Buğlem Öner, bir alıntı ekledi.
11 saat önce · Kitabı okuyor

Sohbetlerden:
Kahramanlar hakkında haber yazsana... reaktörün çatısına tırmanan askerler hakkında
Kahramanlar... bugün için kim o Kahramanlar? Bana göre, yukarıdan verilen emirlere karşı gelip insanlara hakikati söyleyen doktorlardır kahramanlar. Bir de gazeteciler ve bilim insanları. Ancak, gündem toplantısında editörlerden birinin de dediği gibi: aklınızdan çıkarmayın! Şu an ne doktorluk, ne öğretmenlik, ne bilim insanligi ne de gazetecilik var. Artık hepimiz için geçerli olan tek bir meslek bulunuyor sovyet vatandasligi.
Ağzından dökülen bu sözlere kendisi inanıyor muydu acaba? Korkmamasi mümkün mu? Inancim her geçen gün tükeniyor.
--bölgde en revaçtaki masallardan biri su: stronsiyum ve sezyum için en etkili panzehir stolicya marka votkadir.
... size cennet gibi bir yaşam inşa edecegiz. Yeter ki burada kalın ve çalışın. Sizi sucuk ve kara buğday a boğacağız. Sınırlı erişim olan marketlerde tüm mallar elinizin altında olacak. Kastettiği şey, onlara yeterince votka ve sucuk verin şeklinde. Lanet olsun ama bir köy bakkalinda üç çeşit sucuk bulunduğuna hayatım boyunca rastlamadim. Karım için ithal külotlu çorap bile aldım bakkaldan.
-radyasyon ölçüm aletleri bir ay boyunca satışa kaldı, ama sonra hepsi sırra kadem bastı. Bu konuda yazmak yasak. Ancak, editörün haşin kırmızı kalemi yine hepsinin üzerini çizdi: okyanus ötesinde çok sayıda düşmanımız var. Işte bu yüzden sadece iyi şeylerden bahsediliyor bizde, kötü şeylerin esamisi okunmuyor. Akil almaz şeylerden de hiç bahsedilmiyor. Ancak bir yerlerde özel.duzenlemeler yapılıyor, ellerinde bavullarla yetkililere rastlıyor birileri..

Çernobil Duası, Svetlana Aleksiyeviç (Sayfa 217)Çernobil Duası, Svetlana Aleksiyeviç (Sayfa 217)
Semih, Eski Ustalar'ı inceledi.
 22 May 20:55 · Kitabı okudu · 10 günde · 10/10 puan

Thomas Bernhard'ın okuduğum 4. kitabı oldu. Eski Ustalar isimli bu kitabını okurken bir kez daha Bernhard'ın zihnindeydim ve bu sefer hiç acele etmedim, kendimi tamamen onun çılgın düşüncelerine teslim ettim. Açıkçası şu ana kadar okuduğum en nefret dolu, en öfke dolu, en siyasi ve dolayısıyla en rahatsız edici kitabıydı. Çünkü Bernhard'ın düşünceleri ve fikirleri başlı başına rahatsız edici.

Kitabın başından sonuna inanılmaz bir öfke ve nefret hakim. Thomas Bernhard öylesine öfkeli ki, çocukluğunu, ebeveynlerini, devleti, hükümeti, hukuku, müziği, felsefeyi, gazeteciliği, politikacıları, öğretmenleri, sanatçıları, sanat tarihçilerini yerden yere vuruyor. En önemlisi de edebiyatı ve edebiyatçıları yerden yere vuruyor. İlerleyen sayfalarda fark ediyorsunuz ki, edebiyatçılarla ilgili nefreti bir türlü dinmek bilmiyor. Böyle olunca, bir kez daha onları yerden kaldırıyor ve bu sefer sert bir şekilde duvara çarpıyor. Aklına kim gelirse, adeta kılıcından geçiriyor ve paramparça ediyor. Bernhard'ın karşısında durmak gerçekten çok zor. Freni patlamış kamyon misali önüne geleni eze eze yoluna devam ediyor. Bu yolculuk esnasında kim ölmüş kim kalmış umursamıyor. Çünkü içinde yaşattığı nefret hiçbir zaman dinmiyor. Zaten Bernhard'ın en büyük serveti de sanırım bu nefreti...

Kitabın adı "Eski Ustalar" olduğu için Thomas Bernhard'ın sevdiği usta yazarları açıklayacağını, onları öveceğini sanmıştım; ama tamamen yanılmışım. Adam hemen hemen hiçbir yazarı veya eseri övmüyor. Sadece küçücük bir yerde Montaigne'i, Pascal'ı ve Voltaire'yi sevdiğini söylüyor. Ama bu yazarları da resmen ağzından cımbızla alıyoruz. Konu sevgi olduğunda, yazarımız maalesef nefret ederken kullandığı gibi rahat rahat açıklamalar yapamıyor. Bu yönüyle, kitabın isminin beni ters köşe yaptığını açık yüreklilikle itiraf etmek zorundayım.

