• https://youtu.be/JRtJb2dmSIM

    Gel ey gurbet diyârında esir olup kalan insan,
    Gel ey Dünya harâbında yatıp gâfil olan insan.

    Gözün aç perdeyi kaldır duracak yer mi gör Dünya,
    Kati mecnun durur buna gönül verip duran insan.

    Kafeste tutiye sükker verirler hiç karar etmez,
    Aceb niçün karar eder bu zindâna giren insan.

    Ne müşkül hâl olur gaflette yatup hiç uyanmayıp,
    Ölüm vaktinde Azrâil gelince uyanan insan.

    Kararmış kalbin ey gâfil nasihat neylesin sana,
    Hacerden katıdır kalbi öğüt kâr etmeyen insan.

    Bu derdin çâresin bul sen elinde var iken fırsat,
    Ne ıssı sonra âh u zâr edüp hayfâ diyen insan.

    Niyâzî bu öğüdü sen ver evvel kendi nefsine,
    Değil gayriye andan kim tuta her işiten insân.

    Gel ey gurbet diyârında esir olup kalan insan,
    Gel ey Dünya harâbında yatıp gâfil olan insan

    Niyazi Mısri
  • 112 syf.
    ·5/10
    Kitap 6 adet kısa hikayeden oluşuyor. Bu hikayelerin hepsi iyi insan ol çocuğum, kötüye karşılık verme, biri sana vurduğunda öbür yanağını çevir tarzında. Vermek istenilen mesaj olumlu olsa bile hikayeler çok sığ kaldı. Sürekli öğüt veren bu kitap bence yetersiz kaldı. Kitap hakkında çok büyük bir güruh olumlu yorumlar yapsa da kitap bana geçmedi ve sevmedim. Umarım Tolstoy amcanın diğer eserleri salt öğüt vermek yerine okuyucuya edebi haz kazandırır.
  • 56 syf.
    İlk kitabı okumadan ikinci kitabı okudum. Üniversite de arkadaşımın elinde gördüğüm 52 sayfalık bu kitabı bir ders saati içinde bitirdiğimde etkisinin de kısa olacağını düşünmüştüm ama olmadı. Her sayfası alıntılanabilir bir kitap. Aşk, doğa, yolculuk, ölüm ve özlem, hasret hepsini toplayınca da bilgeliğe değiniyor.
    Ders, öğüt verme niteliğinde bir kitap olmuş.
    Yazar aralara şiirde sıkıştırmış. Sonunda şiir ile bitiyor. Zaten bu şiirler aslında kitabın özetlemiş hali diyebilirim. El Mustafa'yı da yazdık bir köşeye. :)
  • 55 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Ermiş- Halil Cibran

    Kendi yürüdüğünüz yolu aydınlatacak bir fener niteliğinde bir kitap… Bir öğüt kitabı olduğu söylenebilir ama bu sizi korkutmasın. Çünkü kitabı okurken soruları soran da cevaplayan da sizsiniz. Kısaca sizi kendi yolunda öğütleriyle sürüklemiyor yazar ,aksine sizin kendi yolunuzu oluşturmaya teşvik ediyor.
    Kitapta bir ermiş karşılıyor bizi , hayata karşı sorular sormuş ve kendi cevaplarına ulaşmış bir insan . Sorulara sahip olan halk ise büyük bir coşkuyla karşılıyor onu ve sorularını soruyorlar. Ermiş elinden geldiğince cevaplıyor soruları, kendi yanıtlarını veriyor halka fakat oda farkında cevaplar onlara asla uymayacak çünkü insan üstüne giyemiyor başkasının paltosunu, palto üzerlerine ya büyük ya da küçük geliyor . Asla ermişin üzerinde durduğu gibi olmuyor onlara. Kitapta en çok hoşuma giden kısım galiba burası. Her insan sorularına kendi cevabını bulmalı ,başkalarının yanıtları seni anca idare ediyor ama kendi yolunu başkalarının cevaplarıyla bulamazsın . Kendi paltonu giymek zorundasın.

    Halkla beraber soruyorsunuz ermişe aşk-iş nedir, yasa -özgürlük nedir , sevinç ve keder nedir? Ve hayata dair daha nice soruyu soruyorsun ve ermiş sana kendi cevaplarını sunuyor ama onu anlamanı asla beklemiyor. Her doğumun sancılı olduğu gibi kendi fikrinizin doğumu da sancılı oluyor elbet. Okurken sayfaları yazarla münazara ediyorsunuz sürekli. Yer yer tartışıyorsunuz onunla bazen haklı bazen uçuk geliyor size ama sürekli sorguluyorsunuz , sürekli bir düşünce hali ve bir de bakmışsınız hayata dair kendi fikriniz oluşmuş.

