• 183 syf.
    ·6 günde
    28 sene önce bir pazar günüydü. Uğur Mumcu, arabasına konan bir bomba ile hain bir şekilde katledildi. Bugün de yine bir pazar günü. Mumcu’nun da ölüm yıldönümü. Seneler önce teröre kurban verdiğimiz aydınımızı bugün bir kez daha anıyoruz.

    Kitabın adı: Terörsüz Özgürlük. İlk baskısı Kasım 1982’de yapılan kitabı, Uğur Mumcu, kızı Özge’ye ithaf etmiş. Seneler sonra kitabın adının tersine adice yapılmış bir terör saldırısı ile hayatını kaybetmesi, aydın(lar)ımızı koruyamamak, olayın faillerini dahi bulamamış olmak da devletin bir ayıbı olarak tarihteki yerini almıştır.

    Kitap, Mumcu’nun köşe yazılarından oluşuyor. 12 Eylül döneminin hemen ardından yazdığı yazılarla başlayan kitap, 1982 Anayasası’nın hemen öncesinde yazdığı yazılarla sona eriyor. Yazdığı yazıları dikkatle okursanız, söylediklerinin bugün de geçerliliğini koruduğunu görebilirsiniz. Bakın terör ile ilgili ne diyor daha kitabın hemen başında: “Terörün olduğu yerde, Anayasadan, hukuk devletinden, serbest seçimlerden, bağımsız yargıdan söz etmenin olanağı yoktur. Terörün bu kanlı ipoteği kaldırılmadıkça, özgürlükçü demokrasiye dönülmüş sayılmaz…” Yazının hemen devamında da dönemin Maliye Bakanlığı eski müsteşar yardımcılarından birisinin yeterli diploması olmadığı halde, hak etmediği görevlere getirilmesine ilişkin iddialardan söz ediyor. Yolsuzluk yapanları, devletten avantadan kredi alanları, ihalecileri dosya dosya yazdığı için de, “hem komünist, hem Marksist, hem vatan haini, hem millet düşmanı” ilan ediliyor. Mumcu komünist, Marksist, vatan haini, millet düşmanı ilan edile dursun; sağ partililer, gazeteciler, iş adamları da Sovyet firmaları ile Moskova ve Sofya otellerinde ortaklık kursun. O dönemi merakla okuyanlar, Mumcu’nun yazılarında da sıklıkla bir şirket adına rastlarlar: PAN. Yabancı yayınların Türkiye genel dağıtıcısı bu şirkettir. Sahibi de Milliyetçi Öğretmen Dernekleri Federasyonu’nun oğludur. Marksist-Leninist yayınları da ülkeye bu şirket sokar. Federasyona üye öğretmenler, “kim sokuyor bu komünist fikirleri bu ülkeye?” diye soradursunlar, kahrolsun komünizm naraları altında PAN milyonları götürsün. Ticarete gelince her yol mubah tabii.

    1980 başlarında IMF dayatması ile Özal 24 Ocak kararlarını açıklamıştı. Kararların neler olduğu konusuna değinmek istemiyorum. İhtilal ile birlikte de bu kararların daha rahat uygulanabileceği bir ortam yaratılmıştı. O dönemde bir de bir “Banker” furyası patlamıştı. 1982’de Merkez Bankası’nın yeni düzenlemesiyle de Banker Kastelli ile anılan bir skandal patlak vermişti. Dönemin Maliye Bakanı Kaya Erdem’e göre, vatandaş “üç beş kuruş” için “kumar” oynamıştır. Bu konudaki en güzel eleştiri filmlerinden biri, hayır sayın okur Banker Bilo demeyeceğim, Genco Erkal başrolünde olduğu, Zeki Ökten’in yönettiği, ödüllü Faize Hücum filmidir. Kapitalizmi bile doğru düzgün uyarlamadığımız için, Mumcu buna “alaturka kapitalizm” diyor. Yani el yordamı ile ne kadar olursa.

