• Evet, çok uzun ama okumaya değmez mi.? :)))
    Nâzım Hikmet'in, Yazılar'ında bahsettiği Sabahattin Ali Öyküsü:
    **************************************************************
    Gece, hafif yağmur çiseliyordu.
    Asfalt yolda yürürken yeni rugan iskarpinleri nemli nemli parlıyor ve siyah, çizgili pantolonu bunların üzerine tatlı bir akışla dökülüyordu. Paltosunun geniş yakasını kaldırmış, kalın eldivenli ellerini arkasına bağlamıştı.
    Dalgın dalgın yürüyor ve boş gözlerle ayaklarına, ıslak asfalttan biraz yukarıya doğru kalkıp sonra kolayca ileri uzanan ve yine ıslak asfalta dokunan iskarpinlerine bakıyordu.
    - Hayat bu rugan iskarpinlere ne kadar benziyor.! dedi, Tıpkı bunlar gibi biz de günler geçtikçe aşınmaya, bir tarafa kaykılmaya, çirkinleşmeye ve nihayet işe yaramamaya başlayacağız..
    Sonra bu düşünceleri istediği kadar ince ve zekice bulmadığı için dudaklarını büktü. Biraz evvel bir arkadaşının evinde oynadığı pokeri aklına getirdi. Otuz lira kazanmıştı.
    - Yanıma o karı oturmasaydı daha çok kazanabilirdim! diye söylendi, Kadın hem kocasının parasına güvenerek cesur oynuyor, hem de eğilip kağıtlarıma bakıyordu.
    Ağır, fakat tatlı bir pudra, esans ve saç kokusu burnuna gelir gibi oldu, yutkundu.
    Hayat ne güzel fakat ne can sıkıcı şeydi.! Gündüz daire.. Hafif bir iş, bol para.. Akşamüzerleri güzel bir yemek, bazan sinema.. Çay.. Poker.. Sonra uyku.. Bunların hepsi güzeldi, fakat bütün günü dolduran bu eğlendirici işlerin içinde insan bir boşluk hissi duymaktan kurtulamıyordu. Bir şey eksik gibiydi, bütün ömrünce işlemeyen bir yeri varmış gibiydi.
    Şimdi evine dönerken gene bu boşluğun farkına vardı. Gününü güzel geçirdiğini, hatta otuz lira da kazandığını düşünüyor ve içinde gene doyurulmamış bir yer kalmasına şaşıyordu. -Belki bu hayat, sık sık uykusuzluk sinirleri bozuyor.! dedi.
    Evinin önüne gelmişti. Aralık duran bahçe kapısını ayağıyla itti. İki tarafı çiçekli çakıl yolda yürümeye başladı. Geceleri eve hep arka taraftaki küçük kapıdan girerdi. Salona ve ön kapıya yakın bir yerde yatan hizmetçiyi uyandırmak istemediği ve yatak odası bu kapıya daha yakın olduğu için farkına varmadan kendini buna alıştırmıştı.
    Başı yukarıda yürüyordu. Kapıya yaklaşınca elini cebine götürüp anahtarı çıkardı ve ileriye baktı.
    Şiddetle ürkerek olduğu yerde kaldı: Bir karaltı kapının hafif girintisine büzülmüş, kımıldamadan duruyordu.
    Elini cebine götürdü. Tabancasını almamıştı. Karaltı birdenbire kımıldadı.
    Genç adam bağırmak ve kaçmak ister gibi bir tavır aldı, fakat karaltı parmağını ağzına götürerek yavaşça -Suss! dedi.
    Bunu o kadar tabii, o kadar emirden uzak, fakat hakim bir sesle söyledi ki, öteki, elinde olmayarak durdu ve merakla o tarafa baktı.
    Karaltı yaklaştı:
    - Şurada biraz uyumuş kalmışım. Bir fenalık için geldim sanmayınız… Yatacak yerim yok.! dedi.
    O zaman ev sahibi yabancıyı dikkatle süzdü ve hayret etti:
    Bu, ne bir dilenciye, ne de bir serseriye benziyordu. Kılığı oldukça düzgün, boyunbağlı, adeta efendi soyundan bir şeydi.
    Lakayt görünmeye çalışarak yabancının yanından geçti ve elindeki anahtarı kapıya soktu.
    Sonra birdenbire korkarak durdu. Bu herife pek çabuk inandığını düşündü ve bir an, kafasına bir şey inmesini bekledi.
    Öteki, ayaklarını sürükleyerek birkaç adım gitmiş, sonra durup yüzünü tekrar genç adama dönmüştü:
    - Bu gece bahçenin bir köşesinde yatmama müsaade etmeyecek misiniz.?
    Bunu söyleyerek ufak bir leylak ağacının altına doğru bir adım attı.
    Evin sahibi geriye dönerek yabancıya baktı. Yüzünü dallar ve yapraklar gölgelediği için pek göremiyordu. Yalnız sesi o kadar emniyet verici idi ki, bütün korkularını ve tereddütlerini silip götürüyordu.
    Kafasında bir ışık parlayıp söner gibi oldu. Bu sesin emniyet vericiliğinin bir tanışıklıktan geldiğini zannetti. Şimdi bu sesin dimağındaki akisleri ona bir ahbabın sesi gibi geliyordu.
    Birkaç adım daha ilerledi. Yağmur durmuş, bulutlar birbirlerini kovalamaya başlamıştı. Gece yarısından sonra çıkan yarım bir ay dalların arasından geçerek yabancının yüzünü yer yer aydınlatıyordu.
    - Müsaade etmiyorsanız gideyim.! dedi ve etrafına bakındı.
    Fakat genç adam onun ne söylediğini anlamadı. Dalların arasından geçen ışık yabancının ağzını ve çenesini aydınlatmıştı. Bu dişleri, söz söylerken iki kenarı aşağı doğru çekilen bu dudakları tanır gibi oldu.
    Eğilip karşısındakinin yüzüne bakmak istedi, o geri çekildi.
    O zaman sordu:
    -Siz şey değil misiniz.?
    Öteki, elini ağzına götürdü:
    - Sus.. Oyum.! Ben seni görür görmez tanıdım. Fakat beni hatırlayacağını sanmamıştım..
    Ev sahibi karşısındakini bileğinden tuttu, kendine doğru, ay ışığının altına çekti.
    - Pek az değişmişsin, dedi.. Sonra ilave etti:
    - Hayır.. Çok değişmişsin.. Gerçi yüzünün hatları değişmemiş gibi ve ağzın, burnun hep aynı.. Hele ağzın.. Fakat nasıl söyleyeyim, ihtiyarlamış gibisin; ama bu ihtiyarlık da değil, benden daha genç duruyorsun.. Hulasa bir başka türlü olmuşsun. Yüzünün dışı değil, içi değişmiş gibi. Aman canım.. Anlatamadım işte..
    Öteki hafif bir gülüşle dinliyordu. Sadece:
    - Sen de biraz değişmişsin.! dedi.
    Kapıya yaklaşmışlardı; ev sahibi yanındakine döndü:
    - Dışarısı serin değil mi.? İçeri girelim.!
    Öteki büsbütün güldü ve mırıldandı:
    - Beni evinin içine sokmak tehlikelidir.!