Dikkatimi çeken bir diğer konu da yazarın, kendini bir kitap okuyucusu olarak değil, sayfa çeviricisi olarak nitelemesiydi. Oldukça ilginç bir takım tespitler yapıyor bu bölümde ve şu cümlesi sanırım özet niteliğinde olabilir: "Dört yüz sayfalık bir kitabın topu topu üç sayfasını normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumamız, hepsini okuyan, ama bir tek sayfasını bile dikkatli okumayandan daha iyidir."

Ayrıca Bernhard'ın bu kitabında ilk defa bir sevgi kıpırtısı da gördüm. Büyük bir tesadüf değil mi, en nefret dolu kitabının içerisinde sevgi kıpırtısı bulmak? Kitaptaki karakter karısını çok seven ve ölümü dolayısıyla karısını bir türlü unutamayan bir kişi. Karısının ölümünden belediyeyi ve hükümeti sorumlu tutuyor ve hiçbir zaman onları içinden bağışlamıyor. Hep nefret kusuyor belediyeye ve hükümete. Ölen karısının arkasından ise şöyle bir cümle kuruyor: "Biz bir insanı benim karımı sevdiğim gibi durdurulamaz bir aşkla seversek, onun sonsuza kadar ve sonsuzluğa doğru yaşayacağı gerçeğine inanırız."

Thomas Bernhard'ı çok seviyorum. Ben onun kadar nefret dolu olamam hiçbir zaman; ama onun düşüncelerini de saygıyla okumaya devam ederim. Thomas Bernhard'ın elimdeki bu son kitabını da bitirmenin üzüntüsünü yaşarken size onun nefret dolu bazı cümlelerini sunarak yazımı sonlandırıyorum. Yazarımız biraz uzun cümleler kurduğu için 1,2,3,4 olarak sıralandırdığım paragraflardan istediğiniz birisini seçip okumanız da yeterlidir. Ne de olsa, dört alıntının yalnızca bir tanesini normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumanız, hepsini okuyan, ama bir tek paragrafını bile dikkatli okumayandan daha iyidir... Lütfen sinirlenmeden, keyifle okuyun ve özellikle dördüncü paragrafı ülkemizdeki yazarlar yazsa şimdi nerede olurlardı bir düşünün...

1- "Öğretmenler tamamen küçük burjuvadır ve içgüdüsel olarak öğrencilerindeki sanat hayranlığına ve coşkusuna karşı, sanatı ve sanatla ilgili her şeyi kendilerine has bunaltıcı, budala acemiliklerine indirgeyerek bir davranış geliştirirler ve okullarda sanatı ve sanatla ilgili her şeyi de, öğrencileri mutlaka iten, iğrenç flüt çalma ve aynı biçimde iğrenç ve duygusuz koro şarkıları haline getirirler. Öğretmenler böylece daha başlangıçta öğrencilerine sanata açılan kapıları kilitlerler. Öğretmenler sanatın ne olduğunu bilmezler, böylece öğrencilerine de anlatamaz ve sanatın ne olduğunu öğretemezler ve onları sanata doğru değil de, sanatın dışına iterler o iğrenç, duygusal, şarkılı ve enstrümanlı, öğrencileri usandırması gereken uygulamalı sanatlarıyla. Öğretmenlerinkinden daha ucuz bir sanat zevki yoktur. Öğretmenler daha ilkokulda öğrencilerin sanat zevkini mahvederler, öğrencilerden sanatı henüz başlangıçta söküp atarlar, onlara sanatı ve özellikle de müziği açıklayıp müziğin yaşam sevincine dönüşmesini sağlayacakları yerde. Zaten öğretmenler yalnızca sanatla ilgili olarak engelleyici ve yok edici değildirler, öğretmenler zaten her anlamda hep yaşam ve varoluş engelleyicileri olmuşlardır, genç insanlara yaşamı öğretecek, onlara yaşamı açacak, yaşamı kendi doğalarının gerçekten de akıl almaz zenginliğine dönüştürecekleri yerde, onların içlerinde öldürürler yaşamlarını, onu içlerinde öldürmek için her şeyi yaparlar. Bizim öğretmenlerimizin çoğunluğu zavallı yaratıklardır, onların yaşamdaki görevleri, öyle görülüyor ki genç insanların yaşamlarını engellemek ve mutlaka bu yaşamı bunalıma dönüştürmektir. Öğretmenlik mesleğine de zaten aşağı orta sınıftan duygusal ve sapkın küçük kafalılar yapışıyor. Öğretmenler devletin yamaklarıdır.''

