• Sevdiğim bir hikaye var.

    Adamın biri akşam arabasıyla ilerlerken arabası ıssız denilebilecek bir yerde bozuluyor ve adam sorunu buluyor. Sorunu çözmesi için kriko lazım kendisine. Çevreye bakınıyor krikosunu ödünç verecek birisi var mı diye. Karanlıkta bir ev bulabiliyor sadece.

    Düşünmeye başlıyor: Şimdi içerideki kişi uyuyordur. Uyandırıp yardım istesem bana çatabilir. O söze güzel bir şekilde başlarım.

    Devam ediyor içinden: Krikosu var mı diye sorsam ve evet dese bu sefer yine huysuzluk eder garaja inip sana kriko falan veremem bu vakitte diyebilir bana. O zaman ben de biraz para teklif ederim kendisine...

    Adam içinden bu konuşmaları uzattıkça uzatıyor ve sinirlenip yardım isteyeceği kapıyı hızla ve şiddetle çalıyor. Uykusundan bu sesle uyanan adam "Buyrun size nasıl yardımcı olabilirim?" diye sorunca yolda kalan adam cebinden biraz para çıkarıp bağırarak "Şu lanet krikonu sadece beş dakikalık bir iş için istiyorum, ne onu çalacağım ne de başka düşündüğün bir şey. Yeter ki şu krikoyu ver!" diye yanıt vermiş...
  • Ey özlenen zamanla şimdiki zaman arasında çırpınan gökyüzü... senin mutsuzluğundan başka bizi bu cehennemden çıkaracak bir bilgi var mı, gözyaşlarıyla sulanmış o derin yalnızlıklarında...
  • Dostoyevski epilepsi hastası, homofobik ve iflah olmaz bir kumarbazdı. Oğuz Atay sevdiği kadına yakın olabilmek uğruna karısından boşanıp sevdiği kadının kocasıyla arkadaş oldu evlerine daha sık gidebilmek için. Salinger yaklaşık kırk yıl evinden dışarı adım atmadı, tek bir kare bile fotoğrafı çekilemedi. Yusuf Atılgan Türk Edebiyatının kilometre taşları sayılabilecek iki büyük eseri yazdıktan sonra (Anayurt Oteli ve Aylak Adam) insanlara küstü, bir köye yerleşip otuz yıla yakın neredeyse tek bir satır bile yazmadan çiftçilik yaptı. Althusser elli yıldır birlikte olduğu ve taparcasına sevdiği karısı Helen’i bir sabah yanıbaşında uyurken elleriyle boğdu, bu boktan hayata daha fazla katlanmasına seyirci kalmaması için. Stephan Zweig’de tıpkı Althusser gibi yaptı, tek farkla, o tabanca kullandı karısı ve kendisi için. İnsan ırkına duyduğu güvensizlik Walter Benjamin’i Fransa sınırında kendi kafasına sıkmaya zorladı. Hemingway yalancının tekiydi, Jean Genet gasptan tecavüze kadar bulaşmadık suç bırakmadı ve ömrünün yarısını hapiste geçirdi. Kierkegaard çok sevdiği nişanlısı Regine Olsen’i terk etti, çok sevdiği için. Ömrü boyunca hep acı çekti bu yüzden ama soranlara da yaptığının doğru olduğunu söyleyip durdu. O kadar çok seviyordu ki Regine’i ve o kadar nefret ediyordu ki kendisinden, evlenip onun kendisine ‘maruz kalmasına’ izin veremezdi!..
    En sevdiğim yazarlardan bir kaçının kısa yaşam öykülerini anlatmaya çalıştım. Bir yerlerde bir terslik var ama nerede bilemiyorum..
  • “ ... o insanların yüzleri var ya yüzleri, dağıttıkları çaydan daha sıcaktı.”
  • Bir gece Vafeya, «Hiç aşık oldun mu Firdevs?» diye sordu.
    «Hayır Vafeya, hiç aşık olmadım» yanıtını verdim.
    Bana şaşkınlıkla baktı ve «Ne tuhaf!» dedi.
    «Neden tuhaf buldun?» diye sordum.
    «Bakışlarında aşık olduğunu söyleyen bir şey var.»
    «İnsanın bakışlarında aşkı ele veren ne olabilir ki?»
    Başını sallayıp,«Bilmiyorum» dedi. «Fakat özellikle senin, aşksız yaşayamayacak biri olduğunu hissediyorum.»
    «Ama ben aşksız yaşıyorum.»
    «O halde yaşamın bir yalan; ya da hiç yaşamıyorsun.»
  • Kitap en siradisi vakalarin derlenip olusturuldugu ilginc ve bir o kadar da eglenceli bir kitap. Psikolojiyle alakali bilimsel icerikler de yer aliyor. Daha cok psikoloji okuyan insanlara göre hazirlanmis, rehber bir kitap gibi geldi bana. Siradisi olaylari okudukca aslinda cok da farkli olaylarin olmadigini fark ettim. Cunku kitaptaki kahramanlarin ozelliklerine sahip, cogu yasanilanlari yasayan etrafimizda cokca insan var. Sadece insanlar bu yönlerini itiraf etmekten kaciniyor. Sözgelimi, psikolojik kitap severler icin tercih edilmesi gereken kitaplardan.
  • Tren garındayım. Hızlı adımlarla yaklaştığım trene hareket saatinden beş dakika önce yetişiyorum. Soluklarımın hızıyla aynı hızda koltuğa yerleşiveriyorum. Yaz sıcağının bunalttığı bir günde trenin serin olması ile rahatlayıp, iyi bir yolcuğun beni beklediğini düşünüyorum. Yedi saatin kötü geçmesi için hiçbir sebep yok. Derken yakınlarımda ki koltuklara hilal taktiği ile çok çocuklu bir aile yerleşiyor. Üç kuşak bir arada, en sevdiğimden. Yaşlısı ayrı, orta yaşlısı ayrı, çocuğu ayrı konuşacak belli. Çocukların sesinden nasıl bir gürültü içine düştüğümü anlıyorum. Yaşlı amcamın da kısa aralıklara balgam temizleme sesi bas etkisi yapıyor. Sinirlerim bozuluyor, bağırıp çağıran çocuklardan birinin yanağına şamarı basmak istiyorum. Hemen bu düşünceden vazgeçiyorum. Çocuğa, doğası gereği etrafı tanıma aşamasında, zihninde sınırlayıcı kurallar duvarı olmayan, bu sebeple sebepsizce bağıran çocuğa vurmak. Toplumsal kuralların, bencilliğimle bir olup beni anlayıştan yoksun bıraktığını anlıyorum. Kendime güzel bir küfür savuruyorum.

