Fatime, Okul Evde Başlar'ı inceledi.
13 Şub 11:59 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

Çocuk eğitimini sadece annenin yüklenmemesi gerekir. Baba ve anne karşılıklı aynı tutum içinde davranmalılar. Ne yazık ki anneler genelde kuralcı babalar ise tutarsız davranır. Çocuk bu yüzden hep bocalar.
Çocuklara iyi bir örnek olmak istiyorsak öğütten çok yaptığımız davranışlarla model olmalıyız. Kitap okumasını istiyorsan çocuğa "kitap oku" değil "hadi beraber kitap okuyalım" diyebilirsiniz ya da önce sen oku zaten çocuk zamanla gördüğünü alacaktır.
Kitapta bir çocuğun doğduğundan itibaren nasıl eğitilmesi gerektiği muhteşem bir dille anlatılmış. Okuyanlara mutlaka yararı olacaktır

Sukûtuhayâl, Aşk'ı inceledi.
 21 Oca 17:52 · Kitabı okudu · 2/10 puan

Eğer bu kitabı okuduysanız ve incelemesini de okumak isterseniz bu kitap üzerine yapılmış en derin inceleme ve haklı sebeblere baglanmış titizlikle objektif bakış acısıyla olusturulmustur. Bu tür medya kitaplarının modernizm adı altında nasıl boş ve kokuşmuş bilinçaltı pislikleriyle dolu oldugunu argümantasyonlara dayalı sekilde görmek isterseniz Dücane Cündioğlu'nun eleştirisini okuyabilirsiniz. Medyaya hizmet eden popüler kültür kitapçılarından, tenkitcilerinden ve boş okuyucu kitlesinden Çok daha objektif bir bakıs acısıyla olusturuldugu için çok daha etkili olacaktır diye düşünüyorum. İyi okurlar
I. MEVLANA ve ŞEMS ve AŞK
29 Ağustos 2009



Ramazan, bir yıl içerisinde sadece kendime sakladığım ay!
Nâdandan uzaklarda, içinde saklanabildiğim tek ay!
Çengelköy’deyim. Evde. Yalınız.
Bildiğim en iyi işi yapıyorum. Okuyorum.
“Ne zaman karanlık artar ve sevgili sana çirkin görünmeye başlarsa, ona daha çok yaklaş!” diyen ustanın, Tebrizli Şems’in öğüdüne uyuyorum. Geceleri, yatağıma uzanıp iki dizimi de karnıma çekiyor ve sevgiliyi ancak üşürken zikredebiliyorum.
Sırf ısınabileyim diye... iniltilerime karşılık vermekte yetimlerin efendisi gecikmesin diye...
* * *
Ne tuhaf değil mi, Hz. Ali, “Perde açılsaydı yakîn yine artmayacaktı” diye uyarmış hakikat talibini. Yani günün aydınlanmış olması, hakikati görmenin güvencesi değil.
Ürküyorum bu yüzden. Beyaz ölümün hemen yanıbaşına, bu sefer, âdetim hilâfına, siyah ölümü de iliştirmek istiyorum. (Yani kendimi aç bırakmakla yetinemem artık, halka tahammül de etmek zorundayım.)
Siyah ölüm uğruna, bu ilk hafta, ne yapıp edip okumalarım arasına dört de roman sıkıştırdım: Hz. Pir-i Mevlâna ile Şems-i Tebrizî hakkında yayımlanmış ikisi tercüme, ikisi telif olmak üzere dört roman...
1. Nefrin Tokyay, Tebriz’in Kış Güneşi (Aralık 2005)
2. Ahmet Ümit, Bab-ı Esrar (Kasım 2008)
3. Saide Kuds, Kimya Hatun (Şubat 2009, Farsça’dan)
4. Elif Şafak, Aşk (Mart 2009, İngilizce’den)
Üşüdükçe, Şems-i Tebrizî’nin —Hırka-i Şems olarak da bilenen— Makalâtıyla bir kez daha ısınmayı beceremeseydim, acaba bu dört kitaplık gürültünün üstesinden gelebilir miydim, bilemiyorum.
Neyse ki hepsini okudum. Hem de altını üstünü çize çize.
* * *
Bir vesileyle, rahmetli babamın hususî nüshasını bulup çıkardım kütüphanemden, ve artık iyice sararmış ve yıpranmış yapraklarını karıştırırken, kendisinin sayfa kenarlarına düştüğü bazı notlara tesadüf ettim. Hepsi de Mart 1982 tarihli...
Bir sayfada bir paragrafı daire içine almış ve yanına şöyle bir not çıkmış:
— DÜCANE’nin kulağı çınlasın!
Hemen karşı sayfada Şems’in bir ayetle ilgili teviline şu notu düşmüş:
— DÜCANE okusun! Ayeti de inkâr edemez ya! Kendine yakın olandan kaçmasın yeter!
Bir yerde Şems, “Bal içindeyiz, kanadımızı çırptıkça daha çok yapışıyoruz” demiş, babam da yanına şu notu düşmüş:
— O senin yüzüne bakıyor hâlde iken, (ey oğul), sen hâlâ arkasından gıybetinde bulunuyorsun. [Yani, gönül aynanda O’nunla yüzyüze konuşacağına, başkalarının aktardığı bilgilere güvenip habire o dedi, bu dedi diye dedikodu yapıyorsun!]
Ve daha bu minval üzre yazılmış muhtelif notlar...
Şaşırıp kalmıştım. Niçin sanki çok uzaklardaymışım gibi, babam bana böyle uyarılar gönderme gereği duymuştu acaba?
O tarihlerde ben neredeydim?
Derken, hatırladım; o tarihte, babamla aramda geçen şeriat-hakikat, zahir-batın münakaşaları yüzünden koca (!) kütüphanemi de sırtıma alarak evi terketmiştim. Beş parasızdım. Fakat izzet-i nefsimi de ezdiremezdim ya! Ne de olsa bir dâvâ adamıydım. Zahire sımsıkı sarılan genç bir adam!. Babasına rağmen, kendini kendine ispatlamaya ihtiyaç duyan küçük bir adam! İnsanlar sırf kendisini incitti diye, hakikati insanda arayıp bulmak yerine, onu sadece kitaplarda bulacağına ahdetmiş zavallı bir adam!
19-20 yaşlarında kendimce tutunacak muhkem bir kulp ararken, rahmetli babam her tutamağın bir tasallut sebebi olduğunda ısrar ediyordu. Ben hakikati ötelerde, yücelerde arıyordum, o ise, her defasında “Bir kez de insana baksan â evladım!” deyip işimi zorlaştırıyordu. “Gönlüne baksana!... Kendine!”
Gönül de neymiş!? Ben uçmak istiyordum, bu nedenle de kanatlarıma dayanıyordum. O ise kanatlarıma (ilmime) değil, ayaklarıma (irfanıma) dayanmam gerektiğini söylüyordu. Üstelik uçmak için değil, icab ederse birgün, inmek için!
Hâlâ kanatlarım çok güçlü, ve fakat ayaklarım zayıftır! 30 yıldır kanatlarıma dokunamayan mü’min dostlarım, nedense hep ayaklarıma tekme atmaktan zevk aldılar; yere inersem yürüyemiyeyim diye... ilk fırsatta sol kulağımdaki küpeyi çıkarıp atayım diye...
Hakikat şu ki hâlâ yere iyi basamam. Kolay incinirim. Kolay incitirim. Yedi kat gökte savaşmaya yarayan kılıcım da, kalkanım da ilim cevherinden olduğu için aslâ uzun süre ayakta kalamam, hemen düşerim.
Baba sözü dinlemedim çünkü!
* * *
Her neyse, işte ben böyle, bir kez daha Şems’in Hırkasıyla ısınırken, bari şu romanları da topluca okuyup aradan çıkarayım dedim.
Acaba kimler ne kadar içebilmişti o pınardan?
Ne de olsa romandı... şiirdi... sanattı... mecazdı.... bunlar, sözümona kanatları güçlü olanların semâsıydı... Hz. Pir’in nefesi, acaba onları ne kadar yücelere çıkarmıştı, Şems’in ışığı kendilerine hangi hakikati hangi açıklıkta göstermişti?
Sonuç gayet acı vericiydi. Çünkü ortada hakikat değil, hatta hakikatin edebiyatı bile değil, hakikatin edebiyatının edebiyatı vardı. Bildik mağara gevezelikleri... gölgelerle âşinalık... kokusuz edebiyat... tatsız tuzsuz ifadeler... aşksız tutkusuz kelimeler... şiiriyetten yoksun cümleler... yığınla klişe... hep bildik teraneler... pembeleşmiş aşk lafazanlıkları...
Neymiş, ilâhî aşkmış!
İlâhî aşk, beşerî aşk, hepsi de nâdân edebiyatı! Hepsi de birer dil oyunu!
Evet, hepsi de yaşanmamış bir âleme öykünmenin ürünü!
Hakikatten yoksun! Ve samimiyetten! Ferd planında çekilen ızdırabın kokusu duyulmuyor; ne şahsî bir hesaplaşmanın, ne de gerçek bir acının.
Mecnundan habersiz bin Leyla! Leylâ diye diye başından yetmiş nikâh geçmiş bin Mecnun!
Hakikatin kokusundan eser olmadıkta, o aşkın adı ilâhî olsa n’olur, beşerî olsa n’olur?
Şems ile Mevlâna aşk şarabından içip sarhoş olmuşlar ama işe bakınız ki sekiz asır sonra kimileri —hem de ayık oldukları hâlde— agorada nârâ atıyorlar!
Hakikat talibinin, bir putperestin sadakatine, bir ateşgedenin içtenliğine, bir fahişenin inkisarına, bir sâkinin hürmetine, bir karıncanın inadına ihtiyacı var; tasavvuf edebiyatı üzerinden aşk klişelerini piyasaya arzeden kısık gözlere değil!
Şarap üzümden yapılır, tersi olmaz!
* * *
Bu romanları okurken, bir İspanyol ressamın, Pablo Picasso’nun beklentisi, benim de biricik beklentimi teşkil etmişti:
— Hepimiz biliyoruz ki sanat, hakikat alanına ait bir şey değildir. Hakikati —en azından, anlamamız için bize dayatılan hakikati— farketmemizi sağlayan bir yalandır sanat! Sanatçı, yalanlarının doğruluğuna başkalarını ikna edecek yolu bulmalıdır.
Böylesi bir beklentiyi karşılayabilecek bir sanatsal titizlik tarafından iknâ edildiğimi söyleyebilir miyim?
Ne yazık ki hayır!
Sanat üzerinden hakikate el uzatan dört yazar da “yalanlarının doğruluğuna başkalarını iknâ etmek” gibi sahici bir endişeye sahiplenmeyi düşünmemişler.
Sihirli bir sözcük var ellerinde. Sorulursa söylüyorlar: Kurgu.
En nihayet bizimki bir kurgu! Abartıp da kurgumuzu her safhasında gerçekle karşılaştırmayın!
Kim ne diyebilir? Öyle ya, yazarın özgür ve yaratıcı muhayyilesine kim karışabilir?
Hz. Pir-i Mevlâna, oğulları Sultan Veled ile Alâeddin, ikinci eşi Kerra Hatun, ve divânesi Şems-i Tebrizî ve kılıktan kılığa sokulan zavallı eşi Kimya Hatun...
Romancılarımızın hepsinin de ucundan kenarından, kendilerince ve fakat farklı nisbetlerde kuklalaştırdıkları ortak kahramanlar işte bu birkaç tarihî isim. Ne rol verilmişse kendilerine, onu oynamak zorunda kalmışlar. Yazarların özgür muhayyileleri, iplerini ne tarafa çekmeyi dilemişse, kuklalar da çaresiz o yöne meyletmişler.
Sorumluluk sahibi her vicdanın itiraf edeceği üzere, sadece hakikati değil, sanatı da incitmişler.
* * *
Yazarlar, öte dünyada —meşrebimce, bizzat “bu dünyada”— Hz. Pir’le veya Şems’le karşılaşabileceklerini hiç akıllarından geçirmişler midir acaba?
Muhakkak bir şekilde yüzyüze geleceklerini...
Ve o zatların hikâyeleri hakkında yazdıkları (ve/veya vurdukları) her satırın, bir insan olarak kendi kişisel öykülerini de belirleyeceğini...
Hiçbir muhayyile hakikatin sınırlarını aşamaz.
Hangi romancının muhayyilesi Hz. Pir-i Mevlâna ile Şems-i Tebrizî’nin hakikatini, olduğundan daha yukarıya çıkarabilir?
Hangi kalem, onların öykülerini, olduğundan daha ilginç, daha zengin, daha hüzünlü ve daha gerçek hâle getirebilir?
Yazarları hakikate ihanetle suçluyor değilim. Hâşâ! Bilâkis mecaz ve misalin, metafor ve allegorinin özüne sadakatsizlik ettikleri için kendilerini eleştiriyorum.
Meyhaneye girip ayık çıktıkları için... Gazoz içip serhoş taklidi yaptıkları için... VE dahi Hâmuşanda susmak yerine nârâ attıkları için...
* * *
Değilse, sarhoş olanınız bir adım öne çıksın! Günah çukuruna batmış olanınız! Aç kaldığı için kendi yaptığı putu bizzat yemek durumunda kalanınız! Bir kez olsun Tanrı’yla başı belâya girmiş olanınız! Küfr-ü hakikî’nin asaletiyle yeryüzündeki tüm tasdikleri redde cesareti olanınız! Terki terk edeniniz!
Şems’in şöyle dediğini duyar gibiyim:
— Siz neyi inkâr ettiniz, neyi terkettiniz? Hani küfrünüz nerede? Reddiniz? İtirazınız? İnkârınız? Öfkeniz? Safi imansınız maaşallah! Hiçbir itikadı (!) incitmeyecek denli sığ suları yeğleyen ikiyüzlü kalbinizin kılavuzluğunda yürüyorsunuz! Zarar edenlerin zararından kâr etmeyi başarıyorsunuz.
Bezirgân takımının ayakları ne de güçlü! Kanatsız iskeletler... dertsiz tasasız kafatasları... tam ortasındaysa aşksız, tutkusuz, kısık gözler... hakikate çok uzaklardan, isteksizce bakan gözler...
* * *
— “Utanmadan bir de diyorsun ki: Ben kâfirim!
Hayır efendim, sen müslümansın! Müslümanlık kâfirde de vardır.
Bu âlemde hakikî kâfiri nerede bulacaksın? Hadi bul da önünde secdelere kapanayım! Yeter ki hakikatiyle “Ben kâfirim!” desin de bûseler vereyim ona!” (Şems-i Tebrizî, Makalât)




II. AKLIN KALEMİNDEN KIRK KURALLI AŞK



30 Ağustos 2009




— Mevlâna... İslâm âleminin Shakespeare’i! (s. 38)

Başka bir zaman olsa, bu denli bayağı bir benzetmeyle karşılaştığım daha ilk anda muhtemelen elimdeki kitabı -bir daha açmamak üzere- kapatır ve bir kenara koyardım.
Bu sefer öyle yapmadım. Bir lâ havle çekip bu bayağılığın altını çizdim, sonra da Elif Şafak’ın Aşk’ını okumaya devam ettim.
Sırf siyah ölümün hatırına... bir vazife duygusuyla... ızdırab içinde... ve tabii ki pencereden dışarı bakmanın cezası olarak...
Süreç değil bir tek, sonuç da benim açımdan acı vericiydi.
Bu konularda eline kalemi alan kim olsa, sonucun yine de değişmeyeceğini bilmek, belki de ızdırabımın asıl sebebi. Çünkü kendi irfan hazinelerimizle ve ortak değerlerimizi kendilerine borçlu olduğumuz büyük ustalarla sahih irtibatlar kuracak o muhkem noktadan artık iyice uzaklaşmış durumdayız.
Sorun, öyle alelâde bellek yitimiyle izah edilecek gibi değil. Çünkü pekâlâ kadim bilgi kaynakları elimizde. İnsan malzemesinde de sıkıntı çekilmiyor. Gayret eksikliği veya iyi niyet yoksunluğu (‘hain’ edebiyatı) türünden yakınmaları da -hiç değilse bu bağlamda- ciddiye alamayız.
O hâlde nedir sorun?
Sorun, dünyayı/eşyayı idrak tarzımızın hem içerik, hem de biçim itibariyle kökten dönüşmesi. Dünyagörüşümüzün neredeyse bütünüyle değişmesi.
Sözgelimi mülkiyet ve cinsiyet.
Modern Türk toplumunun, mülkiyet ve cinsiyet alanında kazandığı yeni bilinç yapısıyla artık geçmişine ihatalı bir biçimde, en azından müsamahayla bakabilmesi mümkün müdür? Veya mevcut mülkiyet ve cinsiyet kodlarıyla, mirasçısı olduğu o kadim dünyanın asırlık değerlerini sağlıklı olarak anlayıp yorumlayabilmesi?
Meselelerini ciddiye alan her namuslu zekânın bu soruya vereceği cevap olumsuz olacaktır!