2- "İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlet insanlarını görürüz, devlet hizmetlilerini, ne kadar doğru söylenmiş bir sözdür bu, doğal insanlar görmeyiz, tersine tamamen yapaylaşmış, devlet hizmetlileri olmuş, ömürleri boyunca devlete hizmet eden ve dolayısıyla ömürleri boyunca yapaylığa hizmet eden devlet insanlarını görürüz. İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlet ahmaklığının hizmetine girmiş, yapaylaşmış devlet insanları görürüz. İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlete teslim olmuş ve devlete hizmet eden, devletin kapanma düşmüş insanlar görürüz. Bizim gördüğümüz insanlar devlet kurbanlarıdır ve gördüğümüz insanlık, devlet yeminden başka bir şey değildir, onunla gittikçe daha oburlaşan devlet beslenir. İnsanlık, artık yalnızca devlet insanlığıdır ve yüzyıllardan beri, yani devletin varoluşundan bu yana kimliğini yitirmiştir, diye düşünüyorum. İnsanlık bugün artık kendisi devlet olmuş insanlıkdışılıktan başka bir şey değildir, diye düşünüyorum. Bugün insan artık yalnızca devlet insanıdır ve bu yüzden de o bugün artık mahvedilmiş insandır ve devlet insanı, düşünülebilecek en insan olabilen insandır, diye düşünüyorum. Doğal insan artık asla olamaz, diye düşünüyorum. Büyük kentlerde yığılmış milyonlarca devlet insanını gördüğümüzde midemiz bulanır, çünkü devleti gördüğümüzde de midemiz bulanmaktadır. Her gün uyandığımızda, şu bizim devletimiz yüzünden midemiz bulanır ve sokağa çıktığımızda, bu devletin nüfusu olan devlet insanlarından midemiz bulanır. İnsanlık devasa bir devlettir, ondan, eğer doğruyu söyleyecek olursak, her uyandığımızda midemiz bulanır. Her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. Bizdeki öğretmenler insanlara devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler."

3-"Ana babama en ufak bir saygı duymak zorunda değilim, onlar en ufak bir saygıyı hak etmiyorlar, dedi. Bana karşı iki suç işlediler, iki ağır suç, dedi, beni yaptılar ve bana baskı yaptılar, beni bana sormadan yaptılar ve beni yapıp dünyaya fırlattıktan sonra bana baskı yaptılar, beni yapma suçunu ve baskı altına alma suçunu işlediler."

4-"Bu ülkeden daha yalancı ve daha sahtekar ve daha kötü bir ülke daha yoktur diyoruz, ama bu ülkenin dışına çıktığımızda ya da dışına baktığımızda, ülkemizin dışında da yalnız kötülük ve sahtekarlık ve yalan ve alçaklığın egemen olduğunu görüyoruz. Biz insanın düşünebileceği en iğrenç hükümete sahibiz, en sahtekarına, en kötüsüne, en hainine ve aynı zamanda en budalasına, diyoruz ve düşündüğümüz doğru da ve bunu her an söylüyoruz da, dedi Reger, ama biz bu alçak, sahtekar ve kötü ve yalancı ve budala ülkeden dışarıya baktığımızda, öteki ülkelerin de aynı biçimde yalancı ve sahtekar ve kısacası aynı biçimde aşağılık olduğunu görüyoruz, dedi Reger. Ama bu diğer ülkeler bizi o kadar ilgilendirmiyor, dedi Reger, yalnız bizim ülkemiz bizi ilgilendiriyor ve bu yüzden her gün kafamıza öylesine vuruyor ki bu, arada çoktan gerçekten baygın olarak, hükümetin hain ve budala ve sahtekar ve yalancı ve üstelik de akıl almaz biçimde aptal olduğu bir ülkede varlığımızı sürdürmek zorunda kalıyoruz. Düşündüğümüz zaman her gün, sahtekar ve yalancı ve hain bir hükümet tarafından, üstelik de düşünülebilecek en aptal hükümet tarafından yönetildiğimizi hissediyoruz, dedi Reger, ve bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimizi düşünüyoruz, en korkunç olanı da bu, bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimiz, hem de bu hükümetin her geçen gün daha da yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak oluşunu baygın durumda seyretmek zorunda oluşumuz, yani bu hükümetin gittikçe daha beter ve gittikçe daha çekilmez oluşunu üç aşağı beş yukarı sürekli bir şaşkınlık durumu içinde seyretmek zorunda oluşumuz. Ama yalnız hükümet değil yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak olan, parlamento da öyle, dedi Reger, ve bazen bana öyle geliyor ki parlamento hükümetten daha da sahtekar ve yalancı ve nihayet bu ülkedeki hukuk ve bu ülkedeki basın ve nihayet bu ülkedeki kültür ve nihayet bu ülkedeki her şey ne kadar yalancı ve hain; bu ülkede onlarca yıldır yalnız yalancılık ve sahtekarlık hâkim ve hainlik ve alçaklık, dedi Reger."