    Tren hareket saati gelmesine rağmen hareket etmiyor bir türlü. Yarım saat geçtikten sonra bir görevli vagonları dolaşarak, yapımı tamamlanmamış, bu nedenle tek bir rayın kullanılabildiği hatta, gelen trende yangın çıktığını, belki yarım saat belki de yarım saatten uzun bir süre sonra hareket edebileceğimizi, yolcuların isterlerse trenden inip garda ve peronda dolaşabileceğini, anonslara dikkat etmeleri gerektiğini söylüyor. Çoğu kişi iniyor, bu çoğu kişinin çoğu da peronda beklemeye başlıyor. Ben de gürültünün dışarı taşınma fırsatından istifade hemen kitabı elime alıyorum, yavaşça silikleşen çevreden sıyrılıp kitabın içine dalıyorum. Yarım saat süren sessizlikte zamanın farkına varmadan kitaptan bir bölüm bitiyor. Bu kısa okuma beni dinginleştiriyor, sakinleşiyorum. Bu dakikalarda kitaptan kafamı kaldırdığım sırada peronda ekmek arası bir şeyler yiyen bir çocuk görüyorum. Bir yandan da trene bakıyor. Ekmekten büyük bir parça alıyor, aldığı parçadan bir kısmı yere düşüyor. Yere düşen parçayı alıp hiçbir şey olmamış gibi yemeye devam ediyor. Yanına kızgın ifadesini takınmış, esmer tenli, saçları dağınık, çocuğa bir pislikmiş gibi bakan gözlerle bir adam yaklaşıyor. Adamın yürüyüşünde eski Türk filmlerinde patronun emrinden çıkmayan ama içinde korku imparatorluğu barındıran kötülere özgü kabadayılık kokan bir hava var. Çocuk adamı görür görmez kaçar gibi oluyor, sonra duruyor. Sakınır bir tavırla elini başının üzerine kaldırıyor. Adam, çocuğun babası, bu belli. Bir şeyler söyleyerek, çocuğun kolundan sertçe tutuveriyor. Trenin içindeyim, onlar ise peronda, ne konuştuklarını duyamıyorum. Çocuğun dayaktan sakınan ve korkmuş hali, benim de içime bir korku salıyor. Adam, kolundan sürüklediği çocuğu sert ve ani bir hareketle banka oturtuyor. Bir şeyler söylemeye devam ediyor, arkasını dönüyor bir müddet. Ben içimden 'iyi' diyorum, 'çocuğa vurmadı hiç yoktan.' Hay şom ağzımı... Adam dönüyor, çocuğun kafasına önce bir tokat atıyor, çocuğun eline geliyor tokat. Sonra göğsüne vuruyor, çocuk iki büklüm kıvrılıyor. Koltuğuma siniyorum, kanım çekiliyor. Aniden adamı parçalara ayırma isteği baş gösteriyor. Böyle, trene kafasını vura vura parçalama, vahşi bir hayvanmış gibi saldırma isteği var içimde. Kalabalığa uyuyorum, kalabalık da bana uyuyor, kimseden çıt çıkmıyor. Herkes kendi eğlencesine, sohbetine bakmaya devam ediyor. Güçlü olduğumuzu hissettiğimiz zamanlar genellikle kötü davranışlar, istekler baş gösterir ya da tam tersi olur; kötü davranışlar, istekler bizi güçlü hissettirir. Aynı şey işin diğer tarafı için de geçerli. Naif, sakin olduğumuzda iyilik yapmayı düşünürüz, yaparız; ya da iyi şeyler yaptığımızda, düşündüğümüzde naif ve sakin hissederiz. Adamı parçalama isteği duyduğumda öylesine güçlü hissettim. Ancak suskun kaldığımda naif ve sakin hissetmedim, korkak hissettim, korkak. İyiliğim dokunamadı çocuğa, kendime de. Anons yapıldı, trene insanlar binmeye başladı, ben de diğer insanlar gibi çocuğa atılan dayağı unutuverdim hemen.