    Uğur Mumcu’nun yazılarından YÖK garabetinin ilk başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı da nasibini alıyor. Çocuk doktoru olan Doğramacı, o dönemde bir eser ortaya koyuyor: Annemin Kitabı. Gelirini de kendini adını taşıyan vakfa bağışlıyor. Kitap nasıl bir tesadüfse, Bilgi Yayınevi’nin bastığı Amerikalı Doktor Benjamin Spock’ın “Çocuk Bakımı ve Eğitimi” kitabı ile birebir örtüşüyor. Koskoca YÖK Başkanı Doğramacı bile intihale tenezzül ediyorsa, akademisyenleri neler yapmaz diye düşünmüyor değil insan. Malum günümüzde de bu tür intihal konuları çok fazla gündeme geliyor. Ben bu durumda imamın gaz çıkarması halinde cemaatin neler yapabileceğini anlatan o sözü düşünüyorum. Zaman zaman, akademik olsun veya olmasın, bir insanın yazdığı yazılara “çökmeyi” kendinde hak görenler insanlar görüyorum. Bana göre, bir kişinin yazdığı bir yazıyı izinsiz olarak alıp kendisi yazmış gibi kullanmak ile o kişinin cebinden parasını çalmak arasında bir fark yok. Üstelik bunu yapanların büyük kısmı da, sözde dinine inanan, onun gerektirdiği gibi giyinen kişiler. Velev ki, bunlarla mücadeleye girerseniz de kendilerini haklı çıkarmak için ellerinden geleni yaparlar. Yani bu durumda da şunu düşünüyorum. İyi kötü üniversite eğitimi alan bu insanlara, okullarda bunun yapılmaması gerektiği konusunda hiç mi bir şeyler söylenmiyor? Belli ki söylense de, pek fazla umursayan yok. İntihal konusu bana göre önemli bir konu. O yüzden bu konu İhsan Doğramacı’dan buraya kadar geldi.

    Mumcu gibi benim de değineceğim son konu Anayasa. Kenan Evren’in “Bize bol geldi; içinde oynamaya başladık.” şeklinde yorumladığı 1961 Anayasasının “bolluğu” giderilmek için 12 Mart ile “sıkılmış”, 12 Eylül ile de bu anayasa yürürlükten kaldırılmıştı. Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı’nın başını çektiği bir grup hukukçu Danışma Meclisi üyesi seçilmiş ve yeni bir anayasa hazırlanmaya başlanmıştı. Mumcu da 1982 yılını genel olarak hazırlanması planlanan anayasa üzerine yazılar yazarak geçirmiş. Başlangıçta demokratik bir anayasa oluşturulacağına dair ümitler taşımış olsa da, ortaya çıkan anayasanın demokrasi ortamından çok uzak bir şekilde hazırlandığını anlamış ve tenkitlerde bulunmaya başlamış. Daha o zamanlardan, anayasanın “başkanlık” sistemine mi, “parlamenter” sisteme göre mi yapılacağı konusunda tartışmalar çıkmış. Sonunda ortaya çıkan da parlamenter sisteme uygun ama antidemokratik bir anayasa olmuş. Mumcu’nun kitaba alınan yazıları da referandumun hemen öncesinde son buluyor.

    Bugün, Mumcu’yu anmak adına, böyle bir inceleme yazdım. Mumcu’nun yazdıkları dün olduğu gibi bugün de geçerliliğini koruyor. Anlaşılan, bir şeyler değişmediği sürece yarın da geçerliliğini korumaya devam edecek.
  • Karneler dolduruldu bugün son gün 1.donem için. Çok yorulduk bu dönem. 2-3ayda 8 kilo verdik🤭 uzaktan eğitim denen illet bizleri perişan etti. Ama öğretmenler oturduğu yerden para kazanıyor zihniyeti bizi daha çok yordu. Veliler evde tek çocuğa söz geciremezken ben 36 öğrenci ile ilgilendim kimi zaman. Okullar kapandığında defalarca veliler aradı. Bu çocuk gerçekten bu kadar kötü muydu siz nasıl yaptınız diye. Bu sürecin belki tek olumlu dönüşü veliler ve öğrencilerin beraber vakit geçirip birbirini tanımak zorunda kalmaları oldu. En büyük olumsuzluğu ise teknoloji bağımlısı kafasını tablet- telefondan kaldırmayan, vahşet diyeceğim düzeyde oyunlar ile günü bitiren çocuklarımıza oldu. Bitti bir dönem. Umarım yeni eğitim öğretim döneminde çocuklarımız önce ailesinden sonra toplumdan hak ettiği değeri alır.
  • 200 syf.
    ·12 günde·Beğendi·10/10 puan
    Yeni bir kitap değerlendirmesi...

    Kitabımız genel itibariyle gençlere hitap ediyor, çünkü konuları dolayısıyla daha çok biz gençlerin ortak sorunlarına değiniyor. ( İsteksizlik, tembellik, mazeret ve kötü arkadaş )

    Şimdi sizlere incelemenin sonunda kitaptan not aldığım yerleri paylaşacağım eğer konular dikkatinizi çekmediyse hiç boş yere okumayın çünkü kitap bu konular üzerinde ilerliyor....

    İrade Terbiyesi yaklaşık yüz otuz yıllık bir eser olmasına karşın özellikle öğrencilerin ve eğitimcilerin güncel sorunlarınlarına dair çözümler sunuyor. Psikoloji biliminde son yüzyılda çok fazla şey ortaya konduğundan kitaptaki birtakım fikirler geçerliliğini yitirmiş olabilir. Bu son derece doğaldır.