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
22 May 14:23 · Kitabı okumayı düşünüyor

'Emek İşçisi' Aziz Nesin
"Çok değişik türde, değişik biçimde yazıyor,
değişik konular işliyorsam, bunun nedeni, sanırım,
toplumumuzun değişik katlarından, değişik çevrelerinden
karışık insanlarla düşüp kalkmış olmamdır,
işte şimdiyedek yaptığım işlerden birkaçı;
Ayaksatıcılığı, çobanlık, askerlik, muhasebecilik, ressamlık,
gazete satıcılığı, kitapçı dükkânı işletmek, özel öğretmenlik,
fotoğrafçılık, yazarlık, gazetecilik, bakkallık,
mapushanecilik -Bu da bir meslektir, hem de zor mesleklerdendir-,
işsizlik -Bu, mesleklerin en zorudur-,
kundura boyacılığı, berber dükkânı işletmek, daha da başka işler..."

Aziz Nesin'in Anıları: Böyle Gelmiş Böyle Gitmez, Aziz NesinAziz Nesin'in Anıları: Böyle Gelmiş Böyle Gitmez, Aziz Nesin

Doğan Cüceloğlu.alıntı
HOCAM EMEĞİNİZE YAZIK EDİYORSUNUZ!

Geçen gün sürekli gittiğim bir mekanda çayımı içip kitabımı okurken yanıma orta yaşlarda güler yüzlü bir bey geldi selam verdi ve “Hocam izin verirseniz size bir şey söylemek istiyorum,” dedi.

Eğitim görmüş, kibar, olgun bir insan izlenimi veriyordu. Yanımdaki boş sandalyeye davet ettim, aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:

- Anladığım kadarıyla öğretmenlikle bir kitap üzerinde çalışıyorsunuz; doğru mu?
- Evet, doğru, dedim.
- Hocam, haddim değil, ama emeğinize yazık ediyorsunuz! Bayağı rahatsız olmuştum, sandalyemde şöyle bir dikleştim ve gözlerinin içine baktım. Mahcup bir edayla hafifçe gülümsedi ve konuşmaya devam etti: “Ben kendim emekli öğretmenim; yöneticilik de yaptım.” Çok ilgimi çekmişti, gülümsemeye çalışarak sordum:
- Buyrun, siz dinliyorum. Öğretmenleri ilgilendiren bir kitap yazmakla neden emeğimi boşa harcamış oluyorum, merak ettim.
- Çünkü okunmaz hocam. Neden böyle düşündüğümü izin verirseniz açıklamak istiyorum.
- Buyrun, sizi dinliyorum.
- Öğretmenleri zihnimde iki kutuplu bir ölçek üzerinde değerlendiriyorum. Bir uçta yapacak başka hiç bir iş bulamayan ve çaresizlikten öğretmenlik yapanlar var. Ölçeğin öbür ucunda getirisi yüksek, prestijli başka işler yapabileceği halde öğretmen olmayı seçenler var.
- Şunu mu demek istiyorsunuz: Bazıları, başka hiç bir iş yapamadıkları için, çaresizlikten öğretmenlik yaparlar, bazıları ise yapacakları birçok seçenek içinden öğretmen olmayı seçerler.
- Evet, bunu demek istiyorum. Bir öğretmenle konuşurken üç dakika içinde hangi tür öğretmenle konuştuğumu bilirim.
- Peki, hangi tür öğretmenle konuştuğunu öğrencide anlar mı?
- Ben anlarım. Ama öğrencilerin de sezgileri güçlüdür, hangi tür öğretmenle konuştuğunu sezerler.

Bir süre sustuktan sonra, “Peki, neden emeğime yazık ediyorum,” diye sordum. Cevabı hazırdı: “Çünkü yazdığınız kitabı çok az öğretmen okur.” Konuşmaya devam ettim:
- Ben çok satılsın, diye kitap yazmıyorum.
- Hocam beni yanlış anlamayın, lütfen. Ben sizin iyi bir bilim insanı ve etkili bir yazar olduğunuzu düşünüyorum. Ayrıca yaşınızı da biliyorum. Artık bu yaşta sizin önceliğiniz anne babalar ve üniversite öğrencileri olmalı; onlar için kitap yazmalısınız. Öğretmen olmayı seçenlerin sayısı çok az ve onlar zaten sizin kitaplarınızı okuyor ve faydalanıyorlar. Birçok üniversiteli gencin, sizin SAVAŞÇI kitabını okuduktan sonra öğretmen olmayı seçtiğini biliyorum.
- Çok ilginç, önemli şeyler söylediniz. Kimliğiniz belirtmeden bu konuşmamızı sosyal medyada paylaşıp okurlarımın ne düşündüğünü sorabilir miyim?
- Tabii paylaşabilirsiniz; ne diyeceklerini ben de merak ediyorum.
Daha sonra izin istedi ve ayrıldı; sorularıma beni baş başa bıraktı.