    Hayata dair bir kitap… İnsan nasıl yaşamalı? sorusunu soruyor ve bölüm bölüm kendi cevabını veriyor yazar. Bu kitabı benim gözümde iyi yapan özelliği ise cevapların hayatın içinden gelmesi ve hayatla gösterdikleri uyumdan kaynaklanıyor. Bu kitapta yazılan her cümle bir soru ve cevap niteliğinde. Sorular ve cevaplar ise dallanıp budaklanıyor. Eğer iyi sorularınız varsa aklınızda ,ermiş size yardımcı olabilir . Yolunuzu aydınlatabilir. Fakat size birer palto veremez ,paltonuzu siz bulmalısınız. Dilerim bu arayışta hepimiz kendi yolumuzda paltolarımıza sahip oluruz.

    HUNOK-Gökçen Egem Değirmenci
  • 55 syf.
    ·9/10
    Ermiş – Halil Cibran
    Hayata dair bir kitap… İnsan nasıl yaşamalı? sorusunu soruyor ve bölüm bölüm kendi cevabını veriyor yazar. Bu kitabı benim gözümde iyi yapan özelliği ise cevapların hayatın içinden gelmesi ve hayatla gösterdikleri uyumdan kaynaklanıyor.
    Kitapta bir ermiş karşılıyor bizi , hayata karşı sorular sormuş ve kendi cevaplarına ulaşmış bir insan . sorulara sahip olan halk ise büyük bir coşkuyla karşılıyor onu ve sorularını soruyorlar. Ermiş elinden geldiğince cevaplıyor soruları, kendi yanıtlarını veriyor halka fakat oda farkında cevaplar onlara asla uymayacak çünkü insan üstüne giyemiyor başkasının paltosunu, palto üzerlerine ya büyük ya da küçük geliyor . Asla ermişin üzerinde durduğu gibi olmuyor onlara. Kitapta en çok hoşuma giden kısım galiba burası. Her insan sorularına kendi cevabını bulmalı ,başkalarının yanıtları seni anca idare ediyor ama kendi yolunu başkalarının cevaplarıyla bulamazsın . Kendi paltonu giymek zorundasın.

    İnsanlığa verilmiş bir öğüt kitabi ermiş. Eğer cevapları iyi sentezlersen kendi yolunda yürümene yardımcı iyi bir fener elde edebileceğin bir kitap. Yazarın değindiği ve benim hoşuma giden bir kaç başlığını sizinle paylaşmak isterim .
    -Kitaptan alıntı sözler vardır-
    Vermeye dair diyor yazar: “Gerçekten vermek kendinden vermektir.” Güzel bir soru ve cevap niteliğinde bir söz. Öyle bir cümle ki hem sorular oluşturuyor hem de beraberinde cevapları sunuyor bize. Ne kadar hoşuma gitti ve hak verdim bu sözlere. Evet, her şeyi verebilir insan ama kendinden vermiyorsa, gerçekten vermiş midir? Vermek senin kendinden, düşüncenden, niyetinden, arzundan ayrı değerlendirilebilir mi hiç? Vermekten korkanlar için yazar diyor ki: “Yoksulluk korkusu yoksulluğun bizzat kendisi değil midir?” . Evet, öyledir sanırım. Vermekten korkan bir insanın yüreği en büyük yoksulluğa, çoraklığa, sahiptir içinde.

    Çalışmaya dair de konuşuyor yazar. O kadar hak veriyorum ki burada yazara. Hele günümüzde işini sevmeden yapan insanları gördükçe , yazarla aynı derdi paylaşıyorum. Yazarda işin bir lanet ve çalışmanın talihsizlik olduğunu düşünenlere karşı çıkıyor. Çalışmayacaksak neden varız dünyada? Eğer üretmeyeceksek neden düşünüyoruz? Hayatı sevmeyi yaptığın işi sevmeyi vurguluyor yazar. Yaptığın iş senin kimliğin değil midir? Sana uyan kimliği seç o zaman diyor. İnsanın varoluşunda üretmek var , kendi varoluşundan uzaklaşma, sana uyan kimliği bul ve kendi potansiyeli gerçekleştir diyor. Çünkü yazar da biliyor ki kendi potansiyelini gerçekleşmeden göçüp gidenlerin pişmanlığıdır işi lanetli kılan. Çalışmak bir dürtüdür, insanın içinde vardır ve eğer sen bu dürtüye karşı çıkarsan hayat karanlıktır. Bu dürtüyü harekete geçiren şey ise bilgidir. “İş olmadıkça tüm bilgiler boşunadır ve aşk olmadıkça tüm bilgiler boştur…” –“ Aşk ile çalışınca kendi nefsinize, birbirinize ve Tanrı’ya bağlanırsınız.” Yaptığımız her işte kendimizden bir parçamız vardır. Her iş bizi tamamlar ve biz de işi tamamlarız.