    Trene binmeyen bir kişi var. İki koltuk önümdeki kişiye buğulu gözlerle bakıyor perondan. Kafasını şefkatle yana eğiyor, eliyle cama dokunuyor. Gözümü alamıyorum oradan, çünkü bana da dokunuyor. Ellili yaşları aşmış teyzem beni ayrı bir duyguya sokuyor böylece. Bulunduğum konumu düşünüyorum. Şu an memlekete gidiyorum, uzun zaman olmuş gibi geliyor ayrılalı memleketten. Daha 4 yıl olmadı. Sık sık da gidiyorum zaten. Ama annemin beni ilk uğurlayışını, gözlerinin doluşunu, kaşlarının bükülüşünü, benim sakladığım gözyaşlarımı gördüm bu teyzede. Zaten o da çok dayanamadı, tren hareket etmeye başlayınca serbest bıraktı gözyaşlarını. Yavaşça ilerleyen trende ondan ayrılan kişi de (orta yaşlı bir kadın, kardeşi diye düşündüm) ayağa kalktı, el sallamaya başladı ağlayarak. Yine eski filmlerdeki dramatik sahnelerden birinin içinde hissettim kendimi. Bağırışan çocuklar, zalim babasından dayak yiyen bir çocuk, trenin hareketiyle başlayan hasret duyguları. Eski bir Yeşilçam filmindeydim bugün. O filmde bir figürandım.

    Etrafımı çevreleyen ailenin en küçük üyesi çığırtkan ve enerjik kız çocuğu yanımda o komik ve saçma dansına başlamasaydı ağlayacaktım. Dansını sergiledikten sonra bana döndü "Deyy" dedi. "Deyy" ne demek bilmiyorum ama elimi uzattım, küçücük eliyle parmağımı tuttu. Adın ne senin dedim, "eyyia" gibi bir şey dedi, annesi "Esila" diye düzeltti. Kızın abisi ise 7 yaşında, ön koltuğumda oturuyordu. Bir bilmece sormasıyla başladı yol arkadaşlığımız onla. Sonra yanıma geldi, tablet bilgisayarından araba yarışı açtı, o oynadı ben yorumladım. Esila koridorda gidip geliyordu, yanımızda durdu, tekrar parmağımı tuttu, "Deydeeyy" dedi. Kendimi uzun zaman sonra insan hissettim.