GÖNÜL FERMAN DİNLEMEZ

Aşk’ın kuralları olur mu?
Ne münasebet, Aşk’ın kuralı olmaz ki kuralları olsun!
Aşk koşulsuz olandır. İçinde ‘çıkar’ ilkesinin olmadığı tek insanî edimdir. Külliyen hazdır. Bütünüyle zevktir. Süreç içerisinde oluşmadığından her türlü koşuldan, her türlü kuraldan âzadedir. Anî’dir; yani anda varolur; bir anda...
Trafiğin kuralları olur, ama Aşk’ın kuralları olmaz!
Kural, aklın vaz’ettiği ilkelere verilen ad! Bu nedenle hesaba kitaba gelir işlerin kuralı olur. Gönülse akla benzemez, çünkü ferman dinlemez. Hesaba da, kitaba da gelmez. Nedensizdir. Koşulsuzdur. Kuralsızdır. Bu yüzden mehabbet (sevgi) başkadır dilimizde, aşk çok daha başka!
Batılıları mazur görmeli, ne yapsınlar zavallılar, dillerinde tek kelime var: Love veya Die Liebe ya da L’amour!
Love deyince, mehabbet deyince, sevgi deyince, bakınız işte o zaman işin rengi değişiyor. Çünkü sevginin koşulları ve kuralları olur. Hem de üç tane değil, beş tane değil, kırk tane bile olur!
Olmuş da nitekim, meselâ bakınız Elif Şafak hiç üşenmemiş, bizler için tam kırk aded kural uyduruvermiş. Aklınca...
Evet, aklınca. Çünkü düşüne taşına, aklıyla yazmış romanını, gönlüyle değil. Kalbiyle hiç değil!
Son romanının başlığı şöyle: The Forty Rules of Love: A Novel of Rumi.
“Başarının Kırk Kuralı: Jeremy Bentham Hakkında Bir İnceleme” der gibi bir adlandırma!
Çaresiz, hemen sormak zorundayız: Tamıtamına kırk kuralı olan bu Love’dan muradı nedir acaba yazarın: Sevgi mi, Aşk mı?
İngilizce olarak yazılan bu eser henüz yayımlanmamakla birlikte Türkçe çevirisi altı aydır elimizde. Üstelik adı da gayet sade, gayet ekonomik: Aşk. Evet, sadece Aşk.
İşte size Türkçe’nin cilvelerinden biri daha! Çünkü Türkçe’de Aşk denince, kural mural akla gelmez; Türkçe’de aşkın ne kuralı olur, ne de kuralları. Hepsi de bir anda uçup gider.
Yazar, Türkçe düşünmeye başladığında, bilinci kendisine bir oyun oynamış olmalı ki Love’ın yanına koymaktan çekinmediği o meş’um kırk kuralı Aşk’ın yanına koymaya eli varmamış. Hiç değilse kapakta...

BİLGİ YOK, YORUM ÇOK

Elif Şafak’ın gönlü, acep şu akla zarar tamlamanın tüm günahını, mâşukların sultanı Şems-i Tebrizî’ye yüklerken hiç mi sızlamamış?
— Gönlü Geniş ve Ruhu Gezgin Sufi Meşreplilerin Kırk Kuralı.
(Üç defa üst üste yanlışsız telâffuz edebilene ödül vermeli!)
Şems, güya diyesiymiş ki: “Bu kurallar benim için tabiat kuralları kadar evrensel, onlar kadar temeldir.” (s. 63)
Tabiat kuralları kadar evrenselmiş! Acaba yukarıda yeni çağ filozoflarından Francis Bacon’ın veya John Locke’un bir şakirdi mi konuşuyor, yoksa 13. yüzyılın, o mucizelerin ve kerametlerin hükümfermâ olduğu âşıklar dünyasının yaramaz çocuğu Şems-i Tebrizî mi?
Görünen o ki yazar kendi kelimelerini, kendi cümlelerini kimin ağzına koyduğunun hiç de farkında değil. Meselâ, Şems bir defasında çatıp kaşlarını söyleniyor: “Bu Allah’tan rol çalmak olur!” (s. 120)
Bir yerde de şu tuhaf ifade yakıştırılmış ağzına: “Bizim tek mezhebimiz var: Allah.” (s. 78)
Peki ya, zavallı pirimiz Bâyezid-i Bistamî’nin başına gelenler?! O da güya şöyle demiş: “Hırkamda Allah var!” (s. 200)
O da ne öyle, hâşâ, “Cebimde akreb var!” der gibi!
* * *
Hataların ortak özelliği özensizlik; bir kısmı da yetersizlik!
Hz. Mevlâna’nın mürşidi Seyyid Burhaneddin’e lâyık görülen şu ifadeye bir bakalım:
— “... ve Kur’an-ı Kerim’de yazan bir hükmü hatırlattım: Mümin müminin aynasıdır.” (s. 98)
Oysa Kur’an’da böyle bir ayet-i kerime yok! Aksine bu bir hadîs-i şerif. Öyle hadis literatürüne filân vâkıf olmaya da gerek yok, çünkü Şems-i Tebrizî Makalât’ında, Hz. Mevlâna ise Fîhimâfih’inde bu hadîsi şerh ediyorlar.
Tam da burada, “Tanzimat ilan ettik değişen bir şey olmadı; iki defa Meşrutiyet ilan ettik, o da pek işe yaramadı; en son Cumhuriyet ilan ettik yine aynı tas, aynı hamam! Acaba şimdi de biraz ciddiyet mi ilan etsek?” diyen Sakallı Celâl’in kulakları çınlasın!
* * *
Hakikaten Aşk’ın en büyük eksikliği ciddiyet!
Meselâ Mevlâna’nın mübarek oğlu Sultan Veled’in hissesine düşen hezeyanlardan biri de şu:
— “Kehf suresinde apaçık yazmaz mı? Hazreti Musa efsanevi bir komutan, kanuni sıfatına lâyık biri olmanın yanı sıra günün birinde peygamber olacak kadar da mümtaz bir adammış.” (s. 258)
Aşk yazarının devirdiği çamların haddi hesabı yok, heyecanından İslâm irfanının ustalarını günümüzün ekran papazlarına dönüştürmüş; doğruları yanlışlarına yetmiyor bile.
* * *
Çöl Gülü, Hristiyan okurların ihtiyaçları da dikkate alınarak yaratılan bir Maria Magdalena taklidi. Şems’in irşadıyla hidayete eren bir fahişe.
Kenan şehrindeki kadınların Hz. Yusuf hakkında “Allah için bu bir insan değil, ancak değerli bir melek!” şeklindeki şaşkınlıklarını hikâye ettikten sonra bu kadıncağız şöyle diyor:
— “Bir meleğe aşık oldu diye kim Züleyha’yı suçlayabilir ki?” (s. 381)
Kim olacak, kendisinden ayetler aktarılan Kur’an’ın sahibi!
Kur’anî mecaz, yazarın elinde hakikate dönüşmüş. Yazar surenin bütününü dikkate almamış ve Aziz’in karısının/Züleyha’nın (!) Hz. Yusuf’la birlikte olmak için zora başvurduğunu, emeline ulaşamayınca da onu zindana attırdığını aklına bile getirmemiş. İşin ‘aşk’ kısmı, gerçekte nedamet sahnesinden sonra başlar; ‘nefs-i emmare’ itirafından sonra.... yani kötülüğü emreden nefsin, Rabbinden af dilemesinden sonra...
Bütün dinler ‘yasak aşk’ (zina) meselesini ciddiye alırlar. Arzular bir duygu olarak kalmayıp fiile (ihtirasa) dönüştüğünde, tabiatıyla onu bir suç olarak görürler, bir düşüklük, bir kötülük olarak adlandırırlar. Karşılığında da iffeti, edebi ve ahlâkı yüceltirler.
Elif Hanım’a tavsiyem, Issız Adam’ın gözü yaşlı seyircilerinin etkileneceği türden hikmetler serdetmeden önce, meşgul olduğu sahanın kendisinden beklediği asgari özeni göstermeleri; ve meselâ, Kur’an’ın anlatımı bir yana, Yusuf ile Züleyha hikâyelerindeki nüanslara olsun hakettikleri dikkati vermeleri...
Yanlış anlaşılmasın, bir romancıdan ahlâkî vaazlar döktürmesini bekliyor değilim. Aksine tüm beklentim birazcık özen, birazcık titizlik. Üstelik dinsel filan da değil, sadece sanatsal!

ELMALILI HAMDİ YAZIR versus ŞEMS-İ TEBRİZÎ

— “Eskiden, yani Şems bu eve gelmeden evvel, Mevlâna ile haftada üç dört gün çalışır; ayetleri iniş sırasına göre incelerdik.” (s. 243)
Lütfen biraz muhayyilenizi zorlayın ve 13. asra gitmeye çalışın; sonra da Hz. Mevlâna ile genç bir kızı, oturup Kur’an ayetlerini, hem de iniş sırasına göre, incelerken tahayyül edin.
Tebessüm etmeksizin böyle bir sahneyi hayal etmek çok güçtür. Çünkü “Kur’an ayetlerini iniş sırasına göre incelemek” tamamen modern bir okuma biçimidir ve geçmişi otuz yılı bile geçmez. Gerçeği değil, hayali dahi...
Geçelim.
Genç kız Mevlâna’nın yerinde Şems-i Tebrizî’yi bulunca, çaresiz derdini ona açar:
— “Nisa suresi” dedim yavaşça. “İçime sinmeyen birkaç husus var orada. Bazı yerlerde erkeklerin kadınlara üstün olduğu yazılı. Hatta kocaların karılarını dövebileceğini söylüyor.”
Peki Şems, bu dertli kızcağıza nasıl tepkide bulunur, dersiniz?
Şöyle:
— “Öyle mi, bak sen!” (s. 244)
Kimya’nın şaşkınlığından istifadeyle ilgili ayetin iki versiyonunu ezberinden okuyan Şems sorar:
— “Ne dersin Kimya? Sence bu ikisi arasında bir fark var mı?”.
— “Evet var!” diye cevap verir Kimya: “Aynı ayetin iki farklı yorumunu okudun. Dokuları nasıl da farklı. Birincisi evli erkeklere karılarını dövme izni veriyor. İkincisi en kötü durumda ‘uzaklaş ya da uzaklaştır’ diyor. Aralarında epey fark var. Niye böyle?”
Bak sen! (Bu tepki tarzı bana Şems’ten sirayet etti!)
İki kaşı bitişmiş hâlde ve o melül melül bakan buğulu gözler eşliğinde Şems şu soruyu yöneltiyor:
— “Söylesene Kimya, hayatında hiç nehirde yüzdün mü?” (s. 245)
“Hoppala bu da nereden çıktı?” demiyoruz ve bu Yeşilçam repliğinin ardından, Şems’in bütün ciddiyetini takınarak, Kur’an’ı, çağıl çağıl akan bir nehre benzettiğine tanık oluyoruz; uzaktan bakana tek bir akıntı gibi, ama içinde yüzene dört ayrı ırmak olarak görünen bir nehre...
Böylece Elif Şafak’ın, tıpkı “Aşkın Kırk Kuralı” gibi, yaratıcı muhayyilesinden yardım alarak icad ettiği “Kur’an Yorumunda Dört Akıntı Teorisi”ni Şems’ten dinlemeye başlıyoruz. (Korkmayın, o türrehatı uzun uzun aktaracak değilim. Sizin yerinize o azabı ben yaşadım nasıl olsa.)
Bu hikâyenin bir de sürprizi var; hem de skandal düzeyinde!
* * *
Şems’in, Kimya’ya okuduğu iki ayet çevirisinden ilk versiyon, yani kadınlara haksızlık ettiği varsayılan metin, Elmalılı Hamdi Yazır’ın Meal’inden (bir sadeleştirmesinden) alınma. Buna mukabil ikinci metin ise, yani sevgili Kimya’mızın sıkıntılarına çare olan versiyon ise, Yaşar Nuri Öztürk’ün çevirisinden.
Roman’ın referanslar bölümünde bu iki çeviri de zikredilmiş, ancak İngilizce bir çeviriden bahis yok. Bu durumda Elif Hanım, metne kendi çevirisini koymuş olmalı. (Bekleyeceğiz, göreceğiz.)
Yazar açıkça yanlı davranıyor. Çünkü Kur’an yorumlarında geçmişi 20 yıl öncesine bile gitmeyen tamamen subjektif bir çeviri zaafını, tamamen Şems-i Tebrizî’nin manevî otoritesi üzerinden haklılaştırmaya çalışıyor. Hem de Kur’an’ın batınî yorumu bahanesiyle!
Değil öyle 13. yüzyıla, 1980’lere bile geri çekilemez bir çeviriden, bir yorumdan, bir laubalilikten söz ediyoruz.
Çağdaş İslâmî Protestanlığın cılız numûnelerinden birinin, tamamıyla politik hesaplardan beslenen birtakım sığlıkları, nasıl olup da Kur’an’ın batınî yorumuymuş gibi sunulabilir; Şems-i Tebrizî’nin ruhaniyeti nasıl olur da bu denli ucuz bir biçimde istismar edilebilir, doğrusu bir anlam vermekte zorlanıyorum.
Tarihe sadakat umurlarında olmadığına göre, yazarımız, eli değmişken, Hz. Pir-i Mevlâna’ya da örtü ayetini yorumlatıp bugünün Kimyalarını da sıkıntılarından kurtarmayı düşünürler miydi acaba!?
* * *
Elif Hanım, romanınızı gayet dikkatle okudum, ve şu kanaate vardım ki siz sanat değil, resmen propaganda yapıyorsunuz! Ortak değerlerimizin içini boşaltmakla kalmıyor, o boşalan alana, sözümona aşk diye diye modernliğin en çiğ, en batıl inançlarını boca ediyorsunuz.
Bu sufilik edebiyatı bir New Age modası! Bu aşk edebiyatı ise tam bir kitsch!
Çağımızın mülkiyet ve cinsiyet putlarına tapınan zavallı kölelere, irfan geleneğimizin, o uğruna hiç emek sarfedilmemiş saygınlığından yararlanılarak ucuz tatminler hediye etmek!
Ne büyük zavallılık!
Oysa altın bulmak ümidiyle erenlerin türbesine kazma vurulmaz!
* * *
Bu konularda kalem oynatmak için Tanrı’ya veya bir dine inanmak gerekmediğini bilenlerdenim. Sanatçıyı yücelten, dine değil, sanata inancıdır. Sanatın sınırlarına saygıdır.
Sanata inanç sözkonusu oldukta, ateist bir edebiyatçının, André Gide’in DAR KAPI’sını hatırlamamak mümkün mü?
Gide, inanmadan da kutsalın anlatılabileceğini gösteren büyük bir edibdi.
Kim demiş ki Tanrı’ya âşık olmak için O’na inanmak gerekir diye? Bilâkis en inançlı insanlar, kalpleri kuşkuyla yanıp kavrulanlar arasından çıkar; şüphe girdabında nefes bile alamayanlar arasından... inanıp inanmamakta kuş gibi ürkek davrananların arasından...
Tanrı’ya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk Tanrı’nın inanacağı adam olmakta! Ne ki insanın en kalın perdelerinden biridir aramak, ve fakat gerçekte aranıyor olduğunu bilmemek!
Şükür ki Şems’in ‘Hırka’sı hâlâ içimizi ısıtmaya devam ediyor: “Bana göre arayan Tanrı’dır. Fakat o aranılan sevgilinin hikâyesi hiçbir kitapta meşhur olmadı.” (Şems-i Tebrizî, Makalât)
* * *
Ne diyeyim sana ey tâlib, aşk’tan biraz haberdar olsaydın, aşka kurallar icad etmeye kalkışmazdın!
Senin tüm günahın hakikat ile mecaz’ı birbirine karıştırmak!