    ***

    Kitap, lise ve üniversite öğrencilerine öz denetimlerini güçlendirmek, çalışma azmi kazandırmak adına fikirler vermektedir. Klasik kişisel gelişim kitaplarından çok daha gerçekçi yollar göstermektedir.

    Yalnızca kitabı okuyarak mucizevi bir değişim beklemek de akıllıca değil. Önemli başarılar ve kalıcı değişimler uzun bir uğraş gerektirir. Kitabın özet olarak anlatmaya çalıştığı şey de bu. Yer yer sıkabilir. Önemli görülen yerler not alırsa daha kalıcı bir okuma gerçekleşecektir. Bundan sonraki kısımda aldığım notları paylaşmak istiyorum. Herkese istifadeli okumalar...



    1-) 1- Mücadele Edilecek Düşman: İsteksizlik

    - Düşünmek, fikir üretmek yerine ezberlemeyi seçeriz.
    - Hayatımızı en az zihinsel çaba gerektirecek şekilde yaşamaya alışmışızdır.
    - Farklı alanlarda, bölük pörçük yaptığımız çalışmalar kalıcı sonuçlar vermezler.

    "Hakiki bir çaba göstermeye karşı duyulan isteksizlik, tüm eforun düzenli bir şekilde tek bir gayeye yönlendirilmesinin zorluğundan kaynaklanır. "
    "Az da olsa düzenli ama sürekli olan çalışma, uzun molalar içeren yüksek eforların toplamından daha güçlüdür ve daha değerlidir. Tembel ise anlık büyük çabalar sonrası uzun dinlenmeleri tercih eder. "

    1-) 2- Amacımızı Unutmayalım

    - Çalışmalarımız amaca yönelik olmalıdır.
    - Fikirleri şahsımıza mal etmek için uzun süre zihnimizi o fikirlerle meşgul etmemiz gerekir.
    "Gayretimizin gayesi düzenli ve sebat gerektiren bir dikkat göstermeye çabalamak olmalıdır. İrademize hakim olmayı güçlendirmenin yolu ise kendimize günlük vazifeler belirlemekten geçer. Bu sayede günde birkaç saat sarf edilen çabayı alışkanlık haline getirmekle nerelere ulaşabileceğimizi tahmin bile edemezsiniz. "

    1-) 3- İrade Terbiyesinde Cesaret Kırıcı Teoriler

    - İnsan karakterinin değişmez olduğu teorisi yanlıştır.
    - Aynı zamanda insanın özgür iradesiyle her istediğini kolayca yapabileceğini, karakterini kolayca değiştirebileceğini düşünmek de yanlıştır.
    - İnsanın karakterini şekillendirmesi, emellerine ulaşması sabırla, sebatla ve kendine tam anlamıyla hakim olmasıyla gerçekleşir.
    - İnsan, iradesiyle müdahale etmezse hayatını dürtülerine göre yaşar.
    "Dünya üzerinde tüm değerler gibi ahlaki özgürlük de siyasi özgürlük de uğraş vermeyi ve savunmayı gerektirir. Yoğun uğraşların, sebatın ve de becerilerin meyvesi olacaktır. Özgürlüğü hak etmeyen hiç kimse özgür olamaz. Özgürlük ne bir hak ne de bir olgudur, o bir ödüldür."


    2-) 1- Mücadele Edilecek Düşman: Cinsel Dürtüler ve Şehvet

    -Boşvermişlik, tembellik, nefse düşkünlük bizim açık düşmanlarımızdır. Bunlar bizi şehvete ve ahlaki çöküntüye iter.
    -Tersten düşünecek olursak: Ahlaki değerlerimizin olmayışı bizi amaçsız ve tembel kılar.
    - Gençliğin verdiği enerjiyi doğru yola kanalize etmek gerekir.

    2-) 2- Kötü Arkadaşlar

    - Faydasız arkadaş çevresi insanın kendini geliştirmesine engeldir.

    2-) 3- Tembellik Bahaneleri
    - Tembelliğin birçok bahanesi vardır.
    - Zamanlarının yetmediğini iddia edenler zamanları ölçüsünde çalışmalıdır.
    - Az fakat her gün yapılan çalışma, uzun vadede müthiş sonuçlar doğurur.
    - Yaşadığımız şehrin fiziksel şartlarını kendimizi geliştirmemeye bahane etmemeliyiz.
    - Şehir, taşra, köy fark etmeksizin ilgili olduğumuz alana yoğunlaşmalıyız.

    2-) 4- Çalışmanın Verdiği Mutluluk

    - Zaman çok çabuk geçmektedir.
    - Kendine bir şey katamayan tembel bir insan geçmişe dönüp baktığında hayatının boşa gittiği hissine kapılabilir.
    - Somut olarak değerli bir eser ortaya koyanlar için geçmiş bakmak mutluluk sebebidir.
    - Tembel kendi kendinin celladıdır.
    - Çevresi tarafından itibar görmez. Bu mutsuzluğa sebep olur.
    - Tembel hayatını devam ettirmek için başkalarına muhtaç olup özgürlüğünü kaybeder.
    - Çalışmayan zihin körelir.