Evet, şimdi siz değerli okurlarıma soruyorum:

1- Benimle konuşan emekli öğretmen beyefendinin öğretmenleri iki grupta değerlendirişini gerçekçi buluyor musunuz?

2- Ülkemizde çaresizlikten öğretmenlik yapanların sayısının öğretmenliği seçenlerden kat be kat daha yüksek olduğunu düşünüyor musunuz?

3- Siz kendiniz bir öğretmenle karşılaştığınızda onun çaresizlikten öğretmenlik yapan biri mi yoksa öğretmen olmayı seçmiş biri mi olduğunu hissedebiliyor musunuz?

4- Sizce bir öğrenci sınıfa giren öğretmenin çaresizlikten öğretmenlik yapan ya da öğretmen olmayı seçen bir olduğunu, yani bu önemli ayırımı, hissedebilir mi?

Emek ve zamanınız için teşekkür ederim.

Nurşah Yiğit, bir alıntı ekledi.
20 May 11:20 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Sizleri fedakarlığa çağırıyorum! Fakat hepinizi değil, bunu yapmaya hazır olanlara ve yapabilecek durumda bulunanlara sesleniyorum. Kusura bakmayın, sizinle açık konuşacağım: Diğer bütün mesleklerde olduğu gibi, öğretmenler arasında da mesleğine layık olmayan çok kişi var. Bunlar öğretmenlik etmeyi aşağılık bir iş kabul eden gündelikçilerdir. Böylelerine bir dost nasihati veriyorum: Öğretmenliği bırakıp kendilerine başka bir iş arasınlar. Tüccar olsunlar,başka işler bulsunlar ama canlı bir ruha ve bilgiye sahip fedakar insanların bulunması gereken yerleri işgal etmesinler.

Beyaz Zambaklar Ülkesi, Grigory Petrov (Sayfa 91)Beyaz Zambaklar Ülkesi, Grigory Petrov (Sayfa 91)
selim koç, bir alıntı ekledi.
20 May 11:14

Kapitalizmin mimarı sayılan Adam Smith‟in temel kitabının adı “Milletlerin Zenginleşmesi” idi. … Adam Smith kitabında zenginleşmeye vesile olmayan meslekleri bile lüzumsuz ve gereksiz görmektedir, örneğin doktorluk, öğretmenlik, sanatçılık, yazarlık vs. gibi uğraşlar ona göre boşa kürek çekmekti. Çünkü bunlar üretimi artırıcı, ithalat ve ihracatı geliştirici şeyler değildi, öyle ya hastayı muayene etmenin, çocuğa alfabe öğretmenin ekonomiye ne yararı vardı?
Kapitalizmin dini ekonomizmdir. insanın değeri piyasadaki değeri kadardır.
Kur‟an‟ın iktisadi değer ve kuralları da kendine özgü ve orijinaldir. “İstif etme” ruhuna değil “İnfak” ruhuna dayalıdır. Servetin tekelleşmesine karşıdır. Bu ister devlet eliyle ister özel sermaye eliyle olsun fark etmez! Kur‟an‟ın servete yönelik yaklaşımı onu alabildiğine yaygınlaştırmaktır.
Bu anlamıyla Kur‟an‟a dayalı yönetim İslam ve toplum hizmetkarlığından başka bir şey değildir. Kur‟an‟ın devlet felsefesinde “kutsal devlet” anlayışı yoktur. Kutsal olan Allah‟tır, Kur‟an‟dır. Devlet bunlara hizmet ettiği sürece insanlar gibi gelip geçici bir fanidir; Kur‟an‟a hizmet etmeyen devlet gayri meşrudur. itaat edilmesi, meşru görülmesi yasaktır.

