Paulo Coelho’nun Veronika Ölmek İstiyor kitabını okurken aslında uzun bir süre çok keyif aldım. Özellikle ilk 150 sayfa bana oldukça güçlü geldi. Veronika’nın intihar girişimi sonrası kaldığı kurumda tanıdığı Mari ve Zelda gibi karakterlerin anlattıkları, onların hayat görüşleri ve deneyimleri gerçekten düşündürücüydü. O bölümler, kitabın “yaşama yeniden bakmak” fikrini çok iyi yansıtıyordu ve beni de etkiledi.
Ama kitabın sonlarına doğru benim için işler değişti. Veronika’nın Eduard’a çok kısa sürede aşık olması bana pek inandırıcı gelmedi. Eduard karakterinin “şizofren” olarak sunulması da kafamı karıştırdı çünkü klasik şizofreni belirtilerini göremedim. Daha çok içine kapanık, imgelerle yaşayan bir karakterdi ama bu tanım bana psikolojik açıdan oturmadı. Bu yüzden orada kopukluk yaşadım.
Kitapta özgürlük üzerine kurulan bazı sahneler de beni rahatsız etti. Özellikle karşı tarafın rızasını almadan yaşanan kısımlar, bana özgürlüğün anlamına ters düştü. Çünkü özgürlük, başkasının özgürlüğünü kısıtlayarak var olan bir şey değil. Bu yüzden o bölümler bana etik açıdan da sorunlu hissettirdi.
Son kısımlardaki aşk hikâyesi ise beklediğim gibi bir derinlik taşımıyordu. Hikâyeye bir aşk elbette dahil olabilirdi ama bu kadar ani ve yüzeysel biçimde gelmesi, romanın dramatik gücünü zayıflattı. Kitabın başında hayatı yeniden keşfetme, ölümü sorgulama gibi çok derin bir tema işlenirken, sonlara doğru “aşk kurtarır” klişesine dönmesi bana tatmin edici gelmedi.
Finaldeki “sanki bu dünyaya sadece senin yeniden resim yapman için gelmişim” tonundaki ifade, Veronika’nın varoluşunu bir başkasının yaratımına bağlayarak hikâyenin merkezindeki “hayatı tatmak” temasını zayıflatıyor. Oysa Veronika’nın (o an gerçekten son saatleri olduğunu sanarken) kendi arzu ve meraklarının peşinden,