III. NEW AGE: MÜZİK ve DANS ve DUA

31 Ağustos 2009


Haydi gelin, birlikte, Aşkın en neşeli pasajlarından birine göz atalım:
* * *
Yaşlı Bilge ciddiyetle şöyle der: “Kimya’yı muhakkak okula gönderin!”
Kimya’nın bu konuşmaya kulak kabartan annesi hemen atılır: “Kız çocuğuna okul ne gerek?”
Yaşlı bilge de yeni bir öneride bulunur: “Madem okul yok, kızınızı bir âlimin yanına verin!”
Kimya’nın anne-babası da soluğu Mevlâna’nın yanında alırlar. Babası der ki:
— “Efendi hazretleri, kızım Kimya özel bir çocuk. Ama anası da, ben de basit insanlarız. Onu layıkıyla yetiştiremeyiz. Bu yörenin ilmi en kuvvetli kişisi sizmişsiniz. Kimya’yı öğrenciniz olarak kabul eder misiniz?” (s. 217-218)
Bir de servis yemek ücreti meselesine dair birkaç diyalog daha döktürülseymiş harika olacakmış, değil mi?
* * *
Roman dediğiniz nihayet bir kurgu, kronolojik hatalar da olur, bilgi hataları da, aşırı-yorumlar da! Yazar özgürdür, kurgu özgürdür. Tasavvuf da bir ummandır, herkes o ummandan kabınca içer, vs.
Böylesi savunmaları hizaya sokacak en masum teklif şu olsa gerek:
Gerçekte yorum yorar; yoranı da yorar, yorumlananı da.
Bizlere aktaracağınız doğrulara değil, yalanlara bile inanmaya hazırız; yeter ki bizi ikna etmek için biraz emek sarfediniz, biraz yorulunuz!
Bakalım o hâlde, aşağıdaki yalanların (!) hangisinde bir emeğin izini görülüyor?
— Sözde babam Alamut’un son İsmailî imamıymış. Bana kara büyü yapmayı öğretmiş.” (s. 279; krş. s. 254, 267, 396)
— “Eğer insanın taktığı gözlüğün camlarına olumsuzluk sinmişse...” (s. 230)
— “Fildişi kulelerde âlimler, medreselerde şeyhler, makamında şıhlar, tahtında sultanlarla değil, aforoz edilmişlerle, kalbi incinmişlerle, kenara itilmişlerle yarenlik yaptım.” (s. 64)
— “Mevlâna oldum olası gayrimüslimlere iltimas geçti, azınlıklara yumuşak davrandı.” (s. 313)
— “Hayal perdesinde Karagöz oynatanlar..” (s. 321)
— “Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır.” (s. 397)
Sormak gerekmez mi, kara büyü’nün, fildişi kulelerin, aforoz kurumunun, azınlıkların bizim kültür dairemiz içerisinde ne yeri var?
Veyahut, 13. yüzyılda gözlük camlarının, kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasının ya da hayal perdesinde oynayıp duran bir Karagöz’ün?
Bu özensizliklerin miktarını artırmaya gerek görmüyorum. Hakikaten Mevlâna’ya babasından nasıl olup da Kamus’ul-A’lâm kaldığı (s. 253) veya kendisinin nasıl olup da İbn Rüşd’ün Tahafut al-Tahafut ismindeki kitabını okuyabildiği (s. 361) gibi tuhaflıkları açığa çıkarmaktan da hoşlanmıyorum.
Kısacası, kolunda Seiko marka saatle Rumeli hisarının surlarında Bizans gâvuruna kılıç sallayan Battal Gazi edebiyatına katkı sağlamak amacıyla vermiyorum bu örnekleri! Bilâkis kutsal metinlerin kutsallığı karşısında duyarsız davranan bir kaleme, ciddiyetsizliğin hangi raddelerde seyredebileceğini göstermeye çalışıyorum.
* * *
— “Bazı eleştiri kaynaklarınca bu roman, edebi tasavvurdan ziyade, bir proje çalışması gibi duruyormuş. Bu çalışmanın gerçek teziniz olan Bektaşilikten farkı nedir?”
Elif Şafak, bu soruyu –biraz da sinirlenerek- şu şekilde cevaplandırıyor:
— “Bu romanımın benim yazdığım akademik tezimle hiçbir ilgisi yok. O da tasavvuf üzerineydi ama akademik bir çalışmaydı. Burada bir roman var. İki apayrı tür. Yepyeni bir şey bu.”
Soruyu yönelten hanımefendinin, “bazı eleştiri kaynakları” ifadesiyle kimleri kasdettiğini anlayamadığım gibi; romanın “bir proje çalışması”na benzetilmiş olmasına da bir mânâ veremedim.
Fakat hiç değilse bu vesileyle bir şey yaptım, kanaatlerimi yazmaya karar verdiğimde, Ankara’daki bir talebemden, Elif Hanım’ın Yüksek Lisans Tezi’nin bir fotokopisini temin edip adresime göndermesini rica ettim. (Sen misin pencereden dışarı bakan, işte çek cezanı!)
* * *
Tezi ele aldığımda, ilk şaşkınlığımı, tezin başlığı vesilesiyle yaşadım. Çünkü görebildiğim her yerde “Bektaşi ve Mevlevi Düşüncesinde Döngüsellik ve Kadınsallık” olarak adlandırılan tezin orijinal başlığı, bilinenden çok farklıydı:
— Destructuring “Woman in Islam” within The Context of Bektashi and Mawlawi Thought (Temmuz 1996).
Elif Hanım bu başlığı şu şekilde Türkçeleştirmiş:
— Bektaşi ve Mevlevî Düşüncesi Kapsamında “İslâm’da Kadın” Kurgusunun Parçalanması.
Giriş bölümünde, genç akademisyenin, tezinin içeriğini nasıl tanıttığına da bir bakalım:
— “Bu çalışma, hem İslam’da Kadın tartışmalarını eleştirel bir biçimde ele almaya, hem de bu alanda alternatif bir yaklaşım geliştirmeye yöneliktir. Burada, Bektaşî ve Mevlevî düşünceleri bu alternatif yolun temelini teşkil etmektedir. Çeşitli İslamî kadınsılık kurgularından biri, ve bunun uzantıları, dervişlerin döngüsel anlayışlarındaki sınırsız yolculukları belirleyen aşamalar etrafında örülerek incelenmiştir.”
Bu iddialı tezin, en temel amacının akademik olmaktan çok, ideolojik bir karakter taşıdığını, sadece başlığı ve yazarının sunumu değil, tezin içeriği de açıkça göstermektedir.
Demek oluyor ki yaptığı şu açıklamaya artık inanmamakta mazuruz:
— “Bu romanımın benim yazdığım akademik tezimle hiçbir ilgisi yok!”
Bilâkis, pekâlâ ilgisi var efendim!
Elbette tür itibariyle değil ama yöntem ve amaç itibariyle var!
Anlaşılan o ki amaç, “İslâm’da kadın” kurgusunun parçalanması.
Yöntem ise, tasavvuf edebiyatı üzerinden İslâm’ın temel kaynaklarını farklı okumalara tâbi tutmak. İslâmın kadın tasavvurunu dönüşüme açık hâle getirmek.
Bu bakış açısı tamamen ecnebi bir bakışaçısı. Amerikan akademizminin gazetecilik mentalitesiyle atbaşı giden ritmine uygun bir projelendirme tarzı! Tipik toplum mühendisliği!
Önce marjinal algıları tesbit et; sonra bu cılız malzemeyi zaten karikatürize edilmiş genel algıyla eşleştir; derken, “öyle de olur, böyle de olur, çünkü ortada farklı yorumlar var” de! Ardından, kapitalizme hâlen direnen geleneksel değerlerin çözülmesi için bu curufatı medya aracılığıyla sürekli mazlum halkların bilincine zerket. Direnenleri ise, “Ayol, sen hâlâ orada mısın?” yollu küçümsemelerle marjinallik sınırına it!
Sonuç, istikbal va’d eden genç akademisyenlerin işçiliğiyle, geleneksel/ortak değerler marjinalleşirken, kenardan köşeden toplanan kırıntılar yeniden-yapılandırılarak merkeze çekilir.
Bundan böyle geleneksel/ortak değerlerin çözülmesine karşı koyan her direniş hamlesinin taassub, bu değerlerin çözülmesi amacıyla türbelerimize vurulan her kazma darbesini ise özgürlük olarak adlandırmak kolaylaşır.
Şems-i Tebrizî’nin dediği gibi: “Yazıklar olsun o hastaya ki işi Yâsin’e kalmıştır!”
* * *
İmdi, tezin şahsen bendenizi ilgilendiren en önemli kısımlarından birine atf-ı nazar edeceğim; “Qur’anic Hermeneutics” (Kur’anî Yorumsamalar) başlığı altında yapılan açıklamalara...
— “Okur ve metin arasındaki ilişkinin mahiyeti nedir?”
veya:
— “Anlama-yorumlama edimlerinde, metin ve okur, birbirlerini karşılıklı olarak nasıl etkiler?”
Bu iki soruya verilecek cevabın, öncelikle, sadece “metin-okur” ilişkisinin değil, “kutsal metin-inançlı okur” ilişkisinin de yorumlamamıza katkı sağlayacağına inanan Elif Hanım, tam da burada kendisine dikkat edilmesi gereken hassas bir noktanın varlığına işaret eder:
— “Hiç kuşkusuz” der; “kutsal metinlerin doğrudan bu bakışaçısıyla ele alınamayacağını, kutsallıklarından ötürü kendi okurlarının gözünde bir ‘metin’den çok daha fazlası olduklarını gözönünde bulunduruyorum. Ancak yine de, kutsal metin de en son tahlilde bir metindir ve bu nedenle de farklı yeni-okumalara (rereadings) ve yeni yapılandırmalara (reconstructions) açıktır.” (, s. 64-65)
Neymiş, kutsal metin de en son tahlilde bir metin imiş, ve tabiatıyla yeni-okumalara ve yeni-yapılandırmalara da açık imiş!
Elif Hanımın, hadi tezini şimdilik bir kenara koyalım ama diğer çalışmalarında —verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere— sürekli işbu ‘açık’ noktadan içeri sızmaya çalıştığını söyleyebiliriz.
* * *
N’olmuş yani? Ne mahzuru var, kutsal metinleri farklı bir biçimde yeniden-okumaya, yeniden-yapılandırmaya çalışmanın?!
Bence hiçbir mahzuru yok! Kalkıştığı işin hakkını veren, hiç değilse vermeye çalışan her müteşebbisin ellerinden öperim, —hadi ben de Şems gibi söyleyeyim— ona yüreğimde ısıttığım sımsıcak bûseler gönderirim.
Türkçe’de Kur’an hermeneutiği üzerine ilk yazıları, ilk kitapları bendeniz kaleme aldı. İlk makalemin basım tarihi 1994. “Hermeneutik Bir Deneyim” alt-başlıklı kitaplarım ise 1995.
Kısacası, kutsal metin yorumlarında yeniden-yorumlamanın, yeniden-yapılandırmanın önemini takdir etmekte hiçbir sakınca görmüyor; hatta bu yoldaki çabaları samimiyetle destekliyorum.
Fakat şu koşulla: Meseleyi sulandırmamak koşuluyla! Konunun ciddiyetini ve ehemmiyetini kavramak koşuluyla! Her şeyden önce, kutsal metnin orijinal diline vakıf olmak koşuluyla! “Ben yaptım oldu” bahanelerinin arkasına saklanmamak koşuluyla!
* * *
Bu konuda bir fikir vermesi bakımından sadece bir örnek zikretmekle yetineceğim. Akademik bir örnek!
Elif Şafak’ın tezinin ilk bölümü Fetva kurumuna ayrılmış. İslâm’ın zahirine. Şeriatın en güçlü silahına. Örnek olarak da Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi seçilmiş, hem de Tanrı’nın cemâlini değil, celâlini temsil ettiği düşünülerek. Yaklaşık 60 sayfa.
İşin bu tarafına o kadar önem verilmiş ki tezin daha girişinde Ebussuûd Efendi’nin bir fetvasına yer verilmiş; bir zaviyede ilâhîler okuyup semâ eden dervişler hakkında verdiği bir fetvasına....
Kanlı canlı bir fetva bu! Celâl sıfatının tüm haşmetini yansıtan bir fetva!
Kaynak ise, Ertuğrul Düzdağ’ın “Şeyhülislâm Ebussuûd Efendinin Fetvaları” (İstanbul, 1983) adlı eseri.
Önce fetvanın ilgili kısmını orijinalinden aktaralım:
— “(...) Ehalî-i mahalleden bazı kimseler zaviye-i mezbureye şeyh olan Zeyde, “Bu makûle evzâ niçin ettirip razı olursun?” dediklerinde, Zeyd, “Ne lâzım gelir? [Cenab-ı Hak] ‘İnsanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım’ [(Zariyat: 56) buyurmuyor mu?]” demekle cevap verse, şer’an Zeyd-i mezbûra ne lâzım gelir?” (s. 87)
Tez İngilizce olduğu için, genç akademisyen, Ebussûd Efendi’nin fetvasını özetleyerek İngilizce’ye çevirmiş.
Geliniz, şimdi, ilgili kısmı birlikte karşılaştıralım:
— “(...) Şayet âyini yöneten şeyh, kendisine itiraz edildiğinde, “Bunun nesi yanlış? Herşeyi, iyiyi de, kötüyü de Tanrı yaratmadı mı?” diye cevap verse, hükmünüz ne olur?” (If the leader of the ritual, when questioned, replied, “What is wrong with it? Did not God create all, Good and Bad?”, what would be your verdict?) [Introduction, s. 1]
Ne demek oluyor şimdi bu?
Metinde geçen Zariyat Sûresi’nin 56. ayeti, nasıl olup da bir ilmihal maddesiyle yer değiştirivermiş?
Bu muammânın çözümü çok basit aslında. Orijinal metinde ayet Arapça harflerle dizilmiş ve bir dipnotla kitabın sonunda gerekli bilgi verilmişse de, tecrübesiz araştırmacımız, oraya bakmayı akıl edemediğinden böyle de kurtarır deyû bir şeyler uydurup metne eklemiş.
Asıl skandal, Ebussuûd Efendi’nin bu suale verdiği cevabın çevirisi. Çünkü Elif Hanım, soruya tam olarak anlam veremediği için, önce cevapta yer alan bütün gerekçeleri budamış, sonra da “Canlarına okuyun o kerataların!” dercesine kısa bir cümleyle zahir ulemasının celâlini gözler önüne serivermiş!
* * *
Pencereden dışarı bakmanın bedelini yeterince ödediğime göre, bir haftama mâlolan bu sevimsiz hikâyeyi herhâlde neşeli bir alıntıyla sonlandırabilirim.
“Şems geldiğimi görünce gülümsedi: “Kerra, seni ayinimize davet ediyoruz.”
— “Ne ayiniymiş?” diye sordum.
— “Ruhani, manevi bir raks düzenleyeceğiz. Daha evvel hiç görmediğin türden bir ayin bu. Müzik ve dans ve dua olacak. Hep beraber aşkla Rabb’ı zikredeceğiz.” (s. 328)
Postmodern Aşk dediğim de işte tamıtamına bu: Müzik ve Dans ve Dua...
Ne diyebilirim, YENİ ÇAĞ’ı takdimimdir!
* * *
Belki bazı dostların aklına, üç gündür bunca zahmeti niçin ihtiyar ettiğim sorusu gelebilir.
Cevabı çok basit: Herkes sustuğu için!