    Sevinç ve kedere dair; “Keder varlığımızda ne kadar derin bir oyuk açarsa, taşıyabileceğimiz sevinç o kadar fazla olur.” Sevince yer açan kederdir. Burada biraz karşı çıkmak istiyorum yazara. Ne kadar acı çekersek o kadar halimize şükrederiz ,demek gibi geliyor bana. Evet, doğru olabilir bu ama bakmayı sevmediğim bir pencere. Küçük sevinçlerimiz olması için büyük kederlere gerek yok, olmamalı ama bu yazarı haksız yapmıyor tabiki . Aksine haklı sevinç ve keder dengededir bence ve biri olmadan diğeri de olamaz. Keder sevinci besler ve sevinç de kederi .Ve yazar gene galip geliyor. Sorgulatıyor cevabını ve bir noktada hak vermeye başlıyorum ona. Ve devam ediyor yazar: “Sizi şimdi sevindiren, bir zamanlar üzenden başkası değildir.”- “Bir zamanlar neşe kaynağınız olan için ağlamaktasınız.” Diyor. Buruk bir şekilde kabulleniyorum bunları. Bu zamana kadar sevdiklerim üzdü beni çünkü sevdiklerimdi değer verdiklerim ve değer verdiklerin kırabilir seni.

    Suç ve cezaya dair: “Aranızdan biri düştüğünde, arkasındaki için düşmüştür, taşa takılıp tökezlenmeye karşı bir uyarı…” insanın hata yapabileceğini ve onu bağışlamayı kolaylaştıran bir cümle bence. Çünkü onun taşa takılıp tökezlediği için suçlayamıyor insan , herkes tökezleyebilirdi diyor ve onun tökezlemesinden ders çıkarıp emin adım yürüyebileceğini söylüyor sana. Aynı zamanda “suçlu mağdurun kurbanıdır.” Diyor. Elbette amaç burada suçluyu yüceltmek değil ama kurbanında düşünüldüğü kadar masum olmadığını söylemek istiyor. Bir problemle karşılaşıldığında tek tarafa sorunu atfetmenin mantıklı olmadığını ve madalyonun diğer yüzüne de bakmak gerektiğini söylüyor. Bence olayları doğru şekilde kavrayıp yorumlayabilmek için gerekli olan bir bakış açısı.
    Yasalara dair : “ Yasa koymaktan haz alıyorsunuz. Ama onları çiğnemekten aldığınız haz daha fazla.” Neden konuşma denildiğinde daha fazla konuşmak isteriz ya da yapılmaması gereken şeyi yapmak bu kadar caziptir? İnsan neden bile bile kendini yakar ya da kurallar neden var? Bir cümle ve sorular gene geliyor ,cevap kısmı ise ne yazık ki buna kesin cevapların hala yok. Ama yazarın yasalarla ilgili bir fikri var, diyor ki: “Boyunduruğunuzu kırarsanız kimsenin hücresinin kapısına ilişmeden, hangi insan yasası sizi bağlayabilir?”-“ Giysinizi yırtıp atar ama kimsenin yolu üzerine bırakmazsanız kim yargılayabilir sizi?” Yasaları eğer biz koyuyorsak ve aynı yasaları gene biz çiğneyebiliyorsak insan kendi yolunda da kimseye zarar vermeden yürüyebilir o zaman. Kendi boyunduruğunuzun anahtarı sizde değil mi aslında?

    Akıl ve tutkuya dair: “Tek başına hükmeden akıl, kısıtlayıcı bir güçtür; başıboş bırakılmış tutku ise, kendini yok edene kadar yanan alevdir.” Hayatta başarıya ve mutluluğa götüren ise bu ikisi arasında dengedir. İnsan hayatındaki dengeyi yakalayabildiği müddetçe keyif alır hayattan. Ne akla çok söz verilmeli ne de tutkuya , eğer ikisi de anlaşabilirse o zaman güçlüdür insan.

    Öğretmeye dair: “Gerçekten bilgeyse, sizi kendi bilgelik evine girmeye çağırmaz, kendi aklının eşiğine götürür.” İlk paragraflara geri dönüyoruz burada. Eğer sizi kendi yoluna takıp sürüklüyorsa o bilge değildir ve sizi de bilgeliğe ulaştırmaz ama size eşlik edip kendi yolunuzu bulmaya yardımcı bir fenerse işte o insan bilgedir ve sizi kendi yolunuza-arayışınıza- sürükler.

    Bütün mesele de bu galiba bu kitapta yazılan her cümle bir soru ve cevap niteliğinde. Sorular ve cevaplar ise dallanıp budaklanıyor. Eğer iyi sorularınız varsa aklınızda ermiş size yardımcı olabilir , yolunuzu aydınlatabilir. Fakat size birer palto veremez ,paltonuzu siz bulmalısınız. Dilerim bu arayışta hepimiz kendi yolumuzda paltolarımıza sahip oluruz.

    HUNOK-Gökçen Egem Değirmenci
  • Terbiyenin ilk 3 adımı; doğru bakış açısı, donanımlı bir örneklik ve sonrasında öğüt vermek olarak sınırlanmalıdır.
  • Daha genç ve kırılgan olduğum yaşlarımda babamın verdiği bir öğüt o günden beri aklımdan hiç çıkmaz. "Birisini eleştirmeye kalkıştığında" dedi bana, "şu dünyada her insanın senin sahip bulunduğun ayrıcalıklara sahip olmadığını hiç aklından çıkarma."