• Bu şiir öyle bir şiirdi ki o trajik anda, var olup olmama noktasında bir toplumun, bir milletin ihtiyaç duyduğu bütün değerleri içinde toplamıştı. Bir bakıma bir mücadelenin, bir ruhun, bir tarihin hatta bir medeniyetin özüydü. Mehmet Akif o sırada mecliste yoktu. Çünkü görüşmeler başladığında mahcubiyetinden fazla kalamamış, sessizce bir gölge gibi çekip gitmişti.
  • Çok ama çok yordu beni bu kitap.Anlaşılması zor bir kitap olduğu için değil elbette ama ifade etmekte zorlandığım bir yanı var.

    Sıkıcı desem sıkıcı değil; akıcı, elimden düşüremedim bir solukta okudum, daha ilk sayfalardan içine çekti desem yok o da değil.

    Pamuk' un okuduğum ilk romanı ve tarzına üslubuna o nedenle yabancıyım bir de o var tabi.

    Özellikle o uzuuunn uzuuunn betimlemeleriyle olayı, anı, mekanı, kişilerin duygudurumlarını sanki yanıbaşımızdalarmış da görüyormuşuz gibi yaşatması elbette güzel başarılı ama zaman zaman sıkma bi an durup "bi dakika yaa neredeydik şimdi, hı noluyordu? " deme noktasına getirtip kopmalara sebep olmuş. Çok fazla gereksiz ayrıntı var.

    O yüzden yeter artık dedim ve son 200 sayfa kala da olsa rafa kaldırdım. 300 sayfacık bi kısım zorlaya zorlaya 10 koca günde okutabildi yani kendini :/

    Abartıldığını düşündüğüm kitaplar arasında.

    Benim Adım Kırmızı ve Kırmızı Saçlı Kadın da var elimde ve onlar da böyleyse yandım yani.
  • Yazı -kışı anlıyorum da; hazan mevsimini özlüyorum şehirde. Özlüyorum dalların ucunda kalmış ve olgunluktan çatlamış elmaların boynu bükük yalnızlığını.
    Özlüyorum dikenli dalları arasından bakan töngellerin kahverengi gözlerini.
    Soba üstünde yanık kestane kokularını, zarını terk eden fındığı… Kuzinenin fırınında mısır ekmeğini…
    Özlüyorum.
    Hazan hüzündür her yerde.
    Büyük şehirlerde büyük.
    Mevsim şeridinde yeşille beyaz arasındaki sarı.
    Sarı; bir yaşamdan çekiliş, bir ölüme hazırlanış…
    Bozulan bağlar ve bostanlar.
    Yükünü boşaltmış meyve ağaçları.
    Çürüyerek yeni başlangıçlara mayalanan güz.
    Yeşilin; sarıdan kızıla dönüşürken oluşturduğu o muhteşem peyzaj, o renk cümbüşü yok şehirlerde.
    Rüzgârın getirdiği üç beş yaprakta olmasa, sonbahar sesizce terk edecek yerini kışa.
    Paltonun üstündeki pardösü hatırlatıyor sonbaharı.
    Şehirler çırılçıplak.
    Yok, buralarda sonbahar.
    Yok, bağ- bostan bozumları, köy fırınlarındaki fasulye- mısır kokuları, yayla göçleri, dikenli tellere takılan koyun yünleri.
    Güneşin sahte gülücükleriyle kendini duvar diplerine atan ihtiyarlar var buralarda; birde serin akşamüstleri.
    Çalılarla örtülü tümseğe sırtını veremiyor burada yaşlılar.
    Üzerine basınca çıtırdayan sesini duymayalı çok oldu yaprakların.
    Burada, park temizlikçisinin süpürgesi ucundan çöp kamyonuna yüklenen kuru yaprakların bende uyandırdığı his, hafızamı zorluyorsa da, ruhumu doyurmuyor.
    Salkımı kalmamışsa da üzüm tanelerine rastlanırdı bozulan bağlarda.
    Toprağından yeni sökülmüş çamurlu kök sebzeler…
    Göçmen kuşlarda uzaklarda…
    Haydi oğlum, bu pazar vur kendini kırlara…
    Koruluklara.
    Topla son güneşin ılık ışıltılarını.
    Yapraklar düşmede bilinmez nerden, Gök kubbede uzak bahçeler bozulmuş sanki
    Yapraklar düşmede bilinmez nerden,
    Gök kubbede uzak bahçeler bozulmuş sanki
    Yapraklar düşmede gönülsüz
    Ve geceler ağır dünyamız kopmuş gibi yıldızlardan
    Kaymada yalnızlığa
    Hepimiz düşmedeyiz, şu gördüğün el düşüyor
    Nereye baksan hep o düşüş
    Ama biri var ki bu düşenleri tutuyor yumuşak ve sonsuz.
    Rilke
  • O beklediğimiz yarına daha kaç gece var...
  • Ben martıların çığlığında, sen dalgaların sesinde
    Ben dağların ayazında kaldım sen sıcak nefesimde
    Ruhumun duvarlarına asılmış bir yüz tanırım
    Beni hayata döndüren, bir şey var gülümsemesinde

