•  “Varlık sanki yokluk üzerine bir zafer kazanmış gibi. Düşünüyorum da… hiç bir şey var olmayabilirdi hatta bir şeylerin var olmasına şaşıyorum. Dolu’nun Boşluk üzerine nakşedildiği fikrini aklımdan atamıyorum. […] Dolu bana Boş’tan daha çok görünüyor [Oysa tam tersine]  bir nesnenin yok olduğu fikrinde var olduğu fikrine kıyasla daha çok şey var. Çünkü olmayan nesne fikri olan nesneyi içerdiği gibi o nesnenin yaşanmakta olan gerçeklikten dışlanmasını da kapsıyor” (L’Évolution créatrice, 1907, sayfa 275-277)
  • Kurgusal bir gerçeklik içinde yaşıyoruz. Bu doğadan ayrılalı beri böyle. Toplumsal var oluşumuz içinde en çok bizi bir araya getiren şey sanal gerçeklik. Ortak geçmiş, ortak dil, ortak toprak, bayrak ve ortak gelecek. Bunun temeli atılmadan önce yaşandı Babil kulesi. Elbette bir mitoloji olsa da anlatmak istediğim her şeye iyi bir başlangıç babil. Bu ayrım yaşanalı beri toplumsal var oluşumuz bireysel olmaktan çıktı biraz. Ortak temelleri olan bir kurgu yaşadığımız. Bireysel var oluşumuzu sosyal kurumlar içinde yok ettik veya erittik sivri uçlarımızı. Ortaya toplumsal bir var oluş kaldı bir de değişmez davranışlarımız. Bu davranışlarımızın dışa vurumu ve bizim onları algılama durumumuz. Bu davranışlara ve dışa vurumlara yüklediğimiz anlam ise kültürel ve zamansal bir değişim içinde. Kendi kurgumuzu sınama şansını bulduğumuz anlar ise bu davranış ve dışa vurumları sorguladığımız anlar. Hava duran el, yüzündeki şaşkınlık gözlerindeki kayma hepsine bir anlam yükleriz ve bu anlam bazen evrenseldir. Neden yükleriz sorusuna verilen cevap basit aslında; toplumda yaşayan bireyler olarak daha güvenli bir ortamda olsak bile kendimizi diğerinden yani yabancıdan koruma iç güdümüz asla yumuşamıyor. Kendimizi korumak yanında varlığımızı “daha” ya ulaştırma isteğide her zaman ağır bastı.
    İnsana ait en gizli anlar ise kendiyle kaldığı gözlem yaptığı anlardır; kendi kurgu dünyamız tüm tecrübe ve birikimimiz sonucu oluşmuş bu özel anların inşası için kullanılır. Gözlemci kimliğimiz içinde her davranış jest ve mimiğe ayrı anlamlar yükleriz. Her hareketi izole düşündüğümüz gibi çevresel erkenlerle birlikte değerlendirir ve anlam biçeriz.
    Kurgusal ve örgüsel dünyamızın en önemli ifade aracı ise kelimeler; anlatım. Dışa vurum bir sözel dünyanın duvarları içinde kalır çoğu zaman. Ve aktarılan davranış daha çok gözlemcinin süzgecinden geçer:

    “O ekşi koku... Trenle yolculuğun eskilerden beri bilinen ebedi hüznü; elektrik tellerinin ya da hendeğin yükselen, inen çizgisi; pencerenin içine bir ağacın, direğin, kulübenin aniden dalıvermesi; her şeyin hızla kayması geriye, kayış... Orada, uzakta, ufukta, bir baca ya da tepe... görünür oluyor ve usul bir yuvarlanışla hiçliğin içinde düşmedikleri müddetçe en birinci bir endişe gibi, baskın bir endişe gibi uzun uzun, inatla görünür olmayı sürdürüyorlarken... iki kafa uzağımdaki Frederick artık tam önümdeydi, kafası hemen şuracıkta ve onu görebiliyordum: Susuyor ve gidiyordu; küstah, sürtünen, ittiren yabancı bedenlerin varlığı ise onunla baş başalığımı derinleştiriyordu sadece... tek kelime etmeden... öyle çok derinleştiriyordu ki, yeminle söylüyorum, keşke onunla yolculuk etmiyor olaydım, bu yolculuk fikri hiç gerçekleşmemiş olaydı! Zira bedenselliğin içine sokulmuş haldeyken bedenler içinde bir fazla beden dahaydı o, hepsi bu... ama aynı zamanda vardı da... Ve bir biçimde ayrı olarak vardı, acımasızca vardı... Bu ortadan kaldırılamazdı. Bundan kurtulmak, onu halletmek, silmek mümkün değildi, bu sıkışıklığın içinde o vardı ha vardı... Ve onun gidişi boşluktaki bu hızı, diğerlerinin gidişiyle kıyaslanamazdı; çok daha anlamlı bir gidişti bu, hatta belki tehlikeli...”