    Genç adam birdenbire durdu. İlk şüpheleri tekrar kafasına gelmişti. Onun bu duraklayışının farkına varan arkadaşı:
    - Yok canım, dedi, evini filan soymam. Fakat polis tarafından aranıyorum..
    Ev sahibi arkadaşına dikkatle baktı. Sonra gülerek:
    - Kim bilir ne işler karıştırdın.! Gel bakalım.! dedi.
    Karanlık koridordan geçtiler, bir merdiven çıktılar ve bir salona girdiler.
    Ev sahibi elektriği açtı.
    Misafir dudaklarında hep o hafif gülümseme ile etrafına bakmaya başladı:
    Oldukça iyi döşenmiş, bilhassa fazla süsten kaçılmış olan oda biraz dağınıkça idi. Sahibinin bekar olduğunu, yazıhaneye benzer bir masanın üstündeki perişan kağıtlar gösteriyor ve hizmetçinin bu oda ile meşgul olmaktan menedildiği anlaşılıyordu. Yerde küçük bir halı, alçak sigara iskemleleri, rahat iki koltuk ve köşede bir sedir vardı. Pencereleri krem renginde tül perdeler kapatıyordu.
    Ev sahibi:
    - On iki sene oluyor, değil mi.? dedi.
    - Evet; mektepten çıktığımızdan beri görüşmedik.!
    - Ne yaptın da seni polis arıyor.? Ben bir zamanlar tehlikeli fikirlere saplandığını ve işinden çıkarıldığını duymuştum.!
    - Tahmin edebileceğin şeyler.!
    - Dünyayı değiştireceğini mi sanıyorsun.?
    - Siz dünyanın değişmez olduğuna inanmaya mecbursunuz.!
    Bir müddet sustular. Her biri birer koltuğa oturdu ve ev sahibi sağ tarafındaki radyoyu karıştırmaya başladı. Biraz sonra uzaklardan gelir gibi hafif bir müzik duyuldu.
    İkisi de ses çıkarmadan dinlemeye koyuldular. Bir operanın son kısımları çalınıyordu. Gürültülü aletlerin derinden gelen sesleri yavaşlayınca kavala benzer tatlı nağmeler işitiliyor ve her ikisinin de yüzlerinde yumuşak, ılık bir hava dolaşır gibi oluyordu.
    Misafir gözlerini yerdeki halıya dikmişti. Yüzünde yine bir gülümseme vardı, fakat bu seferki gülüşü, biraz evvel dudaklarının kenarına yerleşip, sahibinin etrafına bir duvar çekilmiş gibi, yaklaşmak isteyenleri uzaklaştıran bir gülüş değildi. Bir çocuğun tebessümü kadar içten ve yaklaştırıcı idi.
    Başını yavaşça kaldırdı. Arkadaşına döndü:
    - Ne güzel değil mi.? dedi, sonra ilave etti: Dört senedir müzik dinlemedim.!
    - Neden.?
    - Fırsat düşmedi.
    Radyodan uzun ve sürekli alkışlar geldi. Arkasından Almanca sözler başladı ve ev sahibi elini uzatarak düğmeyi çevirdi.
    Odayı birdenbire bir sessizlik kapladı.
    İkisi de birbirlerinin yüzüne baktılar ve gülüştüler. İçlerinde bir saniye için on iki sene evvelde yaşıyorlarmış hissi uyandı. Bakışları o kadar arkadaşça idi.
    Ev sahibi kalktı, ötekinin yanına geldi, elini omuzuna koyarak:
    - Anlatç! dedi.
    - Sen anlat.!
    - Görüyorsun.. Normal yollarda yürüdüm ve eh, bir parça bir şeyler oldum.!
    - Normal yollarda yürüdüğüne bu kadar emin misin.?
    - Neden.? Çalıştım, faydalı oldum ve ilerledim.!
    - Yürüyüşünü bilmem.. Normal olabilir.. Fakat üzerinde yürüdüğün yola bu kadar inanıyor musun? Hele faydalı olduğuna..
    Cevap vermedi, öteki tekrar sordu:
    - Ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi.?
    - Biraz.!
    - Yaptığın ve faydalı olduğunu söylediğin şeyleri, sana gelinceye kadar geçirdikleri merhalelerde ve senden sonra aldıkları yollarda takip ettin mi? Kimlere ve ne kadar faydalı olduğuna baktın mı.?
    Ev sahibi üzüntülü bir tavırla elini salladı ve gülmeye çalışarak:
    - Bırak şu derin lafları canım.! dedi.
    O zaman misafir de ayağa kalktı:
    - Hiç derin laflar değil, dedi, bir kere görebildikten sonra o kadar açık ve elle tutulur şeyler ki.. Fakat doğru, bırakalım.. Çünkü insanın kafası bir kere bunları düşünmeye başlarsa bu rahat koltuklarda bu kadar rahat oturmak mümkün olmaz sanıyorum.
    - Seni böyle düşüncelere götüren sakın bu rahat koltuklara erişemediğinin kızgınlığı olmasın..
    Bu sözler üzerine arkadaşının yüzü birdenbire değişti. Dudaklarının ucundaki yumuşak gülümsemenin yerine acı ve yukarıdan bakan bir sırıtma geldi:
    - Kafama düşünmeyi, gözlerime görmeyi yasak edebilsem, senin çıktığını zannettiğin yere varmanın bana güç gelmeyeceğini bilirsin..
    - Bilmem.. Mektepte en ilerimizdin.!
    - Şimdi.?
    - Şimdi en ayrımız.!
    Bu lafı rastgele söylemişti. Fakat söyledikten sonra ağzından çıkanın nasıl çıplak bir hakikat olduğunu anladı. Karşısındaki ile eski arkadaşı arasında hiçbir münasebet yoktu. Eski uysal, laf söylemekten utanan, iştirak etmediği fikirleri bile itiraz etmeden dikkatle dinleyen çalışkan ve dürüst çocuğun yerinde, inattan ve sabit fikirlerden yapılmış gibi tırmalayıcı bir adam vardı. Eskiden hep yumuşak ve tatlı bakan ve insana yanına sokulmak hissini veren bol kirpikli siyah gözleri şimdi vakit vakit donuk bir parıltı ile karşısındakine çevriliyor ve onu tepesinden basarak küçültür gibi oluyordu. Bu bakışların altında ezilerek başını başka taraflara çevirdi. Sonra misafirinin yüzüne bakmaya çalışarak:
    - Yorgunsun, sana yatacak yer göstereyim! dedi.
    - Demek beni evinde yatırmaya cesaret edeceksin.!
    - Niçin bana hakaret etmek istiyorsun.?
    Cevap vermedi, yavaşça ayağa kalktı.
    Başka bir şey konuşmadan salondan çıkarak merdiveni indiler, biraz evvel girdikleri kapının yanındaki odayı açan ev sahibi:
    - Burada yat.. Benim odamdır. Ben yukarıda sedire uzanırım.! dedi.
    Misafir ses çıkarmadan içeri girdi.
    - Rahat uykular, diyerek eline kapıya götürürken durdu, arkadaşına döndü:
    - Gel seni bir kere kucaklayayım. Belki bir daha görüşemeyiz.! dedi.
    - Neden.? Yarın burada değil misin.?
    - Ben erkenden kalkar ve usulca giderim. Evinde kaldığımın duyulması iyi olmaz. Gel, seni öpeyim, bilirsin ki eskiden seni çok severdim..
    Öteki
    - Şimdi.? diye sormak cesaretini kendinde bulamadı.
    Birbirlerini kucakladılar. Öpüştüler. İkisinin de gözleri yaşarmıştı. Misafir tekrar:
    - Rahat uykular.! dedi.
    - Rahat uykular.!
    Kapı yavaşça kapandı.
    Ağır ağır merdiven basamaklarını çıkarken, içinde, bir azası yerini değiştirmiş, bir yeri boşalmış yahut bir yerine fazla bir şey dolmuş gibi hisler duydu.
    - Söylediği şeylerde bir hakikat bulunabilir mi ki? diye düşündü. Zannetmem.. Bütün dünya budala mı.? İnsan acayip mahluk.. Kafası bir kere bir şeye saplanıverince en akıllısından böyle bir mecnun doğuyor.!
    Tekrar salona girince radyoyu karıştırdı. Birkaç İngiliz istasyonu, senelerden beri nevileri değişmeyen dans havaları çalıyordu. Düğmeyi sağa sola çevirdi; Leningrad’ın verdiği bir İngilizce konferanstan başka bir şey bulamadı. Masasının başına geçip oturdu.
    Bir türlü uykusu gelmiyordu. Dışarı çıkıp bir dolaptan bir battaniye getirdi. Sedirin üzerine bıraktı. Uzun ve yorucu bir mükalemeden (konuşmadan) çıkmış gibi kafası yorgun ve dağınıktı. Halbuki bir şey de konuşmuş sayılmazlardı.
    Arkadaşının tepeden bakan gülüşü ve söz söylerken:
    -Bu en açık hakikatleri de bana ne diye söyletirsin sanki?
    demek isteyen kendinden emin ve isteksiz tavrı gözünün önünden gitmiyordu.
    Ona kızar gibi oldu. Ruhunun durgun suyuna attığı bir taşla onu böyle rahatsız eden, iyi kurulmuş bir makine gibi senelerden beri hiç aksamadan muayyen birkaç formül içinde işleyen maneviyatını birden sarsan bu küstah eski dostun buna hiç hakkı olmadığını düşündü.
    - Gidip onu kaldırayım ve münakaşa edeyim.! dedi.
    Aşağı indiği zaman arkadaşının uykuya dalmış olduğunu gördü. Elektriği yaktığı halde uyanmamıştı. Yüzü kendisini hayrete düşürdü: Bu çehre, sanki demin yukarıda ona karşı buzlanıveren gergin, sinirli yüz değildi. Burada, kendi yatağında, çocuk gülümsemeleri ile mışıl mışıl bir delikanlı uyuyordu. Bu uyuyanın polisten kaçan bir sergüzeştçi, cemiyete diş bileyen bir adam olmasına imkan var mıydı.? Şu anda muhakkak ki aşk rüyaları görüyordu.
    Onu uyandırmaya kıyamadı. Tekrar odasına döndü. Sonra düşündü ki, birkaç müphem manalı ve keskin cümleden başka aralarında bir şey konuşulmuş değildi. Kendisi zihninde bu mükalemeleri devam ettirmiş ve bir çıkmaza girmişti. Fakat bunu düşününce titredi. Demek ki aşağıda uyuyanın dediği doğruydu: Farkında olmadan bile biraz düşününce insanın rahatı kaçacaktı.
    Masanın üzerindeki gazeteleri karıştırmaya başladı ve üçüncü sayfada gözü bir yere ilişti, dikkatle okudu:
    Arkadaşının ismi geçiyor ve polis tarafından şiddetle arandığı, fakat artık yakalanacağı, çünkü zabıtanın iz üzerinde bulunduğu yazılıyordu.
    Birkaç satırla da, şimdiye kadar yaptığı cürümlerden bahsediliyor; bu adamın iyi bir tahsil görmüş olmasına ve bir zamanlar memlekete faydalı olacağı ümitlerini vermesine rağmen bugün sosyal nizam için bir tehlike haline geldiği ve cemiyetin sarih bir düşmanı olduğu anlatılıyordu.
    Uzun zaman bu satırlara baktı. Sonra ağır ağır mırıldandı:
    - Düşman.!
    O zaman gözünün önüne geldi ki, arkadaşı ona hakikaten bir düşmandan başka bir gözle bakmamıştır.
    Yüzü uzaklaştırıcı bir hava ile sarılan ve eski günleri hatırlayınca yumuşar gibi olsa bile, bugüne döner dönmez bir kale gibi kapanıveren ve ancak hücum için açılan bu adam bir -düşman-dı..
    - Bir gün o ve onun gibiler hakim olursa.. dedi ve ürperdi. O zaman onunla karşı karşıya gelmeyi düşünmekten bile korkuyordu.
    Sonra, aşağıda; polisten kaçan ve kendi evine sığınan bir zavallının kendisini bu kadar korkuttuğuna kızdı.
    - Aptal.! dedi,
    - Kuvvetin kendilerinde olmadığını bilmiyor.!
    Evet, kuvvet kendisinde idi ve bütün bir devlet, polisleri, candarmaları, mahkemeleri, hatta bankaları, mektepleri ve gazeteleri ile kendisini koruyordu.
    Bir an içinde bütün bu müesseselerle olan yakınlığı ve arkadaşının kendisinden hızla uzaklaşıp sisler, karanlıklar içinde kaybolduğunu hissetti.
    Kendisine daha çok emniyet vermek için pencereye gidip sokağa baktı. Ta ilerideki köşede bir polis dolaşıyordu. Hemen pencereyi açıp onu çağırmak istedi; çünkü aşağıdaki orada kaldıkça burada rahat uyuyamayacaktı. Fakat bağırsa sesinin onu uyandırabileceğini düşündü ve geri döndü. Gazeteyi tekrar karıştırdı. Demin bulduğu yeri bir daha okudu ve söylendi:
    - Polis izi üzerinde imiş… Ya benim evimde bulunursa.?
    O zaman gözünün önünden karakollar, hapishaneler, mahkemeler geçiverdi. Etrafına bakındı.. Bu sıcak odadan, bu alıştığı eşyalardan ayrılmayı düşündü ve bunun korkusuyla bütün etrafındaki şeylere adeta yapıştı.
    Hayır, daha fazla duramazdı. Bir eli yavaşça telefona gitti; öbür eliyle de rehberi karıştırıp numarayı bulduktan sonra telefonu açtı.
    Karşısına gelen nöbetçi komisere meseleyi anlatıp telefonu kapayınca bir rüyadan uyanır gibi oldu. Elleriyle başını tutarak odada dolaşmaya başladı.
    Birçok fikirler birbirini kovalayıp başının içinden geçiyorlardı. Kah: ''En büyük alçaklığı yaptın, evine sığınan birini ele verdin.!'' diyor, kah: ''Bir düşmanı elimle saklamak beni koruyan kuvvetlere hıyanet etmektedir.. '' diye düşünüyordu.