Devrimci İslam, Recep İhsan EliaçıkDevrimci İslam, Recep İhsan Eliaçık
Rumeysa, İlk Öğretmenim'i inceledi.
20 May 02:02 · 6/10 puan

Es Selâmün aleyküm.
Bir kitabı baştan sona okumayalı uzun zaman olmuş. Özlemişim.
Cengiz Aytmatov... Yıllardır adını sıkça duyduğum Sovyet Kırgız yazar...
O ve kalemiyle tanışmamı sağlayan kitap: "İlk Öğretmenim"

Hangimizin yaşamında özel bir yeri yoktur ki ilk öğretmenlerimizin?
Hangimiz sorulduğunda hâlâ bir çırpıda söyleyiveriyor ilk öğretmeninin adını?
Hangimizin hatrına ilk okullu olduğu yıllar geldiğinde şöyle bir gözleri doluyor?

Benim!
Ben ilk okullu olduğum yıllarımı bir köyde geçirdim. Bir köyde okudum ilkokulumu. Orda 'ilk öğretmenim' sayesinde sevdim okumayı ve öğrenmeyi.
Ve şimdi..
Allah nasib ederse yıl sayıyorum "öğretmen olmak" için.

Doğan Cüceloğlu'nun tabiriyle:
Allah nasib ederse öğretmenlik yapmak için değil, "Öğretmen olmak" için!

Bilmiyorum, Düyşen kadar 'fedakar' bir öğretmen olabilir miyim ?

Peki öğretmen olmak için birkaç masa ve sıra, bir kutu tebeşir, bir silgiye mi ihtiyaç duyacağım?
Burada kitap yetişiyor imdadıma.
Hayır!
Düyşen , aslında yoksul bir ailenin çocuğudur ve askere gittiği zaman çat pat alfabeyi ve rakamları öğrenir. Askerden döndüğü zaman köyün stabil giden talihine bir " Dur!" diyerek çocuklara okuma-yazma öğretmeye karar verir.. Hikayenin bundan sonrasında çok çeşitli zorluklar baş gösterse de bu fedakâr ve disiplinli öğretmen sözünden dönmez ve çocuklar için kendi emekleriyle derme çatma bir okul yapar.


Öksüz çocuk Altınay'ın hayat hikayesi de Düyşen Öğretmen'ini, ilk öğretmenini tanımasıyla yön değiştirir ve kitabın Genel içeriği Altınay'ın Düyşen öğretmen ile geçirdiği okul yıllarını ve okul yıllarından sonraki hayatını anlatır. Tabi bir de, çoğu küçük çocuk gibi Altınay'ın öğretmen Düyşen'e -muhtemelen vefa duygusunun getirdiği- aşk itirafından bahseder (:

Okunmalı mı?
Okumayan bir şey kaybetmez. Yeni bir kitap okumuş olur.
Ben beğendim mi?
Doğrusu, daha ziyade ufuk açıcı şeyler okumaktan hoşlandığım için bana biraz sıradan geldi :/
10-15 yaşlarındaki bir çocuğa daha uygun olduğunu düşünüyorum seviye olarak.
Okuyacaklara şimdiden keyifli okumalar...

*Bu incelemem ilk öğretmenime armağanımdır.

Selam ve özlemle ...

zeyneb, Islıkla Çağrılan'ı inceledi.
 20 May 01:11 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bir gün bana “insan nedir?” diye soracak olursanız, emin olarak verebileceğim tek yanıt şudur, “insan unutandır.” Bu cümlemin içini kendinizden, unuttuklarınızdan pay biçerek siz de rahatça doldurabilirsiniz. Sanırım, yaradılış olarak hakkını verdiğimiz önde gelen eylemlerden biri unutmak dediğimiz. En büyük imtihanımız ise hatırlama sancımız.

Birkaç haftadır bu unutma mevzusu kafamı kurcalıyor. Bunun en büyük sebebi tercih ettiğim meslek, yani öğretmenlik. Aslında hiç aklımda olan bir meslek değildi bu. Çocuklarla iletişim kuramazdım çünkü lise yıllarımdayken, anlaşamazdım, sevgimi belli edemezdim. Şartlar beni buraya sürükledi diyelim. Yarım gönülle, alışırım, düşüncesiyle tercih ettiğim bölümüme ancak üçüncü sınıfta öğrendiğim tüm teoriyi pratiğe dökebildiğimi gördüğüm anda ısındım ben. Bunun en büyük etmeni aldığımız psikoloji dersleriydi. Bu dersler sayesinde ben ilk çocukluğumu, oynadığım oyunları, kurduğum hayalleri, uydurarak söylediğim şarkıları hatırladım. Kendimi anladım, çocukları anladım. Yine bu dersler sayesinde sancılı ergenlik sürecimi duygu iniş-çıkışlarımın sebeplerini kavradım. O hırçın kızı anladım. Annemi-babamı, iş bulma-hayata atılma sancısı içindeki ağabeyimi, sürekli geçmişteki anılarını anlatan, hayatından umudumu kesmiş anneannemi anladım. İçimde bir yerlere sakladığım o çocukluğumu hatırladım ben. İlk stajımın bitiminde çocuklarla iletişimimi gözlemleyen staj öğretmenimin “Zeyneb sen ilerde çok iyi bir öğretmen olacaksın.” Sözünü işittiğim anı hiç unutmuyorum. Bir anda büyüdüm sanki bu cümleyle ben. Bir cümleyle hayata atıldığımı hissettim. İşte o zaman yolumu bulduğumu hissettim, bu hayatta gerçek bir yolcu olduğumun farkına vardım. İşte o zaman gerçekten yola revan olup işime dört elle sarıldım; içime katacak kadar çok sevdim çocukları, öğrencilerimi. İşte gerçekten o zaman yumuşadı benim yüreğim.