    3-) 1- Toplumsal Destek ve Öğretim Görevlileri

    - Toplumu kendimizi geliştirmede itici bir güç olarak görmeliyiz.
    - Aynı ilgilere sahip olduğumuz bir arkadaş grubu faydalı olur.
    - Lisede öğretmenler, üniversitede öğretim görevlileri öğrenciyi ileriye taşımayı hedeflemelidir.
    - Öğretim görevlilerinin gençleri yönlendirmede etkisi büyüktür.
    - Derslerde hoca ve öğrenci aktif bir iletişim halinde olmalıdır.
    - Öğrencinin sadece dinleyici konumunda olduğu derslerin öğretici etkisi azdır.

    3-) 2- Büyük Üstatların Etkisi

    - Büyük şahsiyetler tanınmalı, eserleri okunmalı. Motivasyon için önemli işler başarmış kişiler örnek alınmalı.


    4-) 1- İrade Terbiyesinde Tefekkürün Önemi

    - Tefekkür etmeliyiz. Bir düşünceyi zihnimizde evirip çevirip hamur gibi yoğurup dinlenmeye bırakmalıyız.
    - Uzun süre bir düşünce etrafında dolandığımızda düşünce zihnimizde yer etmeye başlayacaktır.
    - Olumsuz duygu ve düşüncelerle kapıldığımızda eleştirel bakış açısıyla bu duygu ve düşünceleri çürütüp olumlu düşünmeye kendimizi şartlandırmalıyız.
    - Kendimizi kabul etmeli, bulunduğumuz noktayı gerçekçi bir biçimde tartmalıyız. Buradan hareketle kendimizi gelişimimize adamalıyız.
    - Çalışmanın doğuracağı olumlu sonuçları düşünerek motive olmalıyız.
    - Tembelliğin neticesinde açığa çıkması muhtemel aşağılamaları unutmamalıyız.
    - Kendimize zaman ayırıp sükûnet içinde ne istediğimizi, bizi neyin mutlu edeceğini ve doğru olanı bulmaya çalışmalıyız.
    -Düşünce gücümüz arttıkça kendimize olan hakimiyetimiz de artacaktır.
    - Tefekkür bizi gitmek istedigimiz yoldan alıkoyan iç ve dış etkenlerle mücadele etmemizi sağlayacaktır.

    4-) 2- Tefekkür Nedir ve Nasıl Yapılır?

    " Derin tefekkürün amacı ruhumuzdaki nefret veya şefkat duygularını harekete geçirmek, davranışlarımıza düzen getirmek, kendimizi karar almaya itmek, iç ve dış kaynaklı fırtınalı ruh hallerinden kurtulmak olmalıdır. "
    - Düşüncemizi geliştirmek için kitaplar okumalı, notlar almalıyız.
    - Günlük tutmak, kendi kendimize yüksek sesle konuşmak, doğada yürüyüşler yapmak, geceleri o gün yaşananların tahlilini yapmak, bir sonraki günü planlamak düşüncelerimizi canlı tutmaya olanak sağlayabilir.

    4-) 3- İrade Terbiyesinde Hareketin Önemi

    - Derin düşünmek tek başına yeterli değildir. Bir noktada fikirler eylemlerle buluşmalıdır.
    - Başta bizi zorlayan fiillerimiz zamanla alışkanlığa döner.
    - Sürekli kayaya çarpan su damlalarının kayayı oynması gibi küçük ama sürekli eylemlerimiz büyük neticelere dönüşecektir.
    - Yoğun uğraşlar sonucu geliştirdiğimiz düşünceleri eylemlere dökmezsek fikirlerimiz hayat bulamayacak, alışkanlıklara dönüşemeyecektir.
    - Kendimize ayırdığımız zaman az da olsa sürekli olmalıdır. Yüz metre değil maraton koşucuları gibi olmalıyız.
    - Yapmak zorunda olduğumuz işleri ertelemek bizleri rahatsız edecektir. İşi zamanında ve layığıyla yapmak gerekir. İş bittikten sonra şüphe uyandıracak, tekrar tekrar geri dönüp kontrol edilmesi gerekecek şekilde yapılmamalıdır. Bu büyük zaman kaybına neden olur.

    4-) 4- İrade Terbiyesinde Beden Sağlığının Önemi

    - Zihin olarak sağlıklı olmak için beden sağlığımıza da dikkat etmeliyiz.
    - Yeme içme, spor, uyuma alışkanlıklarımızı sağlığımıza en uygun biçimde gerçekleştirmeliyiz.
    - Fazla yemek zihinsel çalışmaları sekteye uğratır.
    - Fazla yemek organlara büyük bir iş gücü yığar.
    - Yeterince çiğnemeden yutmak rahatsızlık sebebidir.
    - Spor yapmayı ihmal etmemeliyiz.
    - Çalışmalarımızın arasında mutlaka zihnimizi dinlendirmeliyiz.