    Dakikalar geçtikçe büsbütün yerinde duramaz oldu. Demin onun kendisini nasıl kardeşçe, nasıl içten ve nasıl inanarak öptüğü aklına geldi: Yanakları tutuştu. Nihayet daha fazla dayanamadı, aşağı inerek onu kaldırmaya,
    - Kaç, geliyorlar.! demeye karar verdi.
    Merdivenleri hızla atlayarak alt kata vardı. Arkadaşının yattığı odanın kapısını açtı:
    - Kalk.! diye bağıracaktı, sesi boğazında kaldı.
    Bir anda zihninden geçen bir düşünce onu durdurdu:
    Şimdi bir çocuk gibi uyuyan bu adam, doğrulur doğrulmaz işi anlayacak, o insanı ezen gülüşüyle, o çelik gibi parlayan gözleriyle kendisine bakacak ve bu onun karşısında küçülecek, küçülecek, kaybolacaktı.
    Bu manzarayı gözlerinin önüne getirince ürperdi. Üzerinde arkadaşının korkusuz, alaycı, kendine güvenen bakışı dolaşıyormuş gibi silkindi. Onun karşısında bu perişan halde görünmek, onu bütün sözlerinde tasdik etmekten başka bir şey değildi. Dakikalar geçiyordu. İki birbirine zıt his arasında ne yapacağını şaşıran genç adam kapıda durmuş, yatağın üstüne elbiseleri ile uzanarak kaygusuz bir serseri uykusuna dalan arkadaşına bakıyor, ara sıra onu uyandırmak için bir adım atar gibi olduğu halde, uyanınca onun nasıl bu güç vaziyette bile derhal kuvvetli olacağını ve kendisinin, bütün büyük yardımcılarına rağmen nasıl küçülüp zayıf kalacağını düşünerek duruyor ve terliyordu.
    Dışarıda ayak sesleri duyar gibi oldu ve her şeye rağmen kararını verdi, birkaç adım ilerleyerek elini uykudakinin omuzuna koydu. Tam bu anda sokak kapısına yavaşça vuruldu. Hemen oraya koşarak kapıyı açtı. Bunlar, ikisi sivil, ikisi resmi dört polisti.Sessizce içeri girdiler. Genç adam, girenlere, yarı aralık duran oda kapısını gösterdikten sonra, acele adımlarla, gürültü çıkarmadan merdivenlere doğru yürüdü, koşarak yukarı çıktı.
    ***
    (Sabahattin Ali, Ayda Bir, Ocak 1936)
  • Ey dünyaperest nefsim! Acaba ibadetteki füturun ve namazdaki kusurun meşâgıl-i dünyeviyenin kesretinden midir veyahut derd-i maişetin meşgalesiyle vakit bulamadığından mıdır? Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona sarf ediyorsun?
    Sen istidat cihetiyle bütün hayvânâtın fevkinde olduğunu ve hayat-ı dünyeviyenin levâzımâtını tedarikte iktidar cihetiyle bir serçe kuşuna yetişemediğini biliyorsun. Bundan neden anlamıyorsun ki, vazife-i asliyen hayvan gibi çabalamak değil, belki hakikî bir insan gibi hakikî bir hayat-ı daime için sa'y etmektir?
    Bununla beraber, meşâgıl-i dünyeviye dediğin, çoğu sana ait olmayan ve fuzulî bir surette karıştığın ve karıştırdığın mâlâyâni meşgalelerdir. En elzemini bırakıp, güya binler sene ömrün var gibi, en lüzumsuz malûmatla vakit geçiriyorsun. Meselâ "Zuhal'in etrafındaki halkaların keyfiyeti nasıldır?" ve "Amerika tavukları ne kadardır?" gibi kıymetsiz şeylerle, kıymettar vaktini geçiriyorsun. Güya kozmoğrafya ilminden ve istatistikçi fenninden bir kemâl alıyorsun!
    Eğer desen, "Beni namazdan ve ibadetten alıkoyan ve fütur veren öyle lüzumsuz şeyler değil, belki derd-i maişetin zarurî işleridir." Öyle ise, ben de sana derim ki:
    Eğer yüz kuruş bir gündelikle çalışsan, sonra biri gelse, dese ki: "Gel, on dakika kadar şurayı kaz; yüz lira kıymetinde bir pırlanta ve bir zümrüt bulacaksın." Sen ona "Yok, gelmem. Çünkü on kuruş gündeliğimden kesilecek, nafakam azalacak" desen, ne kadar divanece bir bahane olduğunu elbette bilirsin.
    Aynen onun gibi, sen şu bağında nafakan için işliyorsun. Eğer farz namazı terk etsen, bütün sa'yin semeresi, yalnız dünyevî ve ehemmiyetsiz ve bereketsiz bir nafakaya münhasır kalır. Eğer sen istirahat ve teneffüs vaktini, ruhun rahatına, kalbin teneffüsüne medar olan namaza sarf etsen, o vakit, bereketli nafaka-i dünyeviye ile beraber, senin nafaka-i uhreviyene ve zâd-ı âhiretine ehemmiyetli bir menba olan iki maden-i mânevî bulursun.
    Birinci maden: Bütün bağındaki Haşiye yetiştirdiğin, çiçekli olsun, meyveli olsun, her nebatın, her ağacın tesbihatından, güzel bir niyetle, bir hisse alıyorsun.
    İkinci maden: Hem bu bağdan çıkan mahsulâttan kim yese-hayvan olsun, insan olsun, inek olsun, sinek olsun, müşteri olsun, hırsız olsun-sana bir sadaka hükmüne geçer. Fakat o şartla ki, sen Rezzâk-ı Hakikî namına ve izni dairesinde tasarruf etsen ve Onun malını Onun mahlûkatına veren bir tevziat memuru nazarıyla kendine baksan...
    İşte, bak, namazı terk eden ne kadar büyük bir hasâret eder. Ne kadar ehemmiyetli bir serveti kaybeder. Ve sa'ye pek büyük bir şevk veren ve amelde büyük bir kuvve-i mânevî temin eden o iki neticeden ve o iki madenden mahrum kalır, iflâs eder. Hattâ ihtiyarlandıkça bahçecilikten usanır, fütur gelir. "Neme lâzım," der. "Ben zaten dünyadan gidiyorum. Bu kadar zahmeti niçin çekeceğim?" diyecek, kendini tembelliğe atacak. Fakat evvelki adam der: "Daha ziyade ibadetle beraber sa'y-i helâle çalışacağım. Tâ kabrime daha ziyade ışık göndereceğim, âhiretime daha ziyade zahîre tedarik edeceğim."
    Elhasıl: Ey nefis! Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı. Yarın ise, senin elinde senet yok ki ona mâliksin. Öyle ise, hakikî ömrünü, bulunduğun gün bil; lâakal günün bir saatini, ihtiyat akçesi gibi, hakikî istikbal için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviye olan bir mescide veya bir seccadeye at.