Ahmed Yasir Orman, Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi'ni inceledi.
 20 Oca 22:55 · Kitabı okudu · Puan vermedi

(Bu yazıda sizi rahatsız edebilecek bazı hassas konulara girilmiş olabilir.)
Bu kitaba yorum atanlara bakarsanız çoğunda “İçinde cinsellik barındıran boş bir kitap. Okumazsanız hiçbir şey kaybetmezseniz .” gibi laflar ederken kitaba bir puan atan kafasını kuma gömmüş insanlar görürsünüz. Ben bu tarz laflar ederek kafamı kuma sokmayacağım. Üzülerek söylüyorum ki yazar kimsenin konuşmadığı bazı gerçekleri bu kitapta haykırmış. Ergen dediğimiz çocukların ne hallerde olabileceğinin bir örneği sadece bu kitap ama ne yazık ki anne babalar ya saf numarası yapıyorlar ya da gerçekten anlayamıyorlar. Her anne babaya göre çocukları en zeki ve en masum kişiler. Ama anne, babalar size bir itirafta bulunayım çocuklarınız sandığınız gibi masum değil. 13 yaşındaki bir çocuk artık her şeyi idrak etmeye başlıyor ama anne ve babalar hala çocuklarını hiçbir şeyden haberi olmayan bir çocuk olarak düşündüklerinden çoğunlukla çocuklarıyla bazı meseleleri ciddi bir şekilde konuşmuyorlar. Bu sefer 13-19 yaş aralığındaki çocuk ne yapıyor? Çevresinden gördüklerini o çevreye sırf kendini kabul ettirebilmek için yapmaya çalışıyor. Şuan gidin bakın orta okul ya da liseye giden çocuklara. Neredeyse çoğu sigara içmektedir. Anne babalarının öğlen yemek yemesi için verdiği 3 kuruş parayı aç kalma uğruna sigaraya yatırır. Parası olmadı mı sigara içemediğinden elleri titrer ve etraftan sigara dilenmeye başlar. Her akşam eve giderken de ana babası anlamasın diye üstüne parfüm sıkar. Ağzına da sakız atar öyle eve gelir. Zaman zaman ailesine yakalanmamak için o parfümü ağzına bile boca edebilir.
Şuana kadar anlattıklarım belki masal gelebilir ya da yok canım benim oğluşum, biricik kızım böyle bir şey yapmaz diye düşünebilirsiniz. Siz böyle düşüne durun ben kafamdan uydurduğum senaryoya devam edeyim.
Eve gelen çocuk doğruca odasına gider. Bilgisayarını açar ya da telefonunda takılmaya başlar. O zımbırtıların başında fazla durmadıktan sonra sorun yoktur. Çünkü anne ve babaları sadece çocuklarının dersleri kötüleşmeye başladıklarında o zımbırtıları ellerinden alır ya da o bilgisayarın başında oturması için bir limit koyar. Anne ve babaların bunu yapması da güzel bir şeydir ama neden bir de çocuklarının o aletlerin başlarında ne yaptıklarını sorgulamazlar? Oturup çocuk o bilgisayarda mario ya da bilgilendirici belgesel izlemiyor sonuçta. Acaba ne yapıyor çocuğunuz o bilgisayarlarda? Belki de aynı kitaptaki çocuğun başına gelen gibi 30 yaşlarındaki bir adam çocuğunuzu kandırıyor olabilir? Siz ise çocuğunuz odasında güvenle oturuyor sanabilirsiniz. Ya da daha 14 yaşındaki çocuğunuz izlemek istediği diziyi açtığı internet sitesinin çevresindeki reklamlarla bahis siteleriyle ilk tanışmasını gerçekleştiriyor. Tabi bu arada tek bahis siteleriyle tanışmakla kalsa iyi cinsel içerikli sitelerle de tanışması da fazla geç olmuyor çocuklarınızın. (Tabi internet olmasa da çevresi, arkadaşları da yeterli olacaktır bazı kötü alışkanlıklara başlaması için.)
Belli bir süre sonra Mervelere ders çalışmaya gidiyorum yalanları atılmaya başlıyor anne babalara aynı kitapta olduğu gibi. Ebeveynler doğru düzgün sorgulamıyor bu durumu. Çocuk evden çıkıyor ve karşı cinsinde bulunduğu bir evde arkadaşlarıyla toplanıyorlar. Anne babalarının saf zannettiği çocukları aynı kitaptaki gibi daha o yaşlarında karşı cinsle her türlü işi yapmaya başlayabiliyor. Tabi bu arada çevresine göre bazı yerlerde içkiye bazı yerlerde ota b.ka bulaşabiliyorlar. Bazısı için bu senaryo gazetelerin 3. sayfasında “Çakmak gazı çeken liseli genç öldü.” gibi haberlerle son bulabiliyor.
Bu anlattığım olaylar ise her türden ailenin çocuğunun başına gelebilir. Ailenin gelir düzeyinin yüksek olması ya da ebeveynlerinin en iyi işlerde olması hiçbir şeyi değiştirmiyor. Hatta bu durumun ülkesi bile farketmiyor. Kitapta geçenler İtalya’dandı. Benim anlattıklarım da Türkiye’den. Her ikisinde de mağdur olan çocuklar, gençler.
Her çocuk bu dediklerime bulaşmasa bile en azından bu tarz olayların olduğu ortamlara girmek durumunda kalıyor. En iyi dediğimiz çocuk bile en sonunda bazı şeylerden etkilenebiliyor. Çocuklarımızdan bu tip durumlarla karşılaşmadan önce oturup onlarla konuşmalıyız ki neyin doğru neyin yanlış olduğunu baştan idrak edebilsin.
Bir de kitapta da baş karakterimizin de üye olduğu arkadaşlık sitelerinden bahsetmek istiyorum. Günümüzde bu tarz sitelerin ismi Tinder gibi uygulamalar oldu ve bu tarz uygulamalara uzaydan insanlar üye olmuyor. Senin, benim gibi diyeceğin bir sürü insan üye. Ve buradaki ahlaksızlıkta kızı erkeği farketmiyor. Yakışıklı bir erkek fotolu ya da güzel bir kız fotosu ile bir hesap açın, anında size bir sürü iğrenç fotoğraflar, videolar gelecektir. Bu fotoğrafları, videoları atanlar da sadece hırlısı hırsızı değil. Normal hayatta belli bir statüde olan insanlar da bu tarz olaylara karışabiliyor. Ne üzücü bir durum değil mi? Ne yazık ki insan çoğunlukla kötüye meyilli olduğu için kimliğinin ifşa olmayacağı en ufak durumda o insandan beklemeyeceğiniz hal ve hareketlere bürünebiliyor. Aynı Dr Jekyll ile Bay Hyde kitabındaki toplum içindeki statüsü yüksek doktorun kendini farklı bir insana dönüştürmesiyle bir anda kötü bir insana dönüşebilmesi gibi. Kitapta da zaten baş karakterimiz ara ara bu durumdan fazlasıyla dert yanıyordu.
Daha anlatılacak söylenecek çok şey var ama burada kesiyorum. Bazılarınız abartma yahu diyecek kitaptakiler de kurgu senin anlattıkların da abartı diyecekler ama maalesef kitabın çoğu bildiğim kadarıyla gerçek. Anlattığım ve anlatamadığım daha bir sürü şey de çevremdeki gözlemlerime dayanıyor. Çocuklara üzülüyorum. Ebeveynlerine ise kızıyorum. Keşke çocuk yapmak bu kadar kolay olmasa da bu kadar genç heba olmasa. Yok mu dostlar bu gençleri kurtarmanın bir çözümü?

Neyse yahu lafı uzatmadan iyi nesillerin yetişmesi ümidiyle herkese kucak dolusu selamlar.
http://ahmedyasirorman.blogspot.com.tr/...darbesi-melissa.html

İlkay Şal, Okul Evde Başlar'ı inceledi.
13 Oca 20:27 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Zeka türleri,Empatik yaklaşım,davranışlar ve aile tutumları,sorumluluk duygusu,özgüven,dinleme,problem çözme,kardeş rekabeti,cinsiyet eğitimi,aile toplantısı,televizyon ve etkileri,verimli ders çalışma etkinlikleri gibi temel konular evde uygulanacak şekilde incelenmektedir.Şiddetle tavsiye ederim...

Cemal Süreya (1931, Tunceli Pülümür - 9 Ocak 1990, İstanbul), Türk şair ve yazar. Asıl adı Cemalettin Seber'dir.

Yaşamı
1931'de Pülümür'de doğdu.Zaza asıllıdır. Babasının ismi Hüseyin, annesinin ismi ise Gülbeyaz'dır. Çocukluğunun ilk yıllarını Erzincan şehrinde geçirdi. 1938'de Dersim İsyanı sonrasında ailesi Bilecik'e sürgün edildi. İlkokula İstanbul Beyoğlu'nda başlayan Süreya üçüncü sınıfta Bilecik'te eğitim hayatına devam eder. Daha sonra babasına haber vermeden parasız yatılı sınavına girer ve Haydarpaşa Lisesi'ni kazanarak oradan mezun olur.Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi maliye ve iktisat bölümü'nü bitirdi. Maliye Bakanlığı'nda müfettiş yardımcılığı ve müfettişlik, darphane müdürlüğü, Kültür Bakanlığı'nda kültür yayınları danışma kurulu üyeliği, Orta Doğu İktisat Bankası yönetim kurulu üyeliği ve 25 yılı aşkın Türk Dil Kurumu üyeliği görevlerinde bulunmuştur. Yayınevlerinde danışmanlık, ansiklopedilerde redaktörlük, çevirmenlik yaptı.

Ağustos 1960'tan itibaren yalnızca dört sayı çıkarabildiği Papirüs dergisini Haziran 1966- Mayıs 1970 arası 47, 1980-1981 arası iki sayı daha çıkardı. Pazar Postası, Yeditepe, Oluşum, Türkiye Yazıları, Politika, Yeni Ulus, Aydınlık, Saçak, Yazko Somut, 2000'e Doğru gibi yayın organlarında şiir ve yazılarını yayımladı.

İkinci yeni hareketinin önde gelen şair ve kuramcılarından sayılan Cemal Süreya'nın ilk şiiri "Şarkısı Beyaz" Mülkiye dergisinin 8 Ocak 1953 tarihli sayısında yayımlanmıştır. Geleneğe karşı olmasına rağmen geleneği şiirinde en güzel kullanan şairlerden birisiydi. Kendine özgü söyleyiş biçimi ve şaşırtıcı buluşlarıyla, zengin birikimi ile, duyarlı, çarpıcı, yoğun, diri imgeleriyle ikinci yeni şiirinin en başarılı örneklerini vermiştir. Ölümünden sonra adına bir şiir ödülü düzenlendi. 1997'de de Cemal Süreya arşivi yayımlandı.

Cemal Süreya 38 sürgününü bir şiirinde şöyle anlatıyordu:

Bizi kamyona doldurdular,
Tüfekli iki erin nezaretinde,
Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular,
Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar,
Tarih öncesi köpekler havlıyordu."
Ülkü Tamer onun için şu dizeleri yazmıştır:

Tanrı
Bin birinci gece şairi yarattı,
Bin ikinci gece cemal'i,
Bin üçüncü gece şiir okudu tanrı,
Başa döndü sonra,
Kadını yeniden yarattı.

Süreyya olan soyadını değiştirmesi
Süreya'nın üvey kızı Gonca Uslu'nun aktardığına göre iddiaya girmeyi çok seven şair arkadaşıyla bir telefon numarası üzerine iddiaya girmiş, kaybederse soyadındaki "y" harfinden birini sildireceğini söylemiş. İddiayı kaybetmiş ve Süreyya olan soyadını Süreya olarak değiştirmiş ]"Süreya" soyadı ilk kez 1956 yılında yayımlanan "Elma" şiirinde görüldü.

BİR BAŞKA VERSİYONU İSE ŞÖYLE Cemal Süreya ve Sezai Karakoç üniversitede sınıf arkadaşıdır ve sınıflarında 'Muazzez Akkaya' isminde bir de kız varmış. İkisi de bu kızı gizliden gizliye severlermiş. Sınıfta gün boyu aynı kıza duydukları ilgiyi birbirlerine anlatırlarmış. Hatta Muazzez'e yazdıkları şiirleri birbirlerine okurlarmış. Sonra bu aşk, zamanla kızışmış ve birbirlerine 'ben elde ederim, sen edersin' derken 'kim elde edecek?' diye iddiaya tutuşmuşlar. Kaybeden büyük bir bedel ödeyecek demişler. Ve bu bedel ömrü boyunca üzerinde kalacak. Bedene fiziksel bir zarar olmayacak diye de karar kılmışlar. Ve sonunda adını değiştirmeye gelmiş olay. Cemal Sürey(y)a kazanırsa ;Sezai Karakoç'un soyadı 'Karkoç' olacak. Sezai Karakoç Kazanırsa ; CemaL Süreyya'nın soyadı 'Süreya' olacak. Tahmin ettiğiniz gibi kızı Sezai Karakoç elde eder ve onunla çıkmaya başlar. Cemal Süreyya da gidip tek 'Y' harfini attırır soyadından... İşte Süreyya'dan Süreya'ya geçiş dönemi böyle olmuştur. Peki sonrasında ne oldu? Muazzez Akkaya Sezai Karakoç'un kendisi ile bir iddia sonucu çıktığını öğrenir. Biraz da sorunları olan Muazzez bunu kaldıramaz ve okulu bırakıp ve memleketi olan Geyve'ye gider. Sezai Karakoç bu duruma çok üzülür ve Muazzez Akkaya'ya ithafen Mona Rosa'yı yazar. Şair Karakoç,1950 yılında Mülkiye'de öğrenci iken yazmıştır ancak 2002 yılına kadar yayımlanmamıştır.

Eserleri
Şiir

Üvercinka (1958)
Göçebe (1965)
Beni Öp Sonra Doğur Beni (1973)
Sevda Sözleri (1984, Üvercinka, Göçebe, Beni Öp Sonra Doğur Beni, Uçurumda Açan-1984- ile birlikte)
Güz Bitigi (1988)
Sıcak Nal (1988)
Sevda Sözleri (1990, 1995, tüm şiirleri)
Korkarak Vinç
Uzaktan Seviyorum Seni
Deneme-Eleştiri

Şapkam Dolu Çiçekle (1976)
Günübirlik (1982)
99 Yüz (1992)
Uzat Saçlarını Frigya (1992)
Folklor Şiire Düşman (1992)
Aydınlık Yazıları/ Paçal (1992)
Oluşum’da Cemal Süreya (1992)
Papirüs’ten Başyazılar (1992)
Toplu Yazılar I (2000, Şapkam Dolu Çiçekle ve Şiir Üzerine Yazılar)
Toplu Yazılar II (2005, Günübirlikler)
Günler (993 günden oluşan günlük)
Günce

999 Gün(Günler)/ Üstü Kalsın (1981)
Mektup

Onüç Günün Mektupları (1990)
Çocuk Kitabı

Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi (1993)
Söyleşi

Güvercin Curnatası (1997)
Derleme

Mülkiyeli Şairler (1966)
Yüz Aşk Şiiri (1967)
Şiir Çevirileri

Yürek ki Paramparça (1995)
Öteki Çeviriler

Gelinlik Kız (E. Ionescu- 1964)
Küçük Prens (A. De Exupery- 1965)
Bir Aşk Kırgınının Şarkısı (Apollionaire- 1965)
Günümüz Sağcı Fikirleri (S. De Beauvoir- 1966)
Sade’ı Yakmalı mı? (S. De Bauvoir-1966)
İhtilalin Özü (Mao Zedung-1967)
Amerika Birleşmemiş Devletleri (V. Pozner- 1967)
Aşkın Suçları (M. De Sade-1967)
Palto (Gogol-1968)
Yeşil Papa (Asturias-1967)
Gök Cephesi (N. Dinh- 1968)
Küçük Prens (A. De S. Exupery- 1975)
32 Saat Özgürlük (G. Hernadi- 1968)
Milli Kurtuluş Cephesi (D. Bravo- 1969)
Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması (Lenin- 1974)
Dine Karşı Düşünce Tarihi (A. Bayet- 1970)
Bir Aşk Kırgınının Şarkısı (Apollinaire-1970)
Büyük Ahlak Doktrinleri (F. Gregoire-1971)
Vadideki Zambak (Balzac-1985)
Nekrassov (Sartre-1971)
Gönül ki Yetişmekte (Flaubert- 1971)
Goriot Baba (Balzac- 1974)
Meyhane (E. Zola- 1974)
Çin Uyanınca (A. Peyrefitte- 1975)
Venezuella Makiliklerinde Douglas Bravo Konuşuyor ( 1976)
Mutluluk Getiren Seks (1976)
Emeğin ve Emekçinin Tarihi (P. Brizon- 1977)
Faşizmin Analizi (Macciocchi-1977)
Kırmızı Balon (Lamorisse- 1980)
Yarını Bilen Adam Nostradamus (Fontbrune- 1982)
Bir Tanem (Marceau- 1991)

Cemal Süreya'ya Dair Muhakkak Bilmeniz Gereken Sıradışı 30 Bilgi..