    5-) 1- Düşüncelerin İrade Terbiyesindeki Rolü

    - Düşüncelerimiz, duygularımız ve eylemlerimiz psikolojimizi oluşturan ana unsurlardır.
    -Düşüncelerimizin büyük kısmını dışarıdan alırız.
    -Benimsediğimiz düşünceleri kendimize mal etmek için üzerine kafa yormak gereklidir.
    - Düşüncelerimizi duygularımızla harmanlarsak eyleme dökmek daha mümkün olur.
    - Bir fikri kabul etmekle o fikri yaşamak farklı şeylerdir.
    - Öleceğimiz gerçeğini hepimiz biliriz. Ancak bu gerçek çoğumuzun davranışlarına yansımaz.

    5-) 2- Duygusal Hallerin İrade Terbiyesindeki Rolü

    - Duygu durumlarımız gerçeklik algımızı değiştirebilir.
    - İçinde bulunduğumuz çevrenin olaylara bakışı zamanla bizim algımızı oluşturabilir.
    - Ne kadar zeki olursak olalım, zekâmız irademizin zayıflığına ve duygularımıza yenilebilir.
    - Duygularımız irademiz için itici güç oluşturur.
    - Yanlış işler yapmada duygularımıza hakim olamadığımız anlar olabilir.
    - Mantıklı düşünerek, uzun soluklu alıştırmalar yaparak duygularımızın bizi düşürebileceği olumsuz durumlardan kurtulabiliriz.
    - Aşırı sinirlendiğimizde oturmak, oturuyorsak uzanmak, bulunduğumuz mekanı mümkünse terk etmek işe yarayabilir.

    5-) 3- Aklın Gücü

    - Düşüncelerimizi, inançlarımızı davranışa dökmedikten sonra bir parçamız haline getiremeyiz.
    - Eğer istersek bize zor gelen bir işi yapmak için ona bir duygu yükleyebiliriz. Örneğin; eğer işe gitmezsem işten atılırım. Kiramı ödeyemem ve sokakta kalırım. Ya da sınava çok çalışırsam istediğim üniversiteyi kazanırım.
    - Fikirler bizlere cesaret vererek önemli işler başarmamımızı sağlar.
    - Çalışmanın olumlu sonuçlarına konsantre olmalıyız.
    - Hayatın hızla geçtiği gerçeğinin farkında olmalıyız.
    - Dikkatimizi neye vereceğimiz kararı bize aittir.
    - Bize faydası bulunmayan duygu, düşünce veya anılarımızı görmezden gelerek zamanla unutmayı tercih edebiliriz.
    - Bunlar yerine bize faydası olduğunu düşündüğümüz şeylere yöneliriz.
  • “Bence insanoğlunun en büyük keşiflerinden biri, kendini keşfetmek olacaktır. Pat Mesiti, bir insanın iki doğum günü olduğunu söyler: Biri doğduğumuz gün, diğeri ne için doğduğumuzu ve ne uğruna doğduğumuzu anladığımız gündür.”
  • Allah Resûlü"nün idaresinde dikkat çeken bir husus da vekâlet sistemiydi. Kutlu Nebî Medine"yi askerî seferler, hac ve umre gibi nedenlerden dolayı terk ettiğinde kendi yerine bir vekil bırakırdı. Söz gelimi hicretin sekizinci yılında Hz. Ebû Bekir"i hac vekili olarak tayin etmişti.(33) Vekillerin belirlemesinde yegâne ölçüsü de liyakat idi. Vekâlete seçilen kişi, kimi zaman Sâib b. Osman b. Maz"ûn gibi Kureyşli, (34) kimi zaman Sa"d b. Ubâde gibi Medineli,(35) kimi zaman Zeyd b. Hârise gibi azat edilmiş bir köle,(36) kimi zaman da İbn Ümmü Mektûm gibi görme engelli bir sahâbî olabiliyordu.(37)

