“İnsan yavaş yavaş yaşlanır: Önce hayattan ve insanlardan alınan zevk yaşlanır, bilirsin, yavaş yavaş her şey fazlasıyla gerçek olur, her şeyin anlamını anlarsın, her şey ürkütücü bir sıkıcılıkla tekrar eder. Bu da yaşla ilgili. Bir bardağın sadece bir bardak olduğunu bilirsin. Ve bir insan, zavallı, o da ne yaparsa yapsın sadece ölümlü bir insan. Ardından beden yaşlanır; bir anda değil, hayır, önce gözler, bacaklar ya da kalp yaşlanır. İnsan parça parça yaşlanır. Ve sonra bir anda ruh yaşlanmaya başlar; çünkü beden yaşlanmış olabilir ama ruhun hâlâ kendi arzuları, kendi anıları vardır, hâlâ arar, hâlâ sevinir, hâlâ neşe arzusu duyar. Ve neşe arzusu bitince geriye sadece anılar ya da kibir kalır; işte o zaman insan gerçekten yaşlıdır, nihai olarak. Günün birinde uyanıp gözlerini ovuşturur: ne için uyandığını bilmez. Günün ne getireceğini fazla iyi bilir: ilkbahar ya da kış, hayatın formaliteleri, hava durumu, gündelik hayat rutini. Artık şaşırtıcı bir şey yaşanamaz: beklenmedik, alışılmadık, korkunç olan bile şaşırtmaz, çünkü insan bütün değişiklikleri bilir, hepsini hesaba katar, iyi ya da kötü hiçbir şey istemez. Yaşlılık işte budur. Kalpte hâlâ bir şey yaşar, bir anı, bir şekilde bir yaşam amacı, insan birini tekrar görmek ister, bir şey daha söylemek ya da öğrenmek ister ve o anın geleceğini bilir ama sonra birden, gerçeği öğrenmek ve ona cevap vermek insanın beklemekle geçen yıllarda sandığı kadar önemli olmayıverir. Yavaş yavaş dünyayı anlar ve sonra ölür.”