1. Gülbeyaz Seber
Gülbeyaz Seber
Şairlik duygusunun en temel aktörü annesi Gülbeyaz Seber olan şair, şiire ilk adım atışını annesinin anlattığı Kerem ile Aslı hikayesine bağlar.

2. Kar tanesi
Kar tanesi
Gülbeyaz, beyaz tenli kadın, Cemalettin’in “kar tanesi”. Cemalettin henüz çok küçükken kaybeder annesini ve çocuk kalbi artık sessiz kalmıştır: “Küçük kalbimdeki kuş ölmüştü.”

3. Okul dergisi çıkarması
Okul dergisi çıkarması
İlkokulda bir dergi çıkarmaya karar verdi. Ancak baskı makinelerinin azlığı, var olanların kalitesizliği buna mani oluyordu. Ama yine de yılmadı Cemalettin, sıkı dostu Altan Günalp ile birlikte elle yazılarını yazdığı, resimlerini çizdiği okul dergisini çıkardı. Derginin en sıkı takipçileri ona hayran olan okuldaki kız arkadaşlarıydı.

4. Sayılarla sorununun olması
Sayılarla sorununun olması
Çok iyi şairdi, kompozisyonu bundan aşağı kalır değildi ama yine de sayılarla sorunları oldu. Saatin kaç olduğunu anlamayı 5. Sınıfta öğrendi. Sonrasında eşi ona sigorta tamir etmeyi de öğretti. En kötü dersi resim olan Cemalettin, birkaç kişi hariç tüm sınıfın kompozisyon ödevini yapardı.

5. Fenerbahçeli olması
Fenerbahçeli olması
Edebi kişiliğinin yanında bir de sporcu yanı vardı Cemalettin’in. Futbola bayılırdı. En sevdiği futbolcu Lefter’di. Fenerbahçe taraftarı olan Cemalettin, Metin Oktay’a da büyük saygı duyardı.

6. 100 metre koşusunu kazanması
100 metre koşusunu kazanması
Ortaokulda 100 metre koşusuna katıldı. Yarışmada birinci gelen Cemalettin’e kalem hediye edildi. Böylelikle ilk dolma kalemine sahip olmuştu.

7. Üvey annesi tarafından zehirlenmeye çalışılması
Üvey annesi tarafından zehirlenmeye çalışılması
Küçük kalbimdeki kuş ölen Cemalettin, Esma adlı bir üvey anneye mahkûm olmuştu. Kız kardeşlerine ve ona sürekli dayak atan Esma
bir keresinde onu zehirlemeye kalkıştı. Yemeğine cam kırıkları karıştırdığı da bir çok kişi tarafından biliniyordu.

8. Tarifsiz bir okur olması
Tarifsiz bir okur olması
Tarifsiz bir okurdu, ilkokul 3’te Suç ve Ceza’yı defalarca okudu. Karamazov Kardeşler’i ise tam 5 kez okumuştu.

9. Cemal Süreya Seber
Cemal Süreya Seber
Şair henüz çocukken bir şey keşfetmişti, tüm büyük yazarlar üç ada sahipti. O da karar verdi ve ilk adını Cemal olarak kısaltacak, yanına da Süreyya’yı ekleyecekti. Daha sonra “y”lerden biri bir iddia sonucu kaybedilse de o Cemal Süreya Seber olacaktı. Bu iddia bir telefon numarasının unutulup unutulmaması üzerineydi.

10. Yazı yazarken gürültü araması
Yazı yazarken gürültü araması
Mülkiye kantininde yazmaya başladığı eserleri onda ilginç bir alışkanlık doğuracaktı. Artık yazı yazarken hep gürültü arayacaktı. Sırf bu yüzden evde yazı yazarken televizyon ve radyonun sesini açmaya başladı.

11. Dersim olaylarına çocukken şahit olması
Dersim olaylarına çocukken şahit olması
Kürt’tü, Dersim olayları sırasında ufacık bir çocuktu. Orada tarifsiz acılara şahit oldu.

12. Mektup yazmayı çok sevmesi
Mektup yazmayı çok sevmesi
Mektup yazmaya bayılırdı, hatta o kadar ki kadınların ağzından kendi kendine mektup yazar ve postalardı.

13. Sevdiği kadınları beğenmeyen arkadaşlarına küsmesi
Sevdiği kadınları beğenmeyen arkadaşlarına küsmesi
Çok kadın sevdi, bu kadınları da herkesin sevmesini isterdi. Dostları sevdiği kadını beğenmeliydi. Bu yüzden sevdiği kadını beğenmeyen arkadaşlarına küserdi.

14. Kızının nikahına katılamaması
Kızının nikahına katılamaması
Kızı Ayçe ile sağlıklı bir ilişkisi yoktu. O kadar ki kızının nikâhına katılamadı, çünkü ona haber verilmemişti.

15. Kars şiiri
Kars şiiri
Paris’teyken hiç görmediği Kars hakkında “Kars” adlı şiirini yazdı ve Kars’ı anlattı. Paris’te büyük bir evhama kapılmıştır. Turgut Uyar ve Edip Cansever’in onu Türkiye’de unutturmaya çalıştığı düşünmektedir..

16. Tomris ile gittiği hiçbir mekana bir daha gitmemesi
Tomris ile gittiği hiçbir mekana bir daha gitmemesi
Tomris büyük bir aşktı onun için. Bu aşkın öfkesi de büyüktü, bir tartışma sonrası çok sinirlendi ve birbirlerine yolladıkları tüm mektupları yırttı. Ve bu mektuplardaki aşk günümüze ulaşamadı. Tomris’le ilişkisini bitirdikten sonra onunla gittiği hiçbir mekâna adımını atmadı.

17. Antika olmayan halıyı antikaymışcasına alması
Antika olmayan halıyı antikaymışcasına alması
Papirüs dergisini çıkarmaya karar verdi, paraya sıkışmıştı. Bir gün yazıhanesine gelen Edip Cansever Tomris’in getirdiği bir halıyı gördü. Antikacılıkla uğraşan Edip aslında bir değeri olmayan o halıyı antikaymışçasına satın aldı. Böylelikle Papirüs’e en zarif şekilde katkı sağlıyordu.

18. Süreyya Kapınak'ın soyadının değişmesi
Süreyya Kapınak'ın soyadının değişmesi
Süreyya Kapınak soyadını değiştirmeye karar vermişti, yemekli bir mecliste bu fikrini yazar ve şair arkadaşlarına açtı. Ancak çeşitli önerilerde bulunan arkadaşlarının önerilerini beğenmemişti. Aynı mecliste bulunan Cemal Süreya öne çıktı ve soyadını “Berfe” yapmasını söyledi. Bu kelimenin anlamına soran Süreyya, Cemal’den kelimenin Kürtçede “kar” anlamına geldiğini öğrendi. Cemal bu kelimeyi Ahmed Arif’ten duymuştu. Bir konuşmaları sırasında Ahmed Arif’e “Bir kızın olursa adını ne koyardın?” sorusunu sormuş ve “Berfe” karşılığını almıştı. Bu kelimeyi ve anlamını çok beğenen Süreyya Kapınak, soyadını değiştirdi. O artık Süreyya Berfe’ydi.

19. Futbol tutkunu olması
Futbol tutkunu olması
Büyük bir futbol tutkunu olan Cemal sanatçı dostlarıyla sık sık futbol oynardı. Takımlar belliydi “Edebiyatçılar Takımı” ve “Tiyatrocular Takımı”. Bu maçların gol kralı da hiç değişmezdi. Orhan Kemal neredeyse her maç en fazla golü atan kişi olurdu.

20. Kız çocuğu hayranı olması
Kız çocuğu hayranı olması
Kız çocuklarına hayran olan Cemal Süreya iki kız çocuğunun olmasını isterdi. Birine “Kelime” ötekine “Elif” adını verecekti. Olmadı…

21. Kendine farklı doğum günleri belirlemesi
Kendine farklı doğum günleri belirlemesi
Cemal Süreya’nın mutlak doğum tarihi belirsizdi. Bu yüzden kendine her seferinde farklı bir doğum günü belirlerdi. Bu doğum günlerinden biri de 10 Ağustos’tu, yani sonradan eşi olacak Güngör Demiray’la tanıştıkları tarih.

22. Berbere hiç gitmemesi
Berbere hiç gitmemesi
Cemal Süreya çok yoğun çalıştığı, sık sık teftiş yaptığı bir dönemde hiç berbere gidememiş ve saçı-sakalı çok fazla uzamıştır. İş yoğunluğu azalıp berbere giden Cemal Süreya’ya berberi “Abi seferden mi geliyorsun?” der. Bu sözlere çok sinirlenen Cemal Süreya, hışımla berber koltuğundan kalkar ve bir daha hiç berbere gitmez. Saçlarını bundan sonra sadece evlendiği kadınlar kesecektir.

23. 29 farklı evde oturması
29 farklı evde oturması
Hayatının ilk yılları sürgünün acılarıyla geçen Cemal Süreya sonraki hayatında da sürgün gibidir. Sürekli ev değiştirmek zorunda kalan Cemal, tam 29 farklı eve taşınmıştır. Bu evlerin sonuncusu Kadıköy’de “Cemal Süreya Sokağı”nda bulunmaktadır.

24. Kahvehane oyunlarına uzak olması
Kahvehane oyunlarına uzak olması
Şiirde pek mahir olan Cemal kahvehane oyunlarına aynı derecede uzaktır. Şair arkadaşları onunla hiç poker oynayamamıştır.

25. Sigara tutkunu olması
Sigara tutkunu olması
Şair içkiden ziyade tam bir sigara tutkunudur. Bir gün onu çorba içerken görenler büyük bir şaşkınlık yaşar. Çünkü Cemal bir kaşık çorba içtikten sonra sigarasından bir nefes çeker. Bir kaşık çorba bir nefes sigara, bir kaşık çorba bir nefes sigara…

26. Oğluna amcasının adını vermesi
Oğluna amcasının adını vermesi
Cemalettin en çok amcasını severdi, babasından bile çok. Amcası öldüğünde cüzdanından iki kişinin fotoğrafı çıkmıştı, biri Cemalettin’e aitti. Cemalettin bu sevgiyi karşılıksız bırakmadı oğluna amcasının adı olan “Memo” ismini verdi.

27. Özgüvensiz alışveriş
Özgüvensiz alışveriş
Kadınlara çekinmeden evlenme teklif edebilecek kadar özgüven sahibi olan Cemal’in, alışveriş sırasında bu özgüveni kaybolmaktadır. Beğendiği bir şeyin fiyatını sormaktan çekinir, çünkü fiyatını sorduğu andan itibaren o şeyi alma mecburiyeti hisseder. Bir diğer ilginç özelliği ise bir meyveyi veya sebzeyi yarım kilo alamamasıdır, çünkü bir şeyden yarım kilo alırsa satıcının kızacağını düşünür.

28. İlk eşinin kitaplarını yırtması
İlk eşinin kitaplarını yırtması
İlk eşi Seniha ile sık sık kavga ederlerdi, bu kavgaların birinde çok fazla sinirlenen Seniha Cemal Süreya’nın bir çoğu yazar arkadaşları tarafından hediye edilen imzalı kitapların çoğunu yırttı.

29. Eski eşinin nikah şahitliği
Eski eşinin nikah şahitliği
Zuhal’le ayrılmışlardır, Cemal başka evlilikler-aşklar yaşamıştır. Bir gün Zuhal’le görüşen Cemal, Zuhal’in biriyle evlenmek istediğini öğrenir. Zuhal kızıp kızmadığını sorar, ama alacağı yanıt bambaşkadır. Çünkü Cemal, Zuhal’in nikâh şahidi olmayı istemektedir. Zuhal şaşkınlıkla bu teklifi kabul eder, ancak bu asla gerçekleşemeyecektir. Çünkü Zuhal’in evlenmek istediği kişi kısa süre sonra hayatını kaybeder.

30. Fütursuz evlat Memo
Fütursuz evlat Memo
Oğlu Memo çok fütursuzdu, babasıyla sürekli kavga eden Memo babasının en değerli kitaplarını çalıp sahaflara satardı. Cemal Süreya’nın son yıllarını çekilmez hale getiren Memo bir tartışmaları sırasında babasını ağır şekilde darp etti. Hastaneye kaldırılan Cemal Süreya hastalık ve üzüntü sonucu birkaç gün sonra hayata veda etti.

31. Sürreallik

13. HİKAYE TAMAMLAMA ETKİNLİĞİ - HİKAYEMİZİN TAMAMI part-1
Güzel bir hikaye tamamlama serüveninin daha sonuna geldik.. Sürprizlerle dolu ve başlangıçta 19 kişinin katılımıyla ( 19 u koruyamadık tabii :) sonrasında 15 kişi kalarak hikayemiz tamamlandı.) Fantastik olarak kurgulanmaya başlayan hikayemiz, yazım süreci içinde Fantastik-Bilim Kurgu ya dönüşmüş ve birbirini tamamlayan herbirisi şahane parçalarla hoş bir hikayeye dönüşmüştür. Bizler yazarken çok keyif aldık, finalimiz de değerli yazarlarımızdan Mehmet Yılmaz beyin değerli katkılarıyla tam bir 19 a vurgu yaparcasına sona erdi.. Samsun lu olan Mehmet bey ve Samsun diyince hepimizin aklına gelen o kurtuluş mücadelemiz 19 mayıs 1919.. Hikayemiz de zaten aziz vatanımızın bir nevi kurtuluş öyküsü gibi özgürlük mücadelesi gibi..

Evet değerli okurlar, bizler (Şimal , NigRa , Hilal mazlum , 7'nci adam , Visal..., Yuceyurt, Mithril / Evie Black, Uğur Ukut , Yasin Yalçın, Ahmet Mülayim, Enes Bayrak, Muhayyelll, DR.çehov, Erhan, Mehmet Yılmaz)
Yazarken çok keyif aldık. Umarız sizler de okurken çok keyif alarak okursunuz..
Etkinlik başladığından beri emeği geçen herkese çok çok teşekkürler ediyorum.. kasımda hikaye başkadır dedik.. başka oldu gerçekten..
Sevgiyle,huzurla,sağlıcakla esenkalın efendim..

sizleri hikayemizle baş başa bırakıyorum.

19..........