    Resûlullah (sav) Medine dışındaki insanlara İslâm"ı anlatmak, zekât toplamak, hukukî ihtilâfları çözmek gibi görevler için bazı sahâbîlerini görevlendirirdi. O dönemde bu görevi yapanlara daha çok “âmil” denilirdi. Âmiller geniş yetki ile gönderildikleri için sorunların çoğunu yerinde çözerlerdi. Ancak bilemedikleri dinî ve hukukî konuları Allah Resûlü"ne danışırlardı. Çünkü Allah Resûlü"nün kendilerine tavsiyesi bu şekilde idi.(38) Hz. Peygamber"in çeşitli hukukî ihtilâfların çözümü için bazı sahâbîleri Medine"de görevlendirdiği de olurdu. Allah Resûlü"nün yanında yetişen, nasıl hüküm verdiğine vâkıf olan, adalet ilkesine bağlılığı ile bilinen Hz. Ömer, bu kişilerden birisi idi. Yine Hz. Peygamber"in, Medine"de babadan kalma evlerinin paylaşımında ihtilâfa düşen kardeşlerin arasını bulması için Huzeyfe b. Yemân"ı görevlendirmesi, (39) ashâbının özelliklerini anlatırken Hz. Ali"yi en iyi hüküm veren, Zeyd b. Sâbit"i ise miras konularını en iyi bilen kişi (40) olarak tanıtmasından da hukukî konularda ehil, bilgili, kabiliyetli ashâbına yetki verdiği anlaşılmaktadır.

    Allah Resûlü"nün görevlendirdiği kişiler sadece vekiller veya valiler değildi. Bunun yanında İslâm coğrafyasının çeşitli bölgelerine öğretmenler, komutanlar, vergi memurları, elçiler ve imamlar tayin ediyordu. Bu görevliler arasında Muâz b. Cebel gibi Araplar olduğu gibi Bâzân el-Fârisî gibi Fars kökenli sahâbîler de vardı. (41) Hür olanların yanı sıra Zeyd b. Hârise gibi azat edilmiş köleler de vardı. (42) Aynı şekilde yaşını almış insanlar olduğu gibi Üsâme b. Zeyd gibi çok genç olanlar da bulunmaktaydı. (43) Toplumun en hassas noktası olan yetki ve görev dağılımında Resûlullah"ın göz önünde bulundurduğu temel husus, emanet ve liyakat idi. Çünkü ilgili sahâbîler gittikleri yerde Hz. Peygamber"i temsil edecek, toplumu idare edecek, davalara bakıp adaleti uygulayacak, emniyet ve asayişi sağlayacaklardı. Neticede İslâmî değerler en doğru biçimde tanınacak ve daha geniş coğrafyalara yayılacaktı.

    Allah Resûlü"nün idaresinde emanet, ehliyet ve liyakat esas olduğu için bu nitelikleri taşımayan kimselere idarî görev verilmezdi. Bir gün Allah Resûlü"nün sevgili ashâbından olan ve hakkı çekinmeden dile getirmesiyle bilinen Ebû Zer, Hz. Peygamber"e, “Yâ Resûlallah! Beni âmil olarak görevlendirmiyor musun?” demişti. Onun yapısını çok yakından bilen Hz. Peygamber, elini omuzuna vurarak, “Ey Ebû Zer! Zayıf bir kimsesin. Bu görev ise bir emanettir. Lâyık olduğu için onu alan ve gereğini hakkıyla yerine getirenler dışında (bu tür görevler) kıyamet günü rezillik ve pişmanlıktır.” (44) buyurmuştu. Bunun yanında, “Siz yöneticiliği çok isteyeceksiniz. (Oysa) o, kıyamet gününde pişmanlık olacaktır.” (45) hadisi de ehil olmayanlara, bu hususta kabiliyet ve birikimi olmayanlara yönelikti.

    33 T3091 Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 9;. N2996 Nesâî, Menâsikü’l-hac, 187.
    34 HS3/142 İbn Hişâm, Sîret, III, 142.
    35 HS3/135 İbn Hişâm, Sîret, III, 135.
    36 ZE2/258 Zehebî, Târîhu’l-İslâm, II, 258
    37 D2931 Ebû Dâvûd, İmâre, 3.
    38 İM55 İbn Mâce, Sünnet, 8.
    39 BS11556 Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VI, 106.
    40 İM154 İbn Mâce, Sünnet, 11; . T3790 Tirmizî, Menâkıb, 32.
    41 CVS23 İbn Hazm, Cevâmiu’s-sîre, s. 23.
    42 ZE2/258 Zehebî, Târîhu’l-İslâm, II, 258
    43 M6264 Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 63.
    44 M4719 Müslim, İmâre, 16.
    45 B7148 Buhârî, Ahkâm, 7.
  • 131 syf.
    ·4 günde·9/10 puan
    YAZAR HAKKINDA

