"Bakabiliyorsan gör. Görebiliyorsan fark et." sanırım bu cümle beynimin bir köşesine kazılı kalacak. Körlük, okuduğum ilk Jose Saramago romanıydı ve tek kelimeyle harikaydı.
Romanda en dikkat çeken özelliklerin başında isimsiz bir ülke ve isimsiz karakterler geliyor. Yazar romanda bize kişileri isimleri ile değil meslekleri veya fiziksel özellikleri ile tanıtmakta hatta kitabın sonuna kadar öyle devam ediyor.
İlk kör adam, koyu renkli gözlüklü genç kız, şaşı çocuk, doktor, doktorun karısı, taksi şoförü, ahlaksız körler, hırsız gibi sıfatlar takarak insanlarla tanışmamızı sağlıyor.
Bu insanların her biri toplumda olan kişilerdir. Belki ben, sen, biz, hepimiz. Yazar bu yüzden isimleri yerine meslekleri veya sıfatları ile tanıtmış karakterleri bize. Çünkü hiçbir karakterin ismi bize lazım değildir. Anlatılan konuda statü farketmeksizin insanların teker teker kör olduğuna şahit oluyoruz. Doktor herkes tarafından saygınlık gören bir karakterken, koyu renkli gözlüklü genç kız toplum ahlakına uygunsuz davranışlar sağlayan bir bireyken ikisi de aynı hastalığa yakalanıp akıl hastanesinde hayatta kalmak için mücadele eden kişiler olmuştur. Buradan anlayacağız ki yazar aslında statü farketmeksizin, körlüğün insanın içinde olduğuna dikkat çekmiştir.
Romanda olaylar akıl hastanesinde geçmektedir. Olayların geçtiği bu mekanda yazar bize insanların temel ihtiyaçlar karşısında zamanla nasıl vahşileştiği ve insani davranışlardan nasıl uzaklaştığını göstermekte. Hatta bazen yapmak istemediğimiz şeyleri ihtiyaçlarımız için yapmak zorunda olduğumuzu göstermekte.
İnsanlar bazı dürtülerini bastırabilir mi bilmiyorum ama bu kitap şu izlenimi bıraktı bende gerçekte gören gözlerimizin bizi yanılttığını hatta bakan kör, gören körler olduğumuzu bir kez daha gösterdi. Çünkü akıl
Sözlerin işe yaramadığı anlar vardır, keşke bende ağlayabilseydim, her şeyi gözyaşlarımla söyleyebilseydim, anlaşılayım diye konuşmak zorunda kalmasaydım.