Sonbaharın ikindi güneşi bir başka ısıtır insanı. Hem güneşin akşama gurubu hem de mevsimlerin kışa gurubundan olsa gerek. Akşam, nasıl bütün her şeyin üzerine karanlık bir yorgan çekiyorsa kış da o karanlığa inat bembeyaz bir yorganla örtüyor her şeyi.
İlkbaharın müjdecisi rengarenk kokulu çiçeklerin tüm yaz gayretlerinin ve olanca sıcakta yanmalarının sonucu meyveler, sebzeler, yiyecek içecek ne varsa ambarlara konulacak her şey.. hep yiyecek içecek değil ya bir de kokusu ve görüntüsü ile ruha gıda olacak arz-ı endam eden envai çeşit çiçekler, çiçekli ağaçlar var.. işte ben en çok bunlara meftunum aslında..
Bundan tam beş yıl önce.. her biri hakkında her türlü bilgiyi öğrenip olmaları gerektiği yere tek tek ben diktirdim bu envai çeşit aromatik ve egzotik çiçekleri.. hiç kimsenin bilmediği daha doğrusu kodaman sosyetenin oturduğunu sandığı, İstanbul’un yüksek rakımlı, gözden ırak bir ormanlı tepesinde tam 19 tane villanın bahçesine.. Beş yıl boyunca hem evlerin yapımı hem de bahçenin en ufak ayrıntısını her gün en az üç kez gezerek, kimi zamanlar burada kalarak 24 saat kontrol ettim.. iş seyahatleri bahanesiyle onların beni yurtdışında bildikleri sevgili eşim Naz ve oğlum Can’a hasret geçen yoğun yılların işte semeresi.. şahsına münhasır tasarlanan amacına uygun evler.. gül bahçesi içinde olan da var, kopkoyu renklerle donanmış şato görünümlü olan da.. daha neler neler...tam 19 tane..
Tam da gözümün içine giren yoğun ikindi güneşinin altında güneş gözlüğümü takmadan erguvanların, zeymuranların, akasyaların, kızıl ağaçların, çam kokularının, yediveren güllerin arasında adım adım gezdiğim ve her karesini ezbere bildiğim bu yere haftaya taşınacağız.. Herkesin hanımına farklı farklı şeyler dediği gibi ben de üstün hizmetlerimden ötürü devletin bana verdiği büyük ikramiye karşılığında böyle bir yerden ev aldığımı söyleyeceğim sevgili eşime.. bu sürprizime nasıl şaşıracağını ve sevineceğini tahmin ediyorum aslında.. eminim çok da gururlanacaktır böyle bir ödüle layık olduğuma.. ve tek çocuğumuz Can’ımızı böyle bir yerde büyütecek olmamıza.. sanki yeni görüyormuşum gibi bende çok şaşıracağım onlarla birlikte ve heyecanlı mutlu görüneceğim.. her detayı incelerken ‘’ aa çok iyi düşünmüşler bravo’’ diye öveceğim kendimi gıyabımda.. sabah koşusunda, nilüferli havuzların başında, ya da arabamıza inip binerken karşılaştığımız komşularımızla eşlerimiz yeni tanışırken bizler sanki yeni tanışıyormuşuz gibi merhabalaşacağız.. hepsinin durumuna göre özel dizayn edilen ağaç, çiçek, su kanalı, kapıdaki evcil hayvanlar, çocuklarımıza aldığımız ve onlara eşlik eden kedi köpek dahil ve dahi bir otu ve çöpü dahi sıradan olmayan ama bizim sıradanmış gibi davranacağımız bu yerler için her birimizin o evi nasıl aldığına dair eşine söyleyecek illaki inandırıcı bir cümlesi olacak tabii ki.. belli aralıklarla taşınarak dikkat de çekmeyeceğiz.. çok sık görüşerek açık da vermeyeceğiz.. eşlerimiz bizi birbirilerine bizim onlara kendimizi nasıl anlattıysak öyle anlatacaklar.. bizim evimiz envai çeşit kokulu ve rengarenk güllerin arasında bir ev.. bahçesindeki minik havuzda nilüferleri de ellerimle tek tek suya bıraktım.. öyle olması gerekiyordu .. o koku bizim için çok önemliydi çünkü.

Peki Biz kim miyiz?

Biz bu vatanın geleceğiyiz..

Tam 19 kişi..

Şimdilik..

Her birimizin, hem kendi özelliklerimiz, hem de bizlerden genetik olarak tek çocuklarımıza aktarılan özelliklerimizden dolayı özel yetiştirilen, devletin değişik kademelerinde, görünür mesleklerimizle çalışan, mühendis, biyolog, kimyager, doktor, botanik bilimci, zoolog, uzay bilimci, fizikçi, bilgisayar mühendisi, mimar ve değişik meslek gruplarından tam 19 kişi.. Dünyanın gurubunun yaklaştığı, bir nevi kıştan önceki sonbaharın evlatları.. Bu kaçınılmaz kışı rahat geçirelim diye dünyanın gerisinde kalmamak ve kendi geleceğimizi şekillendirmek adına hem kendi özelliklerimizi hem biricik evlatlarımızın özelliklerini kullanacağımız hem de daha ne özelliğe sahip olduğunu fark etmeyen cevherleri bulmak ve yetiştirmek için her an çalışmaya azmetmiş bir avuç yürekli adam.. ve 19 tane farklı yaş ve cinsiyette özel çocukları..

Eşimin ara ara tedirgin olduğu, acaba bir hastalığı mı var dediği oğlum Can.. farkında olduğum özelliklerinin sonuçlarını eşim hastalık mı acaba diye anlıyor tek sorunumuz bu .. onu rahatlatmak için her seferinde özel ayarladığım farklı doktor arkadaşlarıma götürüp ‘’hiç birşey çıkmadı hayatım her şey yolundaymış’’ diyerek atlatıyorum.. şu an 9 yaşındaki oğlum doğduğundan beri benimle iletişim halinde.. önceleri telepatik yollarla, konuşmayı öğrendiğinden beridir de konuşarak, annesi yanımızdayken de uzaktan telepatik yollarla anlaşmaya devam ediyoruz.. çok özel ilgileniyorum aslında onunla güncel hayatta annesinin olmadığı zaman ve yerlerde eğitiyor, kimi zaman da kan ter içinde burnu kanayarak uyandığı rüyalarına girerek onu orda yetiştirmeye devam ediyorum.. ben olmadığım zamanlarda da özel eğitimli safkan iran kedisi de onun gölgesi gibi her an yanında zaten.. o kedinin soyunu ve özelliklerini anlatmaya kalksam ne kadar büyük bir hazineye sahip olduğumuzu anlatamam bile..
………………
Mevsim sonbahar... Dökülen yaprakların bir yolun sonuna yaklaşması misali biz de artık yolun sonuna ilerliyoruz. Çoktan söylenmiş 19 yalan bulunduğumuz tepeye doğru yola çıktı bile.

Yıllardır hazırlandığımız büyük final, onca zorlukla bazen bilinmezliğin verdiği kuşkuyla beklediğimiz o kış bu kış.

Ben kim miyim? 19 taneden birisiyim sadece, bizim ismimiz önemli değil zaten yaşamlarımız gibi isimlerimiz de sahtedir. Hepimiz devlet için birer numaradan ibaretiz. Örneğin şu mimar olduğuna inanan ve villaların yapımıyla tek tek ilgilendim diye böbürlenip duran 3 numara. İnsan bir yalanı yaşamayı sürdürdükçe zamanla o yalan kendi gerçekliğine dönüşüyor da sahteyle gerçek yer değiştiriveriyor.

Biz gerçekten hiç var olmamış ve hiç var olmayacak olanlarız. İsmimizi, işimizi, görevimizi, ailemizi... hiç birisini biz seçmedik.
Ben kim miyim? Ben kendisine, özel ve şahsa münhasır tasarlanmış 19 villaya, 19 özel bahçe yapma görevi verilenim. 19 özel aileye 19 özel çiçek... Çiçekler, hayvanlar, eşyalar hepsi ayrı ayrı öneme sahip evet. Bizim dünyamızda normal gözüken şeylerin hepsi aslında normal görünüme sahip özel varlıklar. Hiç kimse hangisinin tam olarak ne yaptığını bilmiyor, böylece aslında hiç kimse bilmesi istenenden fazlasını bilemiyor. Örneğin ben sadece çiçekleri biliyorum, 3 binaları, 7 hayvanları gibi.

Kendimi bildim bileli böyleyim, bir zamanlar bir ailem var mıydı bilmiyorum geçmişime dair hatırladığım ıssız bir adada kurulmuş bir laboratuvar, bitmek bilmeyen aklınızın almayacağı zorlu deneyler, bir sürü beyaz önlüklü insan, ilaçlar, kabuslar, hazırlandığımız görevin vurguları ve belirli zamanlarda bir araya gelebildiğimiz kalan 18 çocuk. Öncesi yok... Vücudumuzun geçirdiği mutasyon ile kazandığımız yeni özelliklerimizin bedelini hatıralarımızla ödedik.

Devlete bağlı çok gizli bir örgüt tarafından yürütülen kontrollü deneylerin 19 başarılı deneğiyiz biz.

Hiç Stephen King okumuş muydunuz? İşte biz bu 19 kişi o romanlardaki karakterlere taş çıkartacak hayatlar sürdüren gerçek kişileriz.

Yıllarca süren özel eğitimler sonucu her birimiz farklı alanlarda uzmanlaştırılarak devletin çeşitli kadrolarında görev almaya başladık.

Deneyin ilk basamağı genetikleriyle oynayarak üstün özellikli bireyler elde etmek ise, 2.basamağı ise bu üstün özellikli genleri biyoteknoloji yöntemlerini kullanarak bir sonraki nesile aktarabilmekti.

İkinci aşama için üreme çağına gelmiş 19 deneğe doğal yollardan çocuk sahibi olamayacak eşler bulmaktı.

Doğal yolla meydana gelecek gebeliklerde 2. nesil deneklerin DNA sının tek zinciri anneden geleceği için saf DNA elde edilme şansı %50 olacak ve yılların çalışması büyük bir risk altına girecekti. Başka yollarla da deney devam ettirilebilse bile doğacak bebekler sürekli gözetim altında tutulamayacağı için bu da başka problemler doğuracaktı. Bu nedenle örgüt her birimize yıllardır hazırlıkları devam eden projenin mükemmeliyetinin korunmasını sağlayacak koşulları sağlayan eşler buldu ve tamamen gözlemde bulunabilmek için hepimizi bu eşlerle evlendirdi. Tabi bayanların deney malzemesi olduklarından haberi yoktu, projenin gizliliği tehlikeye atılamazdı.

Eşlerimizin neye göre seçildiğine dair bilgimiz yok, örgütün kararlarını sorgulamaz uygularız çünkü şimdiki bizim biz olmamızı sağlayan örgüttür. Örgüt demek devlet demektir ve bizim her şeyin vatanımızın iyiliği için yapıldığından şüphemiz yoktur.

Tabi burada tutarlı hikayeler yaratmak, bizleri sevdiklerine inanmalarını sağlamak ya da en mantıklı mantık evliliği olduğuna inandırmak ve evlenmeye ikna etmek için bir dizi hafıza yıkama, zihin kontrolü gibi güçlerimizi kullanmamız gerekebildi.

Doğal yollardan çocuk sahibi olamadığımızı öğrendiğimde şaşırmış gibi yapışım, üzüntüm ve bilimsel yöntemler deneme kararı alışımız. Yaşanılması zorunlu bir başka yalan daha...

Ve deneyin 2.aşamasının başlaması. Gen terapileri sonrası Rekombinant DNA teknolojisi ile kopyalanmış genlerin bebeklere aktarılması, ve 19 süper bebek! Gen klonlanması gibi bir teknolojinin Dolly ile sınırlı kaldığını mı düşünmüştünüz?

Çiçekler diyordum değil mi? Kimisi güçlerin kontrol altında tutulabilmesine yardımcı olan, kimisi güçlerini kullandıktan sonra bitkin düşen çocukların ( çözümü hala araştırılıyor) toparlanmasına yardımcı olan, kimisi bazı özelliklerin tetiklenmesini sağlayan her biri Istanbul’a endemik 19 farklı genetiği ile oynanmış çiçek. Kokusu, rengi, konumlanmaları ile ihtiyaca göre bahçelere dağıtılmış durumdalar.

Bizim evimiz tamamen kopkoyu renkli taşlardan yapılmış, İtalyan toskana tarzı villa. Bahçemiz şimdi kızımın saçlarının rengini hatırlatan, “Güneş” ve “Ateş” ile ilişkilendirilen familyaya ait, yeni yeni çiçek açmaya başlayan Taraxacum aznavourii yani İstanbul karahindibası diye bilinen endemik tür ile süslenmiş durumda. Varlığı, yaşamı, zekayı ,arzuları ve ruhsal gelişimi simgeleyen, büyük yaratıcıların, idealistlerin ve bilim adamlarının favori rengindeki çiçekler. Bir süre sonra bitecek olan bütün bu geçiciliğin temsili. Güçlendirilmiş genetiği sayesinde uzun ve yorucu çalışmalarımızın sonucu güçsüz düşen bünyemize enerji sağlaması için tüm bahçemizi bu çiçeklerle donattım.

Evimiz tamamen taştan çünkü küçük kızım güçleri üzerinde tam kontrolü sağlayabiliyor değil ve sırf yapbozunu tamamlayamadı diye evi yakmasını istemem. Evet kızım pirokinez bir psişik, bu tamamen kendine has gücünün yanında benden aldığı telekinezi gücü onu epey güçlü bir mutant yapıyor. Eşimin nasıl fark etmediğini soracak olursanız aniden açılıp kapanan kapılara, dolaplara bazen mazeretler üreterek bazen de hafızasını sildirerek bir şekilde idare ettim. Bazen eşime her şeyi anlatasım gelir fakat görev gizliliği dolayısıyla olabilecekleri kestiremediğimden şimdiye kadar buna hiç cesaret edemedim.

Kaçınılmaz kış gelecek ve görevimiz nihayete erecek.

Tüm bu kurgusal oyunda duygular oyunu bozacak olan kurallardı ve devre dışı olmalıydı. İlk ve en katı kural buydu ve tüm bu Truman Show benzeri kurguda gerçek olan tek bir şey olmadığına göre çocuklar da oyunun bir parçasıydı ve zamanı geldiğinde ve hazır olduklarında, görevlerine teslim edilmeleri gerektiğinden onlara bağlanmamamız gerekiyordu. Genler örgüt tarafından tekrardan yaratılan genlerse çocuklar da bizim değil vatanın çocuklarıydı. Hazır olacakları zamana kadar onları eğitip gelişmeleri düzenli olarak rapor etmemiz gerekiyordu.

Fakat sorarım size adım adım büyümesini izlediğiniz, sürekli emek verdiğiniz, gülen ağlayan koşup oynayan ve size koşulsuz bir sevgi duyan bir canlıya bağlanmamak mümkün müdür?

Kızım psişik yeteneği sebebiyle sık sık görüler görür ve bunları diğerleriyle birlikte değerlendirip anlamını çözdükçe raporlarım, fakat buraya taşınmamızdan bir hafta önce ağlayarak tamamlanması gereken görevi gördüğünü, görünün net olmadığını fakat görevin başarıya ulaşabilmesi için sonunda kendisinin ve diğer çocukların ölmesi gerektiğini anlattı. Günlerce teselli etmeye çalışarak bunu unutmasını söyledim ve kimseye bu görüden bahsetmedim. Kime ne kadar güvenebilirim bilmiyorum.

Ben kim miyim? Ben kendisine belirlenen kaderi reddenim. Hepsinin kardeşi olan ve tüm kardeşlerinden şüphe eden kişiyim. Tüm bu baş döndürücü güç ve görev aşkını kızımın normal bir yaşam sürme olasılığına terk edecek olanım. Onca zaman görev öğretilerini her şeyin önünde tutmuş olup üstün yetenekleri de olsa yine de çocuk olan, hatta benim büyüttüğüm ve sevdiğim bu çocuğun hayatta kalması için her şeyi göze almış olanım.

Hayır hangisi olduğumu söylemeyeceğim, zaten gereğinden fazla şey biliyorsun artık ve senin de zihnini okuyup beni bulabilirler. Hayır böyle bir şeyin olmasını istemem, yapmam gereken şeyler için zamana ihtiyacım var. Güvenebileceğim kardeş(ler)im var mı yoksa yalnız başıma mıyım bunu araştırmalıyım önce. Yine de yeterince dikkat edersen benim kaç numara olduğumu anlayabilirsin belki.