    Bir tutam ümitle yükselen oydu hep göğüs kafesimde
    Ben rıhtımda ihtiyarladım, o geçti sandım bin keresinde

    Bir gün bütün kahkahalar seni de bir parça ezer ya
    Hani yemyeşil yaprak rüzgarla, gazel olup gezer ya

    Kurumuş bir çalıyı gül verir sanma gönül
    Çöller gözyaşına kum verir yanma gönül
  • Topuklu ayakkabı mı yoksa ben mi?
    Bir kadını zorlayan bir soru olabilir.
    ''Çikolata mı ben mi?'' sorusu kadar olmasa da zorlar.
    Sizler topuklu ayakkabısı ayaklarını vuran kadınlarsınız.
    Topuklarınızın altında kâğıt mendiller var.
    Bazılarınızın gözyaşlarını silen mendiller işte, yabancı değiller.
    O mendiller hep canınızın yandığı yerlerde...
    Çok adisiniz pembe rujlar, çekici kılıyorsunuz dudakları.
  • Bir fahişe sabaha karşı
    Çok seksiymişim, öyle diyor
    Gülüyoruz yalanına
    Karşılıklı, anlayışlı

    Dalgakıranlardaki banklarda
    Çıkardı ayakkabılarını
    "Bak" dedi, "Köprü ışıkları
    Siliyorlar yıldızları

    Kazıyınca yaldızlarını
    Altlarındaki demir paslı
    Ateşe vermeli onları ama
    Her yerde yangın çıkışları"

    Sordum, "Niye sattın" diye "Yoksulluğunu?"
    Dedi, "Elimdeki sadece oydu"

    "Niye sattın vücudunu?"
    "Daha mı kötü" dedi, "Satmaktan ruhumu?"

    "Herkes" dedi, "Merak içinde
    Ölümden sonra hayat var mı diye
    Boşuna düşünürler
    Sanki hayat varmış gibi ölümden önce

    Sevdim seni ama bir şekilde
    Hüzün var diye belki gözlerinde
    Eğer sever gibi sarılırsan da
    Bu vücut sana bedava"

    "Aslında" derdim; "Çok gençsin daha"
    "20'yim", dedi "Ama ruhum tam 1000 yaşında
    Kayalar kesti ayaklarımı
    Yine de bir şeyler hissetmek güzel hala
    Bu dalgakıranda

    Tek başıma bu vücutla fırlatıldım bu dünyaya
    Aşk da basit, pişmanlık da
    Hayat hoyrat bu zamanda
    Şahin kuşa, kuzgun leşe, ben değil bu dünya fahişe

    Korkum; çığlık atan adam gibi tablodaki
    Şakağımda ellerim
    Hep kaçarken, tek kişilik bir dünyayı
    Ben artık nasıl severim?"

    "Anladım" dedim, "Senin kalbin birinde
    Geceyle gündüz, o hep seninle"
    Sarıldı, ağladı saatlerce
    O yine işe gitmeden önce

    -Teoman
    https://www.youtube.com/watch?v=iLD75QgdjbU