İnsanız, unutuyoruz. Bu sebeple bize, ara ara unuttuklarımızı hatırlatan, bizi dürten bir araç, bir ‘şey’ olmalı şu dünyada.
Şimdi bunları neden mi yazıyorum; Yine bir şeyleri monotonluk maratonuna bağlayıp tıkandığım bir zamanda, işleri yoluna koymak için hatırlama sancısı içinde kıvranan bendenize çok iyi bir hatırlatma aracı oldu bu kitap. Şöyle ki;

Kitap lise öğrencisi olduğunu anladığımız Kadir’in öyküsünü anlatıyor bize. Geniş çerçeveyle bakarsak tam yetişme sancısı çeken bir gencin öyküsü bu, ailesi başta olmak üzere hayatında ona dokunan herkesten adam olmaz senden, damgası yiyen. Sahi adam nasıl olunur? Büyüklerin hazırladığı kalıpların içine girerek mi? Ebeveynlerin gerçekleştiremedikleri projelerin yapıtaşı malzemesine bürünerek mi? Şimdi burada istediğim o döneminizi hatırlayın; anne-babanıza tavrınızı, öğretmenlerinize tavrınızı, birlikteyken dünyayı bile kurtaracak kadar güçlü bir bağla bağlandığınız, ailenizden öne koyduğunuz arkadaşlıklarınızı, duygusal karalamalarınızı, aşk sancılarınızı, dersleri boş verişinizi, okul kılık kıyafetinizi, saç modelinizi, kısaca farklı olma çabanızı. Burdan sonra hikayeye devam edebilirim.

Kadir ne kadar “senden adam olmaz!, Yine mi sen?, Bıktık senden!” damgası yese de o içine baktığımızda; biraz yanlış anlaşılmaların, dinlenilmemelerin, en önemlisi sevgisizliğin onu hırçınlığa ittiği bir karakter. İnsan davranışlarında sebepsiz sonuç olmadığına inananlardanım. Bir genci başkaldıran, kural dinlemez yahut söz dinlemez yapan, çevresi özellikle de onu yetiştirenler ve yetiştirmeye yükümlü olan öğretmenleri tarafından kötü sözler işitmesine neden olan şey nedir? Yargılamadan önce dinleyemeye ne kadar açığız? Karşımızdakini gerçekten anlamaya ne kadar istekliyiz? Kitapta şöyle bir alıntı geçiyor;

“…Seni öğretmenlerine sevdirmek istiyorum. Sakın onların canını sıkacak bir şey yapma. İnsanlar çok çabuk nefret ederler, çünkü nefret bir kıvılcımdır ve alev almak için bekler. Öfke nefreti alevlendirir. Onları kazanmak istiyorsan öfkelendirme.”

Emine Batar bir öğretmen, sanıyorum ki bir ebeveyn aynı zamanda. Sınıf ortamı öğretmenler odasının havasını solumuş biri. Bizi bize yazıyor. Farkında mıyız? Paramparça etti bu cümle beni. Boşa düştüğümüz anda nefret kusmaya, bir çocuktan vazgeçmeye o kadar meyilliyiz ki! Ne çabuk sildik hafızamızdan mezun olurken ettiğimiz o idealizm kokan "Her çocuğa dokunacağım!" cümlelerimizi... Unutuyoruz dostlar! Kitabı okuduğumdan beri, ne yapıyoruz biz diye bas bas bağırıyorum kendi içime, sesim göğsümün duvarlarına çarpıp bana geri dönüyor. Gençlerin (çocukların) bizden beklentileriyle bizim onlardan beklentilerimiz arasındaki köprüde salınıp duruyoruz. Beklentilerimizi karşılayan bireyler yetiştirelim derken köreltiyoruz aslında onları farkında olmadan. İlk yetişkinlik dönemimize dönelim; annemiz-babamız-öğretmenlerimiz bizde neleri yüceltti, neleri köreltti? Yücelttikleri ve körelttikleri şeyler hakikaten bizi topluma yararlı bireyler yaptı mı?