    Hem bil ki, her yeni gün, sana, hem herkese bir yeni âlemin kapısıdır. Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümatlı ve perişan bir halde gider, senin aleyhinde âlem-i misalde şehadet eder. Zira herkesin, her günde, şu âlemden bir mahsus âlemi var.
    Hem o âlemin keyfiyeti, o adamın kalbine ve ameline tâbidir. Nasıl ki, âyinende görünen muhteşem bir saray, âyinenin rengine bakar. Siyah ise siyah görünür; kırmızı ise kırmızı görünür. Hem onun keyfiyetine bakar. O âyine şişesi düzgünse, sarayı güzel gösterir. Düzgün değilse çirkin gösterir. En nazik şeyleri kaba gösterdiği misillü, sen kalbinle, aklınla, amelinle, gönlünle, kendi âleminin şeklini değiştirirsin. Ya aleyhinde, ya lehinde şehadet ettirebilirsin. Eğer namazı kılsan, o namazınla o âlemin Sâni-i Zülcelâline müteveccih olsan, birden, sana bakan âlemin tenevvür eder. Adeta namazın bir elektrik lâmbası ve namaza niyetin onun düğmesine dokunması gibi, o âlemin zulümâtını dağıtır ve o hercümerc-i dünyeviyedeki karma karışık perişaniyet içindeki tebeddülât ve harekât, hikmetli bir intizam ve mânidar bir kitabet-i kudret olduğunu gösterir.
    ‎اَللهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ [ 1 ] âyet-i pür-envârından bir nuru senin kalbine serper. Senin o günkü âlemini, o nurun in'ikâsıyla ışıklandırır, senin lehinde nuraniyetle şehadet ettirir.
    Sakın deme, "Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede?" Zira, bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi, kendi ağacını tavsif eder. Fark yalnız icmal ve tafsil ile olduğu gibi; senin ve benim gibi bir âmînin—velev hissetmezse—namazı, büyük bir velînin namazı gibi şu nurdan bir hissesi var, şu hakikatten bir sırrı vardır—velev şuurun taallûk etmezse. Fakat derecâta göre inkişaf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar, ne kadar merâtip bulunur. Öyle de, namazın derecatında da daha fazla meratip bulunabilir. Fakat bütün o merâtipte, o hakikat-i nuraniyenin esası bulunur.
    ‎اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ قَالَ ﴿ اَلصَّلٰوةُ عِمَادُ الدِّينِ ﴾ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِۤ اَجْمَعِينَ * [ 2 ]
  • BARIŞ
    Çocuğun gördüğü düştür barış.
    Ananın gördüğü düştür barış.
    Ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış.
    Akşam alacasında, gözlerinde ferah bir gülümseyişiyle
    döner ya baba
    elinde yemiş dolu bir sepet;
    ve serinlesin diye su, pencere önüne konmuş toprak
    bir testi gibi
    ter damlalarıyla alnında . . .
    Barış budur işte.
    Evrenin yüzündeki yara izleri kapandığı zaman
    ağaçlar dikildiğinde top mermilerinin açtığı çukurlara
    yangının eritip tükettiği yüreklerde
    ilk tomurcukları belirdiği zaman umudun,
    ölüler rahatça uyuyabildiğinde, kaygı duymaksızın artık,
    boşa akmadığını bilerek kanlarının.
    Barış budur işte.
    Barış sıcak yemeklerden tüten kokudur akşamda
    yüreği korkuyla ürpertmediğinde sokaktaki fren sesi
    ve çalınan kapı arkadaşlar demek olduğunda sadece.
    Barış açılan bir pencereden, ne zaman olursa olsun
    gökyüzünün dolmasıdır içeriye;
    gökyüzünün, tek bir yürek olan çanlarıyla
    bayram günlerini çalan gözlerimizde.
    Barış budur işte.
    Bir tas sıcak süttür barış ve uyanan bir çocuğun
    gözlerinin önüne tutulan kitaptır.
    Başaklar uzanıp "Işık! Işık!" diye fısıldarken
    birbirine!
    Işık taşarken ufkun yalağından.
    Barış budur işte.
    Kitaplık yapıldığı zaman cezaevleri
    Geceleyin kapı kapı dolaştığı zaman bir türkü
    ve dolunay, taptaze yüzünü gösterdiği zaman bir
    bulutun arkasından
    cumartesi akşamı berberden pırıl pırıl çıkan
    bir işçi gibi.
    Barış budur işte.
    Geçen her gün yitirilmiş bir gün değil de
    bir kök olduğu zaman
    gecede sevincin yapraklarını canlandırmaya.
    Geçen her gün kazanılmış bir gün olduğu zaman
    dürüst bir insanın deliksiz uykusunun ardı sıra.
    Ve sonunda, yeniden duyumsadığımızda
    zamanın tüm köşe bucağındaki acıları kovmak için
    ışıktan çizmelerini çektiğini güneşin.
    Barış budur işte.
    Barış ışın demetleridir yaz tarlalarında,
    iyilik 'abecesi'dir o, dizelerinde şafağın.
    Herkesin kardeşim demesidir birbirine, yarın yeni
    bir dünya kuracağız demesidir;
    ve kurmamızdır bu dünyayı türkülerle.
    Barış budur işte.
    Ölüm çok az yer tuttuğu zaman yüreklerde
    mutluluğu gösterdiğinde güven dolu parmağı yolların
    şair ve proleter eşitlikle çekebildiği gün içlerine
    büyük karanfilini alacakaranlığın . . .
    Barış budur işte.
    Barış, sımsıkı kenetlenmiş elleridir insanların
    sıcacık bir ekmektir o, masası üstünde dünyanın.
    Barış, bir annenin gülümseyişinden başka bir şey
    •değildir.
    Ve toprakta derin izler bırakan sabanların
    bir tek sözcüktür yazdığı: Barış.
    Ve bir tren ilerler geleceğe doğru
    kayarak benim dizelerimin rayları üzerinden
    buğdayla ve güllerle yüklü bir tren.
    Bu tren barıştır işte.
    Kardeşler, barış içinde ancak
    derin derin soluk alır evren.
    Tüm evren, yüklenerek tüm düşlerini.
    Kardeşler uzatın ellerinizi.
    Barış budur işte.
    Fakir Baykurt
    Literatür Yayınları
  • ABD Savunma Bakanı John Dulles, Kore savaşı sırasında, “müttefik güçler, en ucuz askeri Türkiye'den temin ediyor, bir Türk askerinin maliyeti 23 cent'e denk geliyor” demişti.
    Bu sözler üzerine Nazım 23 Sentlik Askere Dair şiirini yazar.