Şimdilik benim için en büyük risk telepat yetişkin veya çocuklardan birisinin bu sırrı keşfetmesi...
……………
Kuzeyden esen rüzgarlar serttir. O nazenin çiçekler dayanamaz buna. Daha bir hafif esmeli rüzgar onlar için. Hatta esmemeli dokunmalı yaprağına; pembesi beyazına. Bana sorsanız hiç bilmem hiç birinin adını. Hepsi topyekün yeşildir benim için. Ottur, topraktır. Bir maviyi severim göğü yaşattığı için. Kollarımı açasım gelir her göğe baktığımda. Kuzeyim ben; bulutlar özlemim.
Anladığınız üzere kendime Kuzey adını verdim. 1ve 0 hakim hayatıma. Numaram 10. Herkesin bildiği mesleğim üniversite de öğretim üyesi olmam. Yaka kartımda Profesör Kuzey YILMAZ yazmakta. Teknoloji ile aram oldukça iyi. Pek kurallara takılan biride değilim. Genelde ya kuralları koyar ya da o kuralları bozan benim. 19 evin tüm teknolojisi benden sorulur. 19 evin, ev sahipleri yokken bu evlere yaptığımız ziyaretlerde yeni alınan tüm eşyalara 1 metrenin 1 milyonda biri büyüklüğünde yani gözle göremeyeceğiniz chipler yerleştiriyoruz. Giydiğiniz kıyafetlerin her birinde bu chiplerden var. Ve dış etkenlere karşı inanılmaz dirençli. Ten ısınız, nabız atışınız, nefes alış verişinize göre psikolojik analizler yapabiliyor. Sizden çok sizi tanıyoruz. Hangi olaya ne tür tepkiler verebileceğinizi önceden tahmin etmek artık o kadar da zor değil. Tüm evler her santimi kameralarla değil eşyaların yansıtma özelliği ile izlenmekte. Evde bulunan tüm eşyalara çok özel bir madde sürmekteyiz. Birkaç saat içinde emilen bu özel sıvı sürüldüğü yerdeki yüzeyi aktif hale getiriyor. Hücresel değişim yaşayan bu yüzeyde deformasyon olmuyor. 0,2 desibele kadar tüm sesleri toparlıyor. Toparladığı ses titreşimini büyütüp, tıpkı modern ses alıcı cihazlarında olduğu gibi, sonra mevcut engelleri ortadan kaldırıp, gelen bir sesi diğer seslerden ayırmak için özel filtre ve arıtmadan geçiriyor. Sesleri kaynak dosyadaki verilerle eşleştirerek görüntüleme sağlıyor. Kısaca eşyaların dış yüzeyi birer kamera görevi görüyor. Ve bir karıncanın hareketlerini bile görebilme hassasiyetine sahip. Ama bunu kimse bilmiyor.
Hişttt.. ARAMIZDA KALSIN.
Stanford da doçentlik tezimi son teknolojiler üzerine verdim. Ve pek çok projede aktif olarak çalıştım. Öğrendiklerimi bu 19 villa da ve en çok ta kendi evimde uyguladım. Görünen her şey aslında gördüğünüz şey değildir.. Hiç bir zaman size gerçeği yansıtmaz. Gözünüz beyninizle size oyun oynar. Yanıltır. Cam saydamdır değil mi? Arkasındaki her şeyi olduğu gibi mi yansıtır? Asla... Benim evimin tamamı cam. Size göre kırılgan bana gör ise bir kale. Evde olan her şeyi görebileceğinizi mi sanıyorsunuz? ASLA... Nasıl göstermek istiyorsam öyle görürsünüz. Ve bunun için de hiç bir özel güce ihtiyaç yoktur. Sadece biraz teknoloji..
Az önce size bahsettiğim 1 metrekarenin 1 milyonda birinden çok daha küçük chipler yarattım. Bunlar benim ve ailemin vücudunda gezmekte. Kanda gezinen, vücut düzenleyici olan bu chip verileri değiştirerek yansıtmakta. İstendiğinde izlenemez ve dinlenemezsin. Hatta hiçbir kamera seni göremez. Vücudun bir verici olmaktan çok, ayna konumuna düşerek arkasındaki görüntüyü kameraya yansıtır. Aslında varsın ama aslında yoksun da. Gelelim evin cam olmasına. Evdeki camlar sabit değil. Yani istendiğinde hareket halinde olan bir camı dışarıdan kim görebilir? Hiç kimse. Hareket halinde bulunan bu camlar kırılma açıları oluşturup evin içinde özel alanlar meydana getirmekte. Tıpkı bir su dolu bardakta duran kaşık misaliyiz. Sonradan yaptığım bu eklemeler Denizin dünyaya gelmesinden öncesine dayanır. Mimari tasarımı değiştirme sürecim ev halkının evden gitmesiyle başlar. Nurun doğum için 3 aylığına kız kardeşinin yanına gitmesi, evin bana kalması anlamına geldi. Ve bu avantajı fırsata dönüştürmüş oldum.
Bir kızım var ismi Su. Yoğun uğraşılar, doktora gitmeler gelmeler, her gece yaşadığımız Nur’un ağlama krizleri sonucu dünyaya merhaba dedi. Evet eşim Nur çok hassas ve sevecen biri. Bu dünyada onu sevmeyecek biri yok. Ne kadar kurgulanmış bir evlilik yapmış bile olsam. Sadece onun yanında tüm yelkenlerim suya düşüyor. Benim limanım, sevdiğim. Kimsenin bilmediği bir sırrı sizinle paylaşacağım. Su' dan sonra Nur bir kez daha hamile kaldı. Uzun bir dönem bu durumu kimseye sezdirmedik. Kolay olduğunu söylemiyor. Son 3 ayında aynı dönemlerde Nur'un kız kardeşi de hamileydi. Zor ve sıkıntılı bir hamilelik dönemi geçirdiği için ablası Nur onun yanına şehir dışına gitti. Hatta doğumları aynı zamana denk geldi. Gelmeseydi başka bir planım daha vardı. Ama buna lüzum kalmadı. Buraya kadar her şey çok güzel. İki kardeş ikisi de hamile. Ama hayat çok az pembe renk barındırır. Kız kardeşinin kalbinde delik varmış. Ve bunu hepimizden saklamış. Bir tek eşi biliyormuş. Zaten bebeği de istememiş. Doğum esnasında Nur bebeğimizi dünyaya getirirken kız kardeşi de yaşamını yitirdi. Hem bebeği hem de kendisi hayatını kaybetti. Kayıtlara sızmak, evrakları değiştirmek hayata merhaba diyen kızımızı baldızımın çocuğu olarak kayıtlara girmek birkaç dakikamı aldı. Aslında bizim olan Deniz. Öz anne ve babasının kollarında güvendeyken, sizin gözünüzde öksüz ve öz babası tarafından istenmeyen bir çocuk olarak görüldü.
Su ile Deniz arasında 1,5 yaş var. Ve her ikisi de üstün ırk. Su, çevresinde bulunan tüm varlıkları istediği şekil ve büyüklükteki canlılara çevirme ve emri altına alma yeteneğine sahip. Dikkat edin. Elinizdeki bir bardak birden sizi öldürebilir. Bir gül devasa bir deve dönüşüp sizi ezebilir. Deniz ise ruhlar alemine hükmediyor. Ölmüş olan tüm canlıların ruhlarına hakim. Gel de şimdi bu kızlara bir laf et. Azıcık sinirlendir.
Hayatım pahasına koruyacağım bir aileye sahibim. Tüm çabam ve bu kadar teknolojinin içine dalmış olmamda bu yüzden. Düşmanımı kendi silahı ile vurmak. Teknolojiyi teknoloji ile alt etmek. Tüm ipler benim elimde olduğu sürece yaşamaya devam edeceğiz.
………………
Bir sonbahar akşamıydı. Rüzgar bütün hiddetiyle ağaçları hırpalamaya devam ediyordu. Top şeklini almış çalılar oradan oraya savruluyorlardı. Rüzgarın çıkardığı o huzur veren sese orman da eşlik ediyordu. Ama her zamankinden farklı bir şeyler vardı. Baykuşların, sincapların, yarasaların o garip haykırışlarından farklı bir ses. Daha önce böyle bir ses duymadığımdan elimdeki kitabı yere bırakıp pencerenin önünde seslere kulak verdim. Ses bir değil birkaç yerden geliyordu. Hepsi de aynı tonda ve ritmi bozmadan sesleniyordu bana. Bunlar beni çağıran telepatik sesler beynimin içinde. Bunlar beraber yola çıktığımız 19 arkadaşım ailemin sesleriydi evet onlardı..

Sesler gittikçe netleşmeye başlıyordu zihnimin içinde .. artık hazırlanıp dönmem gerektiğini söylüyorlardı. Verilen görevleri tamamlayıp dönme vakti geldiğini...

Ama dışarıda karanlık beni içine çekiyordu hiçliğe karanlığa ve ay ışığına.. gece sevdiğim sırlar ile dolu olmuştur daima bana ben olmayı gösteren. Arayıp Kendimi bulduğum. Yaşadığım hiçliğin içinde bir ses olup hiçliğe şekil vermeye çalışmak gibi sessizliği bozup geceye ses veren ses gibi. Kendimi geceye karanlığa bıraktım gecede kendimi ararken çalıların arasında bir ses duydum? Sese doğru ilerledikçe beyazlar içinde hiç görmediğim bir kadın çıktı oldukça ürkmüş ve titriyordu.

Aklımdaki sesler daha yoğunlaşmaya başladı hayallerim vardı korkularım ve yalnızlığım.. korkularımı bırakıp karanlıktan çıkan kadına baktım aklımda milyonlarca soru hepsinin karşısında çaresiz yardıma muhtaç bir kadın. Ürktüm titredim sustum aklım beni yanıltıyor mu yine diye düşündüm ne yapacağımı nasıl davranacağımı bilmeden ardıma dönüp karanlığa yürümeye başladım hiçliğe!
İçim rahatsızdı.. korku ve şüphe ile dolu bir şekilde ilerliyordum karanlığa geceye..

Ardımda bıraktığım gerçek miydi hayal miydi diye düşünmeye başladım sorular bitmiyordu .. ardıma tekrar döndüm kadına doğru ilerledikçe daha büyük sorular ve şüpheler ve anlaşılmaz bir sevinç ile kalacak yerin var mı diye sordum.. hayır dedi.. beni takip et dedim bembeyaz kadına..

Eve vardık kadına temiz kıyafetler sıcak bir yemek ve dinleneceği bir yer vermiştim konuşmadık tek kelime etmeden sabah olmuştu ikimizde uyumamış sadece boşluğa bakıp ne olacağı konusunda tek kelime etmeden binlerce şey konuşmuş gibiydik.

Artık dönme vakti gelmişti zorlu geçen 13 yılın ardından 19 arkadaşıma aileme kavuşma zamanı. Heyecanlıyım.. artık bir çatı altında olacaktık ve bir aile olacaktık bunun için hazırladığımız her ayrıntısını hepimizin belirlediği 19 villa
Her birinin detayını özelliğini kendimizin belirlediği villalar yuvamız olacaktı..
Artık ayrılık olmayacak yuva aile olacağımız vaktin geldiği zaman gelmişti
Sonunda bir aile bir yuva ve bir olmanın mutluluğu 19 kişilik ailem olacaktı ve yanımda tanımadığım bir kadın? Beni artık dönüş vakti diye hiçliğin arasından alan bembeyaz kadın..

Evimi hayal ettim 19 villanın en uzağında en ücra köşesinde tek ve hiç birşeye yakın olmayan sadece huzuru sessizliği yaşayacağım evim.
Her detayında hepimizin seçtiği güzellikler vardı çiçekler hayvanlar teknolojik gereçler benim eklediğim güvenlik detayları sığınaklar depolar ve hepsini yer altından bağlayan tüneller.. olası tehlikelere karşı ailemizi bir araya getirip toplanacağımız yollar ve bir arada olup zorluklarda hep beraber karar alabileceğiniz gibi bir üs.. hepsi yer altında..

Gecen 13 yıl boyunca ben çeşitli yerlerde çeşitli görevlerde insanları eğitip onları kendilerini ve bu ulusu korumalarını öğretmiştim. Kimi zamanlar zor durumda olanlara koşup yardım edip yaralarını sarmış, kimi zaman kimsenin gidemediği yerlere gidip insanlar ile birlikte olmuştum. Birlik beraberlik kardeşlikten bahsedip insanları bir araya toplamıştım. Tabii ki maksadım hem yardım hem de kendinin bile farkında olmayan üstün yetenekli insanları bulmaktı..

Yola çıkma zamanı dedim bembeyaz kadına..
- Kadın gülümseyerek bana ailen ve sevdiklerinin yanına mı dedi şaşırdım.. ürktüm.. nerden biliyorsun bunu diye sordum.
-Dün gece konuşmasak dahi aklından geçenlerin hepsini gördüm dedi.
-Şaşırmadım çünkü 19 kişi idik ve 19 umuz da üstün yetenek ve güçlere sahip idik ve hepimiz telepati ve zihin okuma konusunda eğitim almıştık. kadına şaşkınlık ile ne diyeceğimi bilmeden
- sen peki diye sordum sen neden gece karanlığında ormanda bekliyordun diye ilk kez sordum?
- Mimar yolladı beni dedi.. Seni bana anlattı..7nci adam seni bize getirecek ve seni koruyacak dedi..
-Neden ne için kimden koruyup seni aileme götürmem gerek diye sordum .. seni neden bana yolladılar? Dedim..
-Sen savaşçısın.. ben de.. dedi..
Sanki içimi okuyor sanki ben di bembeyaz kadın.. Gözlerimi kapadım.. ve açtığımda çığlık çığlığa soğuk ve sert esen kuzey rüzgarıyla 19 a.. aileme.. gelmiştik bile.. bir anda..
…………………
Görev adım 8 Numara, bilinen mesleğim Jeofizik profesörü, sayılarla kafayı bozmuş Matematik mühendisi eşim ve yedi yaşında Yağmur adındaki kızımla 19 muhteşem villanın bulunduğu ormanda 8 Numaralı villada yaşıyoruz. Geliri çok iyi olan bir aile için bile çok lüks olan bu villada nasıl mı yaşıyoruz? Sayılarla kafayı bozmuş eşimin hayatında ilk defa oynadığı şans oyunuyla. Peki gerçekten eşim şanslı mıydı? Tahmin edersiniz ki en büyük şansı (ya da şansızlığı) benim eşim olması...
...
Ilık ve yağmurlu bir gece daha.. Camdan bir kale olan evimdeki kaçıncı gecem bilemiyorum. Zaman kavramı, biz 19 kişi için net ve anlamı olan bir şey değil. Bizler zamanda istediğimiz gibi hareket edebiliyoruz. Herkese hükmettiğimiz gibi, bize de hükmedebilenler var (belki de yok). Hayatlarımız, ailelerimiz, arkadaşlarımız, aslında bunların hiç biri gerçek değil. Gerçek olan tek şey, üstün yeteneklere sahip olan çocuklarımız. Tabi onlarında ne kadar gerçek olduğu muallak.
Peki ben kimim?
Evimin camdan olduğunu söylemiştim ya, evet camdan ama içi su dolu küplerden oluşan camdan. Çünkü ben sadece suyu bilenim, sadece çiçekleri bilen, hayvanları bilen adamlar gibi bende sadece suyu biliyorum. Ekipteki 18 kişiden biraz farklıyım. Onlara göre bu farklılık, zayıf kalmama sebep, ama bana göre bu bir üstünlük. Onların bu düşünmedikleri düşüncelerini nereden mi biliyorum? Suyu bilmemden. İnsan beyninin yüzde sekseni sudan oluşur ve insan vücudunun da yüzde yetmişi sudur. Hal böyle olunca, insanların ve en önemlisi ekip arkadaşlarımın beynini ve vücudunu okuyabilmem kolaylaşıyor. Zaten var olan üstün yeteneklerim, hiç bilinmeyen teknolojilerle donatıldığından bu yana daha üstün hale geldi. Arkadaşlarım için de aynı şey geçerli tabi. Fakat onlardan farklı olan yönümle, onların erişemediği en derin duyguya ulaşabiliyorum. Farkımın ne olduğunu merak ettiniz değil mi? Duygusal zekamın oldukça gelişmiş olması. Arkadaşlarımla aramdaki en büyük fark bu. Biliyorsunuz ki kadınların duygusal zekaları erkeklere göre daha gelişmiş. Biz 19 erkeğin üstün yetenekleri olsa da içimizde bir kadının olmaması duygu eksikliğine sebep oluyor.(Her ne kadar duygulara ihtiyacımız olmasada) Basit bir ayrıntı olarak görünse de, öyle değil. Çünkü, bizler her ne kadar eşlerimizin her zerresine hükmedebiliyor olsak da kadın gibi hissedebilmemiz de gerekli. Bu duygu yoğunluğu da sadece bana verildi. Arkadaşlarım duyguların beni zayıflattığını düşünüyor olsada onların bu düşüncelerini bu duyguyla daha iyi algılıyorum. Tabi olumsuz bir yönü de var. Kızımla kurduğum bağ... Arkadaşlarıma kıyasla babalık güdümün çok erken gelişmesi bu bağı güçlendiriyor. Neyse ki bu bağ sayesinde kızım diğer çocuklara göre daha hızlı gelişiyor. Ve itiraf etmekten çekindiğin bir şey var. Olmaması gereken bir şey. Bir istek, belkide bir hayal. Oda, görevim bittiğinde, dönebilirsem eğer, gerçek hayatıma döndüğümde, (ki gerçek bir hayatımın olduğundan emin değilim) nasıl bir yaşam sürdüreceğimi kestiremesem de istediğim tek şey ailemle olmak. Belkide bu sadece benim istediğim bir şey değildir.(Ki değil)Oyunun baş rolü olan eşlerimiz, çok üstün yeteneklere sahip çocuklarımız bu gerçek olmayan hayattan bize kalmasını istediğimiz yegane varlıklar.
Suyun tek zerresinin ulaştığı her şeye ulaşabilen, hükmedebilen ben, görevimiz bittiğinde, bize ne olacağımızı ne kadar uğraşsam da kestiremiyorum. 19 villa, 19 aile, 19 gerçek olmayan hayat ve 19 görev, işte biz 19 kişinin özeti...
...
Kızıma gelince; Yağmur, güçlerini altı yaşında kontrol etmeye başladı. Kontrolü bu kadar çabuk alması benim işimi kolaylaştırıyor. Gök cisimlerini kontrol etmekte uzman. Dünyaya 17 bin ışık yılı uzaklıkta bulunan ve Jüpiterin 1,5 katı kütleye sahip, sadece kendisinin var olduğunu bildiği gezegeni bile kontrol edebiliyor. Evrende olan en küçük gök hareketini, her durumda hissetmesi, örgütün gizliliği ve güvenliği için önemli yere sahip. Aile içinde ve diğer villa sakinleri arasında ki duruşuyla, çok sıradan bir çocuk portresi çizmesine karşın, ekip arkadaşlarımla telepati yöntemiyle çok iyi haberleşebiliyor. Bizim dünyamızda şaşırmak duygusu var olmuş olsaydı yedi yaşındaki bu çocuğun bu kadar çabuk ilerlemesi oldukça şaşırtıcı olurdu. Peki sizce Yağmur'un diğer çocuklardan bir adım önce gelişmesinin sebebi ne olabilir? Tabi ki, benim duygu yoğunluğum. Hepimiz farklı alanlarda, aynı teknolojik eğitimlerden ve yöntemlerden geçmiş olsakda kadın gibi hissedebilmek kesinlikle bir ayrıcalık. Mesela anne çocuk bağını daha iyi hissedebiliyorum. Ve ekipten birinin herkesi kandırdığının (ya da kandırdığını sandığının) farkındayım. Bunu neden mi kimseye söylemiyorum. Çünkü her şeyin bir zamanı var. Ve hiç bir hata bedelsiz değildir. Zamanı geldiğinde farkında olarak ya da olmayarak yaptığımız bütün hataların bedelini ödeyeceğiz zaten. Bizler bir ekibiz. Hiç kimseye güvenmeyiz. Kendi kendimize bile. Çünkü kimse güvenilir değil. Ama yine en çok bir birimize güveniriz. Bizler sadece örgüte güveniriz.
Şaşırdınız mı?
Düşünüyorsunuz şimdi, nasıl olurda biri kendine değilde, bir ekibe güvenebilir diye. Şaşırmayın, çünkü biz çok özel bir ekibiz. Her şeyi bilen, ama hiç bir şeyi bilmeyen 19 kişilik bir ekip. Evet herş eyi biliyoruz, ne yaptığınızı, ne hissettiğinizi, ne düşündüğünüzü. Ve bunların hepsini sizden önce biliyoruz. İnsanların hayatını onlar yaşamadan önce bilmek çok çekici geliyor sizlere değil mi? İnanın bizim bildiklerimizi bilseniz, bu hiçte çekici gelmezdi size. Şunu da unutmayın tabi, siz sadece bizim istediklerimizi bilir, görür ve duyarsınız. Her birimizin tek bir alandan sorunlu olması da bundan. Şimdi düşünüp duruyorsunuz, bunlar gerçek mi, değil mi, varlar mi yoklar mı, kim bunlar? diye. Fazla düşünmeyin. Söyledim size. Siz sadece bizim izin verdiğimiz kadarını bilebilirsiniz. Unutmayın, hisleriniz dahi bizim elimizde.
Kim olduğumuzu bilmek istiyorsunuz.
Şunu bilin ki, ne kadar az şey bilirseniz sizin için o kadar iyi...