    Sözel bir var oluş yaşadığımız demek belki biraz sınırlamak olur varlığımızı ama neler sınırlamıyor ki bizi. Toplum, aile, ülke hepsi birer sınır buralar dokunulmaz belki de. Yazarın vardığı bu örgüsel ve sözel dünya da gerçekliğin ne kadar kırılgan olduğunu görüyorsunuz. Gerçeklikler dünyasının çarpışmasını bir arada olmasını birlikte olmasını anlatıyor; yazar. Bunların kendi dünyamızda ki yansımalarını izliyorsunuz. Üçüncü gözün dördüncü gözle etkileşimi ve olanla hayal edilen arasındaki örümcek ağının üzerinde yürümenin zorluğunu anlatıyor. Ve hareketlerin bizdeki yansımalarını izole etmiş hayattan ve kendinden. Kendine yabancı olmamış ama yabancı hissetmiş kendini yazarken. Uzun cümleler içinde tüm ayrıntılarını yansıtmış hayata dair. Kendi dünyasını çarpıştırmış diğer insanların “gerçek” dünyaları ile. Ortaya kurgunun yanı sıra ayrıntıların genişletildiği bir dünya çıkmış. Uzun cümleler ve ayrıntıcı yaklaşımı ile derin bir felsefe dünyasına davet etmiş yazar bizi.
    Keyifli okumalar!
  • Ne zaman iyileşeceğim diye soruyorum kendime defalarca.Her gün bugün daha iyisin diye avutuyorum.Belki de doğrudur giderek bir şeyler külleniyordur.Neden diye sorgulamaktan, ağlamaktan yorgun hissediyorum .Daha fazla sorgulamak istiyorum daha fazla ağlamak belki de ama artık halim bile yok.Kendime mantıklı cevaplar bulduysam eğer neden direniyorum neden inanmıyorum kendime bile.Ben elimden gelen her şeyi yaptım en azından bunu diyebiliyorum.Bütün gururumu bir yana bırakıp yürüdüm sadece .Ama cesaret edemedi.Bir korkak gibi kaçtı.Ve bende bir şeyler için çabalayacak güç bile bırakmadı .Şimdi soruyorum.Hiç bir şey olmamış gibi yoluna devam mı ediyorsun? Hiç mi aklına gelmiyorum? Hiç mi pişman değilsin?.... Deli gibi merak ettiğim ama duymaktan bir o kadar korktuğum sorular.Ulaşmalı kalbim sana ulaşabilmeli.
  • Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. Lazım olursa açar okursun.

    Olmazsa da olsun, bir zararı yok burada dursun. Şuraya bir cümle koydum.

    Bırak, acımızı birileri duysun. Hem zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!

    Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun.

    Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.

    Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın.

    Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak, o inat neyse sen osun.

    Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak, aklında bulunsun.

    Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor, ama kim bilir, birazdan uzanıp dokunursun.

    Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N’olcak ki, bırak patronlar seni kovsun!

    Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça, (bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun.

    Burada güzel çaylar var. Bu aralar senin için çok önemli. Bitki çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat midene dostluk olsun.

    Şuraya Youtube’dan müzikler, Bach dinle filan, koydum. Ama müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun.

    Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir arada canına yandığım, kırkına birden deva olsun.
    Birhan Keskin
  • Yoksa söyleyecek son derece özel bir şeyim mi vardı? Ama ne söylemiştim? Söylenecek ne vardı? Var olduğumu söylemek mi? Yazdığımı söylemek mi? Yazar olduğumu söylemek mi? Neyi iletme ihtiyacı? İletmeye ihtiyaç duyduğumu iletme ihtiyacı mı? İletmekte olduğumu iletme ihtiyacı mı? Yazı diyor ki, ben buradayım ve başka hiçbir şey yok, ve işte biz gene sözcüklerin karşılıklı paslaştığı, kendi gölgelerinden başka şeye hiç rastlamadan sonsuza kadar birbirlerini yansıttıkları o aynalar sarayındayız.
  • “Bende bir resmi bile yok...

    O sadece hafızamda.”

    —Titanic
  • '' Ben, hiçbir zaman dünyayı umursamadan hayatın tadını çıkarabilen rahat bir insan olamadım. O yürek yok bende.''

    Cesare Pavese