    mister dallas,
    sizden saklamak olmaz,
    hayat pahalı biraz bizim memlekette.
    mesela iki yüz gram et alabilirsiniz,
    koyun eti,
    ankara'da 23 sente,
    yahut bir kilodan biraz fazla mercimek,
    elli santim kefen bezi yahut,
    yahut da bir aylığına
    yirmi yaşlarında bir tane insan
    erkek,
    ağzı burnu, eli ayağı yerinde,
    üniforması, otomatiği üzerinde,
    yani öldürmeye, öldürülmeye hazır;
    belki tavşan gibi korkak,
    belki toprak gibi akıllı,
    belki gençlik gibi cesur,
    belki su gibi kurnaz,
    (her kaba uymak meselesi)
    belki ömründe ilk defa denizi görecek,
    belki ava meraklı, belki sevdalıdır.
    yahut da aynı hesapla mister dallas,
    (tanesi 23 sentten yani)
    satarlar size bu askerlerin otuzbeşini birden
    istanbul'da bir tek odanın aylık kirasına,
    seksen beş onda altısını yahut,
    bir çift ıskarpin parasına.
    yalnız bir mesele var mister dallas,
    herhalde bunu sizden gizlediler.
    size yirmi üç sente sattıkları asker,
    mevcuttu üniformanızı giymeden önce de,
    mevcuttu otomatiksiz filan,
    mevcuttu sadece insan olarak,
    mevcuttu,
    tuhafınıza gidicek,
    mevcuttu
    hem de çoktan mı çoktan
    daha sizin devletin adı bile konmadan.
    mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu,
    mesela mister dallas,
    yeller eserken yerinde sizin new york'un,
    kurşun kubbeler kurdu o,
    gökkubbe gibi yüksek,
    haşmetli, derin.
    elinde bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek.
    halı dokur gibi yonttu mermeri
    ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına
    ebem kuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri.
    dahası var dallas,
    sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz
    zulüm gibi,
    hürriyet gibi,
    kardeşlik gibi sözlerin,
    dövüştü zulme karşı o,
    ve istiklal ve hürriyet uğruna
    ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek
    ve yarin yanağından gayri her yerde,
    her şeyde,
    hep beraber
    diyebilmek için,
    yürüdü peşince bedrettin'in…
    o, tornacı hasan, köylü memet, öğretmen ali'dir,
    kaya gibi yumruğunun son ustalığı,
    922 yılı 9 eylülü'dür.
    dedim ya, mister dallas,
    herhalde bütün bunları sizden gizlediler.
    ucuzdur vardır illeti.
    hani şaşmayın,
    yarın çok pahalıya mal olursa size
    bu 23 sentlik asker,
    yani benim fakir, cesur, çalışkan milletim,
    her millet gibi büyük türk milleti.

