ı Hazret-i Mevlâ’dır ilim Cümle evsaftan a’lâdır ilim Mevlânâ Hazretleri: "Arif bir âlimin vücudu altın misalidir ki o, her nereye gitse kadr u kıymetini bilirler.” der.
Dinimiz, ilme çok değer verip teşvik ettiği ve âlimlerin değerini yükselttiği için ilk Müslümanlar ilim yolunda her türlü güçlük ve meşakkate katlanarak şehir şehir dolaşmışlar, sevgili Peygamberimizin (s.a.v) bir hadis-i şerifini kaynağından öğrenmek için yüzlerce kilometre yol katetmişlerdir. İslam tarihi bunun canlı misalleriyle doludur. Biz bunlardan birini nakletmek istiyoruz: Kays oğlu Kesir şöyle anlatır: “Bir adam Dimeşk'te (Şam) bulunan Ebu Derda’nın yanına geldi. Ebu Derda: “-Niçin geldin ey kardeşim!’’ diye sordu. O zat: “-Bir hadis-i şerif işittim, Onu Resûlullah'tan (s.a.v) sen nakletmişsin. Bunu öğrenmek için geldim.” dedi. Ebu Derda: “-Başka bir ihtiyacın için gelmedin mi?” dedi. Adam: “-Hayır" dedi. Ebu Derda: “-Bir ticaret için gelmedin mi?” dedi. Adam: “-Hayır.” dedi. Bunun üzerine Ebû Derda (adamın ilim zevkini ve bu uğurda katlandığı meşakkati takdir ederek): “-Demek sadece bir hadis-i şerifi öğrenmek için geldin. Ben Resûlullah'ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu işittim: “Kim ilim tahsil etmek için bir yola çıkarsa, Allah ona cennetin yolunu tutturur, şüphesiz melekler, hoşlandıkları için ilim yolcularına kanat gererler. Göklerde ve yerde bulunan varlıklar ve sudaki balıklar Allah’tan, ilim adamlarının bağışlanmasını dilerler. Bilgili kimsenin bilgisizce ibadet edene üstünlüğü, ayın on beşindeki hilalin diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin mirasçılarıdır. Peygamberler geride altın ve gümüş para miras bırakmamışlar, ancak ilim miras bırakmışlardır. İşte kim o mirası elde ederse büyük bir nasip elde etmiş olur.”
Dünya işlerindeki ilimler bile hocasız, üstadsız öğrenilmez. Bir insan hocasız doktor, kimyager olur mu? Bu ilimleri bize öğreten hocaya, üstada karşı çıkmak bizzat ilme karşı çıkmak olur. Doğru yol ilimle bulunur ama ilmi öğreten de hocadır, üstaddır. Resulullah da (s.a.v) mürşiddir. İmam-ı Âzam, İmam-ı Şafî gibi ehl-i sünnet âlimleri birer mürşid olduğu gibi, Abdülkadir-i Geylânî ve Şah-ı Nakşîbend Hazretleri gibi evliya zatlar da birer mürşiddir. Mürşide düşmanlık ilme yani dine düşmanlıktır. Kuran-ı Kerim’de, "Bilmeyen, Kuran'a ve hadislere baksın." denmiyor, "Bilmiyorsanız, bilenlere sorun!" buyuruluyor. (Nahl, 43) Peygamber Efendimiz de (s.a.v) "Âlimlere tâbi olun, onlar rehberdir!" buyurarak bir bilene, bir mürşide tâbi olmayı emrediyor. İmam-ı Rabbânî Hazretleri buyuruyor ki: "Dinî hükümleri rehbersiz, hocasız, kendi aklıyla anlamaya çalışmak isteyen, peygamberliğe inanmamış olur." Mürşid kıymetlidir ama bu zât, kâmil mürşid olursa daha kıymetlidir. Mürşid-i kâmil bütün sözleri ve bütün işleri İslamiyet’e uygun olan, İslamiyet'i iyi bilen, derin ehl-i sünnet âlimi demektir. Mürşid-i kâmil, ictihad derecesinde yüksek âlim olduğu için hem ilim hem de marifet sahibidir. İmam-ı Rabbânî, Mevlana Halid-i Bağdâdî, Seyyid Abdülhakim-i Arvâsî Hazretleri gibi mürşid-i kâmil olan zatlar böyledir. Böyle zâtlar, hem âlim hem evliyadır.
Kendisine, hiçbir insana verilmemiş bir saltanat lütfedilen Hazret-i Süleyman (a.s) bu nimetlerin asıl sahibi olan Rabbini hiçbir zaman unutmadı, kalbini dünyalıkların kasası yapmadı. Cenâb-ı Hak da ona; “نِعْمَ الْعَبْدُ : Ne güzel bir kul…”[2] iltifatında bulundu. Buna mukabil, çok ağır sıkıntı, ıztırap, hastalık ve fakirlikle imtihan edilen Hazret-i Eyyüb(a.s) da sabır, rıza ve şükür hâlini hiç bozmadı. Cenâb-ı Hak ona da; “نِعْمَ الْعَبْدُ : Ne güzel bir kul…”[3] iltifatında bulundu. Demek ki ağniyâ-i şâkirîn ve fukarâ-yı sâbirîn, yani şükür ehli zenginler ile hâline sabredip rıza gösteren fakirler, Allah Teâlâ’nın rıza ve muhabbetine nâiliyet bakımından aynı fazilet zirvelerindedirler. Bunun içindir ki, hayatın metcezirlerinde, acı veya tatlı her ahvalde daima Cenab-ı Hakk’a hamd ve şükür hâlinde bulunmak, mü’minin değişmez bir vasfı olmalıdır.
Reklam