Bunlar kitabı bitirdiğimden beni kafamda dönen sorular ve sorgulamalar. Gelelim bir öykü olarak Islıkla Çağrılan’a;

Emine Batar ismini ancak bu yıl duyduğum ve asıl mesleği öğretmenlik olması sebebiyle de kalemini çok merak ettiğim bir yazardı. Islıkla Çağrılan, Batar'ın üçüncü öykü kitabı. İlk uzun öyküsü. Yazarın 1k da hiç okumadığını görmem açıkçası bende kitabı düşük beklentiyle okumama sebep olmuştu ama yazar daha ilk sayfalarda bu düşüncemi yıkmayı başardı. Büyük merakla aştım tüm sayfaları. Islıkla Çağrılan, gerek tekniği gerek anlatımıyla beni en çok etkileyen öykülerden biri oldu diyebilirim. Yazarın dili çok derli toplu, tertemiz. Normalde öykülerde öyle süslü püslü cümleler kurulmaz sadece hikayeye odaklanırsınız, bu da kimi okuru yazarın dilini basit bulma düşüncesine iter. Emine Batar bence dil ve öykünün kurgusunu çok güzel oturtmuş. Özellikle ara ara Kadir’in kendi ağzından çocukluğunu anlattığı geçmişe dönük bölümler çok başarılı yerleştirilmiş hikayenin içine. Şiir gibi bir öykü kitabı anlayacağınız. Yine öyküye yerleştirilen ayna metaforu beni en çok etkileyen detaylardan biriydi.

Bu haftamın en büyük “iyi ki”si bu kitaptı. İyi ki Emine Batar Kadir’in öyküsünü yazmış. İyi ki bu kitap kütüphaneye düşmüş. İyi ki gözlerim onu seçmiş. İyi ki alıp okumuşum. En kısa zamanda diğer öykü kitaplarını da okuyacağım.

Başta tüm öyküseverlerin ardından mutlaka tüm anne-babaların ve öğretmenlerin okumasını tavsiye ediyorum. Umarım daha çok okunur. Çünkü Emine Batar’ın dili ve öyküsü daha çok okunmayı hak ediyor.

Tuğba Bal, Bağdat'ın Solmuş Çiçekleri'ni inceledi.
19 May 16:14 · Kitabı okudu · 7/10 puan

Bağdat'ın solmaya yüz tutmuş çiçekleri, tekrar açmak için can atıyorlar. İki aileyi ve etrafında gelişen olayları konu alan bu kitap, savaşın izlerinin hayatlarını nasıl etkilediğini anlatıyor.

Bir baba çocukları için ne ister ? İstediği helal bir rızık, huzurlu bir yuva ve gülümseyen evlatlar değil midir ?
Öyleyken bunları gerçekleştirmek bazı şartlar altında imkansız hale gelebiliyor. Hele ki savaşın içinde yaşamaya çabalarken. Yıllardır ekmeğini gerekirse taştan çıkaran insanlar; bir savaşın getirdiği acıyla, dükkanları yerle bir edilirken, yürekleri kor ateşlere düşürülürken, aileleri bir bir hayatını yitirirken, nasıl olur da eskisi gibi hayatına devam edebilir ? Bir iz bir sızı kalmaz mı içlerinde ? Elbette kalır ve o kalıntılarla hayatlarına yine de devam etmek için çabalarlar.

İki aile babası biri gömlekçi dükkanında gömlek satıyor. Her geçen gün patlayan bombalara ölen insanlara rağmen umutlu, yeni günün yeni güzellikler getireceğine inanıyor. Başka ne yapabilir ki hayata karşı, umut olmadan nasıl tutunulabilir ?

Diğeri ise zamanında orduda görev almış, şimdi ise öğretmenlik yapıyor. Ama onun hayatı büyük bir sınavdan geçiyor. Önümüze sunular seçenekler bazen o an mutlu olmamızı sağlasada sonu çıkmazlara saptırabiliyor bizi. Ve bu çıkmazlara saparken yanımızda onlarca insanı sürükleyebiliyoruz. Aadil de aklının kurbanı ediliyor. Ailesi için göze alıyor her şeyi.
Bazı hayatlar aynı yolda kesişirken, bazı hayatlar buluşamadan ayrılıyor. Bazıları yaşarken, bazıları yok oluyor.

İşte bu kitapta savaşın getirdiği izlerle yaşamaya çalışan, hayata tutunan hayatlar var.

Ahmet Aydın, Öğretmen Olmak'ı inceledi.
 18 May 13:33 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Röportaj şeklinde yazılmış öğretmenlere, öğretmen adaylarına öğretmenlik YAPMAK ile öğretmen OLMAK arasındaki farkı açık açık ortaya koyan güzel bir kitap.