    Çocukluk ve Eğitim Yılları


    1873 yılının kasım ayında Fatihte doğmuştur. Babası ipekli Tahir efendi annesi Emine Şerif hanımdır. İlk ismini babası "Ragîf" olarak koydu babasının vefatından sonra annesi ve arkadaşları ona Akif olarak hitap etmeye başladılar ve o Akif ismini benimsedi. Rüştiye yıllarında Türkçe öğretmeni Kadri Efendiden etkilendi, Arapça, Farsça ve Fransızca öğrendi. Mülkiye idadisine yazıldı. Babasının vefatı ve evlerinin yanması sonucu maddi sıkıntı yaşadılar, idadiden ayrılan Akif Ziraat ve Baytar mektebine kaydoldu. Mektebin son iki yılı şiirle iyice yakınlaşan Akif spora ilgiliydi 4 yılın ardından mektebi birincilikle bitirip Ziraat Bakanlığına memur olarak atandı.
    Edebi Hayatı ve II. Meşrutiyetin Akif'e Etkisi
    Resmi Gazete ve Servet-i Fünûn Dergisinde yazıları yayımlandı. II. Meşrutiyetten sonra İttihat ve Terakki Cemiyetine üye oldu. Ancak Mehmet Âkif, üyeliğe girerken edilen yeminde yer alan "Cemiyetin bütün emirlerine, bilâkayd ü şart (kayıtsız şartsız) itaat edeceğim." cümlesinde geçen "kayıtsız şartsız" ifadesine karşı çıkmış, "sadece iyi ve doğru olanlarına'" şeklinde yemini değiştirtmişti[1]. Meşrutiyetten sonra edebiyata atılan Akif Sırat-ı Müstakim dergisinde başyazar oldu daha sonra derginin ismi değişse de Akif çoğu eserini bu dergide yayımladı. Dergi ve gazeterle de mısırlı bilgin Muhammed Abudun etkisiyle benimsediği İslam birliği görüşünü yaymaya çalıştı. Daha sonra Teşkilât-ı Mahsusa'ya, Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye Cemiyeti'ne ve İstiklâl Savaşı'na Katılan Akif, Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi beyin ısrarı üzerine istiklal marşını yazdı. Hamdullah Suphi Bey tarafından mecliste okunup ayakta dinlendikten sonra 12 Mart 1921 Cumartesi günü saat 17.45'te ulusal marş olarak kabul edildi. Âkif, ödül olarak verilen 500 lirayı Hilal-i Ahmer bünyesinde, kadın ve çocuklara iş öğreten ve cepheye elbise diken Dar’ül Mesai vakfına bağışladı. 27 Aralık 1936 tarihinde İstanbul'da, Beyoğlu'ndaki Mısır Apartmanı'nda hayatını kaybetti. Edirnekapı Mezarlığı'na gömüldü. Mezarı iki yıl sonra, üniversiteli gençler tarafından yaptırıldı; 1960'ta yol inşaatı nedeniyle kabri Edirnekapı Şehitliği'ne nakledildi. Mezarı, Süleyman Nazif ve arkadaşı Ahmet Naim Bey'in mezarları arasındadır. Yazar hakkında notları bitirmeden önce: Mehmet Âkif'e 1 Haziran 1936 tarihi itibarı ile 478 lira 20 kuruş emekli maaşı bağlanmıştı. Bu maaş 1936 yılı Ekim ayından itibaren ödenmeye başlanmış, toplu olarak 2976 lira almıştır. Emekli cüzdanının son sayfasında ise "600 lira borç" ibaresi yazılıdır. Bu borç düştükten sonra ise kalan kısım ailesine verilmiş ve Mehmet Âkif bundan iki ay sonra vefat etmiştir.

    ASIM HAKKINDA

    Asım kitabı Mehmet Akif’in sanatının zirvesi olarak görülür. Safahat eserinin 6. kitabı olan bu kitapta Mehmet Akif’i temsil eden -entelektüel İslamcı- Hocazade ile dostu ve öğretmen olan babasının talebelerinden biri olan ve medresede eğitim gören Köse İmam’la karşılıklı konuşmalarından meydana gelen manzum bir eserdir. Bu eser dönemin kimi şairleri tarafından Asım neslinin Çanakkale’de gösterdiği direnişin destanı olarak görülür. Dönemin şairlerinden Süleyman Nazif Asım için şöyle der: “Yarabbi!.. Şair bu mısraları senin arş-ı ilhamından birer birer birer yeryüzüne indirirken, ruhu, kim bilir, heyecandan ne kadar sarsılmış; dimağı, kalbi, a’sabı ne kadar yıpranmış… ve ne kadar harab olmuş!.. Onun yazdıklarını biz yalnız okurken, bu kadar titredik ve sarardık.”[1] Herkes Mehmet Akif’i istiklal marşının yazarı olarak tanısa da Asım kitabı Akif’in hayalindeki genç portresini görmemizi, eğitim ve eğitimde kullanılacak yöntemleri ve eğitim felsefesini anlamamız sağlayacak birincil kaynaktır. Asım; özlenen ve umutlanan ideal türk genci olarak resmedilmiştir. Asım’ın kim olduğuna yönelik farklı bir görüş ise Hz. Muhammed zamanında yaşamış ve ona iman etmiş sahabe Asım bin Sabit olduğudur. (Medium 2020) Asım kitabında yer alan Çanakkale şehitlerine şiirinde “Asımın Nesli” olarak karşımıza çıkan ifade karakterli, ahlaklı, kahraman bir Müslüman genç portresi çizer. Asım erdemli bir insanda bulunması gereken tüm özelliklere sahiptir. Dinine ve vatanına bağlıdır. Mehmet Akif’e göre fiziksel sporlarda çok önemlidir. Özellikle bir güreş müsabakası asım kitabında yer alır tüm terimleriyle birlikte maçı anlatır Akif. Kitapta önemli yer kaplayan bir diğer konu da dönemin ana sorunlarından birisi ‘batı hayranlığı’ konusuydu, servet-i funun ile birlikte toplumda ucu gelmez bir batı taklitliliği başlamıştı, dönemin bazı sanatçıları buna karşıydı karşı olmakta da haklıydı batıyı örnek alacağız derken onu taklit etmeye binlerce yıllık kültürel birikimi yok etmeye başlamıştık. Bu yozlaşma için asım kitabında mestenli dayı karakteri şehir insanının temizliğine dikkat etmemesinden, selam sabah bilmemesinden yakınır. Sonra yabancı mühendislerin gelmesinden bahseder ve onlara övgüler yağdırır:


    “Su mühendisleri gelmişti... Herifler gâvur a,
    Neme lâzım bizi incitmediler zerre kadar,
    İnan oğlum, daha insaflı imiş çorbacılar!
    Tatlı yüz, bal gibi söz... Başka ne ister köylü?
    Adam aldatmayı alâ biliyor kahpe dölü!
    Ne içen vardı, ne seccadeye çizmeyle basan;
    Ne deyim dinleri bâtılsa, herifler insan..
    Hiç ayık gezdiği olmaz ya bizim farmasonun...
    İçki yüzler suyu, ahlâkını bir bilsen onun!
    Şimdi ister beni sen haklı gör, ister haksız,
    Öyle devlet gibi, ni’met gibi lâflar bana vız!
    İlmi yuttursa hayır yok bu musibetlerden...
    Bırakın oğlumu, cahilliğine razıyım ben.”


    Kitapta eleştirilen tek konu bu değildir, her yere yabancı okullar açılmasından, tershane de denizde ya da bir köprü yapımı olduğu zaman hemen İngilizlere koşmamızdan. Bütçe hesabını çıkaran kimsenin olmamasında maliyeye bile yabancıların bakmasından yakınılır. Hocaların ve medreselerin ıslah edilmesinden de hoşnutsuzluk duyduğunu kitapta belirtir imam. Hocazade ise şöyle cevaplar:

    Sana biz medresenin hizmeti hiç yok demedik;
    Bir bedâhet bu ki inkâra çalışmak delilik.
    Halkı irşâd edecek var mı ya sizden başka?
    Onu insan bile saymaz mütefekkir tabaka?
    Köylüden milletin evlâdı kaçarken yan yan,
    Sizdiniz köydeki unsurla beraber yaşayan.
    Rûhunuz halkımızın, köylümüzün rûhuna denk;
    Sözünüz bir, özünüz bir, o ne mes’ûd âhenk!
    Biz bu âhengi harâb etmeyecektik, ettik;
    Kapanır türlü değil açtığımız kanlı gedik.
    Ne kadar benziyoruz şimdi sakat bir duvara


    Daha sonra Hocazade imama kendinizi halka uydurun şeklinde telkinde bulunur. Kitap bu şekilde karşılıklı diyaloglar ve söz sanatları ile devam eder şair Asım’ı kitapta çok konuşturmayı tercih etmez. Genel hatlarıyla Mehmet akif’i temsil eden Hocazade’nin eğitim felsefesi idealist ve realist anlayış arasında gider gelir. Hocazede karakteri dönemin entelektüel İslamcı profilini yansıtır. Batının kaynaklarından yararlanır fakat geleneği ve geçmişini unutmaz binlerce yılın verdiği birikimden doğu medeniyeti birikiminden de faydalanır. Kısaca doğu-batı sentezi yapar Hocazade.
    Asım kitabında “Adam ister ona insanlığı telkîn edecek” mısrasında insanlığın hocalar (öğretmenler) tarafından öğretilmesi gereken bir değer olduğunu vurgular. Eğitimin amacı insanlığı öğretmek olmalıdır. Bu durum eğitim felsefelerinden Daimicilik akımına denk düşmektedir


    Kaynakça
    Ercan Baysülen, Erdal Toprakcı. «Mehmet Akif Ersoy’un Eğitim Felsefesi (Konuşmaları ve Yazdıkları Işığında Nitel Bir Analiz).» Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 2017: 172.

    Medium. Medium. 2020. https://medium.com/...demek-739d164a7b5d.

    Wikipedia. https://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_Âkif_Ersoy.