    Nazım Hikmet Ran

    16.07.1953
  • Kızılca Karanlık isimli öyküm, Edebiyatist dergisinin 27. sayısında yayınlandı: Edebiyatist - Sayı 27

    https://imgyukle.com/i/Vhb63y
    https://imgyukle.com/i/VhbwHh

    Zaman ne kadar da yavaş ilerliyor bu bozkır şehrinde…

    Yıllardır ne doğasını ne de insanlarını sevebildim. Böyle söyleyince zannedilir ki bu kente dışarıdan gelmiş birisiyim. Ama öyle değil, ben doğma büyüme buralıyım. Çocukluğum, gençliğim buralarda geçti. Aslına bakarsanız yalnızca askerlik için -uzunca bir süre- bu şehrin dışına çıktım. Bir de arada sırada, babamdan kalma aile şirketinin alım-satım işleri için başka kentlere gitmişliğim var. Hepsi bu kadar. Dışarı her gittiğimde, gözüme o kadar güzel ve yaşanılır görünürdü ki bu şehirler, kasabalar… En azından başka bir yerde kuracağım hayat, tümüyle bana ait olurdu diye düşünürdüm. Seçimler diyorduk değil mi? Benim hiçbir zaman bir seçim şansım olmadı ki. Babamdan kalma şirketin –ailenin en büyük erkeği olarak- devam ettireni, yanıma yakıştırılan kadının eşi ve yaşadığım toplumun zorunlu kıldığı çocuğun, yani kızımın babası olabildim ancak.

    Zaman ne kadar da yavaş ilerliyor bu bozkır şehrinde…

    Burada geçip gitmeyen dakikalar, puslu havanın mı yoksa çorak toprak renginin mi bir eseri bilemiyorum ama ağırlık her yerde. Yavaşlık, üzerine örtülmüş bu şehrin insanlarının. Konuşmalarına, hareketlerine sinip gözlerindeki perdeyi kapatmış hayatlarının üstüne. Ya ben, ben de farklı mıydım onlardan? Belki aynı toprakların mahsulüydüm ama ayrım ilk olarak gençlik yıllarımda başlamıştı. Arkadaşlarım, sarhoş olup -erkekliklerini birbirlerine ve babalarına kanıtlamak için- genelev yollarına düşerken ben kitapların kafa karıştırıcı dünyasında buluyordum kendimi. Sonrasında askerlik gelip geçti hayatımızın içerisinden ve zaman durdu evlilik şirketinin kapısı önünde. Şehrin ileri gelen ailelerinin üyesi olan bizler, evlendirildik kendimize benzer kızlarla. Çoğu zaman sevemedik eşlerimizi fakat taklidinden mutluluk tabloları verdik bizleri evlendirenlere. Birer de çocuk, en güzelinden hediye değil mi ailelerimize? Geçen zaman ve ilerleyen yaşlarımızla birlikte arkadaşlarımla olan ayrım da giderek büyüyordu. Onlar eşlerini iş bahanesiyle seyahat ettikleri şehirlerde alabildiğine aldatırken ben dışarı gittiğim yerlerin doğasına ve elimdeki -insanın yalnızca kafasını karıştıran- kitaplara sığınıyordum.

    Eşimi sevip sevmemeyi de geçtim ama bir baba iki yaşındaki kız çocuğunu da sevemez mi? Sevemiyordum; ne eşimi, ne kızımı ne de bir zamanlar arkadaşım olanları. Ailemi ise zaten çoktan düşmüştüm hesaptan. Bir sevgisizlik labirentinin içerisinde sürekli olarak çıkış yolu arıyordum. Yanımda rehberim olarak kitaplar ve bir de içimde sevgisizliğe karşı büyüyen öfke vardı. Ve bir gün geldi labirentten çıkışı, kalabalığıyla meşhur şehrin birinde buldum. Denizinin mavimsi güzelliği, insanlarının hızı ve benim içerisinde kaybolacağım kadar büyük kalabalığı… Çıkış görünmüştü artık ve yalnızca tek bir hamleyi bekliyordu yeni yaşamım. Tek bir hamleyi, yani kaçışı…

    Günler geçtikçe içinde bulunduğu kaçış isteği giderek artıyordu. Gideceği şehri bulmuş, kuracağı yaşamı az çok zihninde kurgulamıştı ama bunun ne zaman gerçekleşebileceğini bilemiyordu. Bu ha deyince yapabileceği, bir gece yatağından usulca kalkıp sessizce evinden giderek gerçekleştirebileceği bir eylem değildi. O ne de olsa görünürde iyi bir aile babasıydı ve içinde biriken bütün bu öfkeye rağmen doğru zamanı kollayıp harekete geçmeliydi. Ve bir gün ansızın istediği fırsat, ayaklarının ucuna kadar geldi. Eşi, yarın kızını alıp birkaç günlüğüne annesine gidecekti. Haberi duyduğu andan itibaren zihninde birçok olumlu ve olumsuz düşünce uçuştu ama kararı kesindi, kaçacaktı. Yirmi dört saatlik zaman dilimi büyük bir heyecan dalgası içerisinde hızlıca akıp gitti. Önce iş seyahatlerinde kullandığı valizini buruk bir sevinçle hazırladı. Sonrasında ise, bu kentten ve onlardan kaçışının nedenlerini birkaç satırla yazdığı not kağıdını yatak odasında, aynalı dolabın üzerine koydu. Ve böylece kendini deniz mavisi şehre doğru özgürlüğe, kaçışa bıraktı.

    Siz hiç terk edildiniz mi? Belki sevgiliniz tarafından terk edilmiş olabilirsiniz, ben bundan bahsetmiyorum. Sizi, hem de iki yaşındayken babanız terk etti mi? Terk etmedi değil mi?

    Babamı ancak hayal meyal hatırlayabiliyorum, daha doğrusu hiçbir şey hatırlamıyorum desem yeridir. Ancak annemin anlattıklarıyla sanki birtakım şeyler canlanıyor zihnimde. Annemi dinlerseniz eğer bizi terk etmesi için hiçbir nedeni yokmuş babamın. Varlıklı, ailesinden kalma şirketin başında, mutlu bir evliliği olan ve belki en önemlisi de benim gibi şirin mi şirin bir kız çocuğuna sahip bir adammış kendisi. Mutlu bir evlilik demişken, annemle aralarında en ufak bir tartışma dahi geçmemiş evlilikleri boyunca. Başkalarının kocaları karılarını aldatıp, kumar masasına otururken babamın tek kusuru çok kitap okumakmış. Anneme göre de zaten babamı deli edip evden kaçmasına neden olan kitaplardı. Gerçi annem kitapları babamın kaçışına sebep olarak gösterirdi ama onları atmaya da kıyamamış, tıpkı veda notunu da yırtıp atamadığı gibi. Veda notu demişken yıllar yılı anlayamamıştım ilk cümleyi. Not, “Zaman ne kadar da yavaş ilerliyor bu bozkır şehrinde…” diye başlıyordu. Bunun ne demek olduğunu, ancak yeni yeni idrak edebiliyorum. Belki de bunu anlamamın nedeni babamın bu şehri terk edip gittiği yaşta olmandadır. Kaç yaşında olduğumu merak ediyorsanız eğer hemen onu da söyleyeyim, yaşım yirmi altı benim. Kimilerine göre hayatının hala baharında bir genç kız, kimilerine göreyse de evde kalmış zavallı bir kızcağızım.

    Lise yıllarında derslerinde başarılı ve güzelliğimle erkek evlatları olan annelerin ilgisini çeken bir kızdım. Fakat benim aklımdaysa sadece büyük şehirde üniversite okumak vardı. Çalışkanlığım ve sınavı kazanma azmimle ülkenin en büyük şehrinin üniversitelerinden birinde tıbbı kazanmıştım. Ama bu mutluluğumu sevgili anneciğim, yaptığı bol acıklı duygu sömürüsüyle boğazıma tıkmıştı. Kararımdan vazgeçirene kadar günlerce, beni şu şehirde yalnız bırakıp gitme diye yalvarıyordu adeta. Neymiş, onu zaten babam terk etmiş, şimdi de ben mi bırakıp gidiyormuşum? Tabii ki hem on sekiz yaşında bir genç kız olmanın duygusallığı, hem de babamdan sonra bir terk eden de ben olmayayım diye annemin yürek burkan sözlerine uyup kazandığım okula gitmekten vazgeçtim. Önceleri anneme, sonrasındaysa yaşadığım şehre ve hayata küsüp yalnızca kitapların dünyasına sığındım.

    Okumaya devam edemeyince bu sıkıcı şehirde çalışmayı da hiç düşünmedim. Zaten babamın aile şirketinden gelen yüklüce bir gelir de vardı benim için. Okumayıp çalışmayınca geriye bir tek evlilik kalıyordu. Birçok genç kızın hayallerini süsleyen evlilik, nedense benim zihin dünyamda pek yer almıyordu. Bunun nedeni belki hayata erkenden küsmem ve belki de potansiyel kayınvalidelerle oğullarını beğenmemenden kaynaklıydı. Hangisi daha ağır basıyordu bilemem ama önceleri evimize bin bir umutla kafileler halinde gelen görücüler zaman geçtikçe sayıları azalarak da olsa inatla gelmeye devam ediyorlardı. Hala evimize gelenler olsa da annem benden umudu kesmeye başlamıştı. Çareyi artık büyücü, üfürükçülerde bulmaya çalışıyordu. Fakat ne yaparsa yapsın bana bir türlü hayırlı bir kısmet de bulamıyordu. Çaresizliğe düştüğü her anda da aklına babam geliyor ve benim de huy olarak ona çektiğimi ağlayarak dile getiriyordu.

    Geçmişte bizi terk ettiği için çok kızmıştım babama ama şimdi onu o kadar iyi anlıyorum ki. Ne havası hava, ne de insanı insan bu şehrin. İstisnasız herkesin üzerine atalet toprağı serilmiş ve ağır, yapışkan bir ruh haliyle geziniyor bu yaşayan ölüler ordusu. Babamdan kalan kitapları defalarca okumam mı bana bunları düşündürtüyor bilemiyorum ama artık tek istediğim yaşayan ölüler ordusunun bir üyesi olmaktan kurtulmak. Çıkışın yolu belki de gerçekten babam gibi kaçıp gitmek bu şehirden. Fakat bilemiyorum, bir bilsem ve emin olsam hemen harekete geçeceğim de ne yazık ki bilemiyor ve umutsuzca savruluyorum bu girdabın içinde. Tıpkı babamın dediği gibi zaman ne kadar da ağır ilerliyor bu bozkır şehrinde ve ben ne kadar da çaresizim kararsızlığın içerisinde.

    Belki de günlerdir aradığı fırsat ayaklarının ucuna kadar gelmişti. Teyzesinin kızı, ilk çocuğunun doğumunu yapacağından dolayı annesi birkaç günlüğüne yanlarına gidecekti. Kızının böyle ziyaretlere asla gelmek istemediğini bildiği için ona teklif dahi yapmadı. Şehirde ağır işleyen zaman bu sefer hızlıca akıp gidiyordu. Sonunda evde tek başına kalmıştı ve görünürde, babasının izinden gitmemesi için hiçbir engel yoktu. Kaçış kapıları ardına kadar açılmış onu bekliyordu. Peki, gerçekten o kaçabilecek miydi bu girdabın içinden? Banka hesabında kendini büyük şehirlerde en azından bir süreliğine yaşatabilecek miktarda para mevcuttu. Hayallerini başka bir şekilde gerçekleştirmek üzere üniversiteyi kazandığı şehre de gidebilirdi. Ama işi gücü olmadan ve yalnız başına yapabilir miydi acaba büyük şehirde? Kalabalıklar, birçoklarını girdabına sürüklediği gibi onu da yutar mıydı kız başına? Lanet olsun, her zaman olduğu gibi kararsızlık içindeydi. Bu fırsattan yararlanıp kaçıp gitse miydi yoksa annesinin dizinin dibinde kalıp buralarda yaşlansa mıydı bilemiyordu.

    İki seçenek de bir anda birbirinden kötü göründü ve her zaman olduğu gibi kitaplara sığındı. Önce kütüphaneden babasının kitaplarını çıkarıp odanın orta yerine birer birer yığdı. Sonra, birkaç senedir ahşap süsleme işine merak salan annesinin istiflediği çeşit çeşit yapıştırıcıları yerinden çıkarıp kucağına aldı. Kitapları üst üste koyup birbirine yapıştırmaya başladı. Birisi yaptığını görse onun delirdiğini zannedebilirdi ama her şeyi gayet bilinçli bir şekilde uyguluyordu. Kitapları bir tuğlaymışçasına birbirine yapıştırıyor ve adeta kitaplardan küçük bir kulübe inşa ediyordu. Sonunda kulübeyi bitirdi ve akşama kadar kurumasını bekledi. Akşam geldi, bir elinde yaktığı mum ve diğer elinde mabedinin yapımında kullanmadığı tek kitap olan Albert Camus’nun Yabancı romanıyla kulübenin içine oturdu. Ve geriye yalnızca kızılca bir karanlık kaldı.