Kim olduğumu söylemiş miydım size?
Görev adım 8 Numara, bilinen adım Erdem Aksu, Jeofizik profösörüyüm, Eşim Zerya ve kızım Yağmur'la şehrin kalabalık ve kirli olan her şeyinden uzakta sakin ve doğayla iç içe sadece 19 ailenin yaşadığı bu ormanda inzivaya çekildik. Görünürde her şey doğal, sakin. Biz mutlu bir aileyiz. Eşimle tanıştığımız günden bu yana bir birimize tek bir yalan söylemedik. Size şaşırtıcı gelebilir ama evet bende ona hiç yalan söylemedim. Eşimle olan ilişkimizdeki tek yalan benim gerçek olduğum. Ben gerçek olmadığıma göre, söylediğim hiç bir şeyde yalan değil.
Gerçek demişken, sahi, gerçek nedir?
Bizim, yani 19 kişinin hayatındaki tek gerçek örgüt. Örgütün gizliliği, güvenliği ve çıkarları. Bizim tek ailemiz de yine örgüt... Şimdi merak ettiğiniz tek şey bu örgütün kimlerden oluştuğu ve ne yaptığı değil mi? Bunu bir gün öğrenebilirseniz eğer sizde bizden biri olmuşsunuz demektir.
Biz kim miyiz?
Biz gerçek olamayacak kadar üstün kişileriz...
Aramızda olmayı çok istiyorsunuz değil mi?
Bilmeniz gereken bir şey var.
Olmayı en çok istediğiniz yer olmamanız gereken yerdir!!!
Bunu unutmayın ve kararınızı ona göre verin. Çünkü, hepinizin her zerresinde biz varız. Düşüncelerinizi daha siz düşünmeden biliyor ve görüyoruz. Bunları size neden anlattığımı düşünüyorsunuz. Anlattığım her şeyin bir sırrı var ve sizin bu sırları bulmaya çalışmanızı istiyorum. Son bir şey daha! Şu bilinmeyen gezen vardı ya, belki de onun üzerinde yoğunlaşmanız gerekiyordur.
…………………
Bir amaca hizmet etmek bizim genlerimize kodlandı. Biz hizmet etmek için yaratıldık. Hepimizle oynadılar. Hepimizi değiştirdiler. İsteseler bizi birer süs köpeği yapabilirlerdi ancak devlete hizmet etmemizi istediler. Yüce bir gaye. Ancak... Bizim ve ailelerimizin hayatları.. bunlar ne anlam ifade ediyor? Peşinde hayatların tehlikeye atıldığı yüce vasıflı görevlerin yanında bizim hayatlarımızın değeri ne kadardı?

Evet! O benim. Sorgulayan, şüpheci ve kırılgan olan. 19'un 9'u. Yanımda 1'i olmayınca tek başına 9. Yalnızken ne kadarda boynu bükük ve içe dönük görünüyorum aldığım numaradan belli oluyor bu.

Bana verilen yetenek, insanların duyuları ile oynayabilme özgürlüğü. İstediğim kişinin hislerini anında değiştirebilir ve yerine istediğim hissi yerleştirebilirim.

Açlığınızı size unutturabilir ve vücudunuz açlıktan ölürken beyninize doygunluk hissi verebilirim. Veya düne kadar çok sevdiğiniz bir dostunuzu yarın sizin gözünüzde yok edebilirim. Buna yetenek diyorlar.. ben diyemiyorum ancak. İnsan kandırmak beni pek memnun etmiyor.

Eşim Aslı bir doktor. Çoğu şeyden habersiz ve beni delicesine seviyor. Ondaki bu sevgiyi yüreğine ben mi yerleştirdim, emin değilim. Beni gerçekten seviyor mu bilemiyorum. Yeteneklerimi onun üzerinde kullanıp kullanmadığımı kim söyleyebilir? İnsanın karısının sevgisinden şüphe etmesinden daha huzursuzluk verici ne olabilir ki? Eşim ile diğer numaralı ekip arkadaşlarımın eşleri arasında güzel bir dostluk var. Hemen hemen hepsi ile bir araya gelip sohbetler edebiliyor Aslı. Benden daha uyumlu olmasını çoğu zaman kıskanmıyor değilim.

Kızım Ebru ise babasının aksine yeteneğinden gayet memnun ve onu idare etmeyi çok iyi bir şekilde öğrendi. İstediği an uzay-zamanı bükerek zaman çizgisinde sıçramalar yapabiliyor. Henüz bu teleportasyon yeteneğini geliştirmiş değil tabi ki. Biliyorum ki ilerleyen yaşlarda yanına istediği kişiyi de alarak ışınlanabilecek. Bunun için çok çalışmalı.

Eve henüz alışabilmiş değiliz. Gerçi Aslı hemen benimsedi ancak ben çok yabancılık çekiyorum ve sanırım bu biraz daha sürecek. Bahçemizde kızımın ilgilendiği bir köpeğimiz var. Bizim villamıza bir köpek tahsis edilmesi bana çok manidar geldi başlarda. Yine bunun altında da bir bit yeniği aramadım değil. Benim sorgulayıcı yanıma atıfta bulunarak sanırım köpeklerin sadık olması hatırlatılmak istendi. Galiba benimle alay ediyorlar. Bunu uzun ve müsait bir zamanda oturup düşünmem gerek, biliyorum. Sadakat verilen her emre uymak mı yoksa faydasına inandığın şeyleri yapmaya çalışmak mı? Düşünmem gerek...

Bahçemizdeki çiçekler ise evin diğer malzemelerine nazaran o kadar rastgele seçilmiş halde ki şaşırırsınız. Bütün halde bahçeye baktığınızda hiç bir görsel zevk verecek çiçek bulamazsınız. Ancak her bir çiçeği ayrı ayrı incelemek isterseniz o ayrı. Bunda da bir şeyler gizli olabilir mi?

Sanırım devlet bizi 24 saat boyunca izlemekte. E zaten biz onlar için çalışmıyor muyuz? Neden bizi takip ediyorlar ki? Karımla vakit geçirirken sürekli tetikte olmak zorundayım. Bu beni biraz kıskanç biraz da asabi yapıyor. Bu şüphelerle yaşamak.. Aman tanrım!

Devlete hizmet halka hizmettir! Bizlere öğretilen ilk kurallardan. Peki o zaman neden halktan uzakta yaşamak zorundayız. Onlarla iç içe olmadan onları tanımadan onlara nasıl hizmet edebiliriz ki? Sorular...

Bizi yarattılar ve bir amaca mahkum ettiler. Bu belki de nesillerce devam edecek. Çocuklarımız birer robot. Bizden onları robotlaştırmamızı istiyorlar. Bunu kızımın gözlerine bakarak nasıl yapabilirim. Bunu benden nasıl beklerler..

Şu günlerde bazı geceler uykusuz kalıyorum. Sebepsizce karmaşık rüyalar görüyorum. Yurt dışı merkezli bir örgüt tarafından İstanbul'da hayata geçirilmesi planlanan bombalı bir eylemi neredeyse son anda engellediğimizi anımsıyorum. İlk görevlerimizden biriydi. Takım çalışmasına yatkın olmadığımız hal ve hareketlerimizden belliydi.

19 kişi, 19 farklı karar mekanizması gibi çalışıyorduk. Birbirimizin yeteneklerini kıskandığımız bile oluyordu ilk zamanlar. Ancak bunları aştık zamanla. Aynı amaca hizmet eden 19 kişilik bir takımız artık. Peki o halde ben neden günlerdir bu rüyaları görüyorum. Bir sebebi olmalı!

Yurt dışı hizmetlere henüz gönderilmedim. Yeteneğimin ülke içindeki halk kamuoyu üzerinde çok daha faydalı olduğu düşünülüyor. Korku ve panik halindeki kitleleri anında sakinleştirebilme gücüm devletin en sevdiği yanım. Panik hali ile eleştirel düşünen kitleler bile artık sessizleşiyor. Bunun sebebi ben miyim, yoksa toplumsal baskı mı? Hangisi olursa olsun, devletimiz artık çok güçlü. Hele ki insan yönetimi konusunda.

Dünya büyük bir savaşın ortasında. Belki omuz omuza çarpışmalar görmüyor halklarımız ancak soğuk bir savaş sürmekte. Bizler gibi genetiğiyle oynanmış insanlar yaratmak fikri tabi ki sadece bizim devletimizin fikri değil. Olamaz da. Nazi Almanyasında bile benzer amaçlarla onlarca deney yapıldığını unutmayın. Başarısız olduklarını iddia edebilir misiniz? Hele ki günümüzde. Aynı amaçla çalışmalar yapılmadığını kim söyleyebilir. Devam eden bu psikolojik ve informatik çarpışmada ülkemi ve halkımı korumak için bu 18 adamla birlikte verilen her görevi yerine getireceğimize yemin ettik. Bu yolda öleceğimizi bildiğimiz halde.
………………………
Bir anda, kanıma pompalanan adrenalinin gücüyle gözlerimi açtım. Kalbim hızla çarpıyordu. Gözlerimi tekrar kapattım ve derin nefesler alarak nabzımı 120 seviyelerinden 90lara indirdim. Hızla akan kanımın damarlarımda yaptığı basıncın sesi kulaklarımdan silindikçe, beynimin içinden gelen ve sürekli tekrarlayan sesi daha net duyar oldum;
“Saat 9’da olağanüstü toplantı”…

Yatakta, yanımda uyuyan kadını uyandırmadan doğruldum ve başucumdaki çalar saate baktım. 5.59du, bir dakika sonra çalacak olan alarmı kapatıp çıktım yataktan. Eşim öce yatakta kıpırdanmaya başladı, ve ardından da gülümseyerek gözlerini açtı.
“Günaydın hayatım, erkencisin?” Soru anlamı taşımayan kelimelerin soru sorarcasına kullanılmasından nefret ederdim. Her kelimenin, her aletin, ve her insanın bir görevi vardır ve bunun dışına çıkmamalıdır. Yüzüme sıcak, ve sıcak olduğu kadar da sahte bir gülümseme yerleştirerek yatağın kenarına oturdum ve kadının saçlarını okşamaya başladım.
“Dün akşam bahsetmiştim ya, sabah erken yatırımcılarla bir toplantımız var, öncesinde hazırlık yapmak istiyordum.” Kadın hatırlamak ister gibi hafifçe gözlerini kıstı ve alnındaki çizgiler biraz daha belirginleşti.
“Hatırlamıyorum.” Hatırlamıyor mu? Yatağın, kadının yattığı tarafındaki komodine kaydı gözlerim. Üzerindeki vazo içerisinde bahçeden kopartıp getirdiğim gül vardı. Ancak kurumuştu. Tam da zamanı!
Ben kadına söyleyecek cümle, onu ikna edecek bir açıklama düşünürken yatak odasının kapısı çaldı.
“Gel!”
Yavaş yavaş açılan kapının ardından oğlum Doğan’ın ışıl ışıl yüzü belirdi.
“Günaydın anne, baba, sesinizi duyunca uyandığınızı anladım ve size bir sürpriz yapmak istedim.” Arkasında sakladığı kıpkırmızı gülü ortaya çıkartıp, şaşkınlıktan gözleri dolan kadına uzattı. Kadın mutlulukla gülü aldı ve uzun uzun gülü kokladı.
“Teşekkür ederim, yine tam zamanında geldin”
“Görevim. Ancak bir dahaki sefere çiçeğin tazeliğine dikkat edersen iyi olur”
“Neden erken kalktın?”
“Seninle aynı sebepten, toplantıya bu sefer biz de davetliyiz” Oğlumla sürdürdüğüm sessiz sohbet, kadının sesiyle bölündü;
“Teşekkür ederim bir tanem, ben hemen kahvaltıyı hazırlıyorum o halde, babanın bu sabah işe erken gitmesi gerekiyormuş, dün akşamdan beri bundan bahsediyor. Bu durumda seni okula ben bırakırım.”
“Gerek yok anne ben babamla gideceğim”
“Tamam canım, nasıl istersen” kadın üzerine sabahlığını geçirerek alt kata mutfağa indi.
Ben kimim? 19 askerin biri. Ne adımın ne numaramın ne de başka bir şeyin önemi var ama ben 1 im. İlk denek, ilk asker... Aynı zamanda da kimyagerim. Biyokimya ve genetik mühendisleri ile beraber çalışıyorum. Az evvel kadına koklattığımız çiçeğin kokusundaki kimyasal bana ait mesela. Bitkinin salgıladığı AG24D6 kodlu enzim oksijenle buluştuğu anda güzel bir koku veriyor, ve enzime karşı herhangi bir antidot almamış kişinin koşulsuz şartsız itaat etmesini sağlıyor ve beyinlerindeki sorgulama mekanizmasını çürütüyor, böylece onlara sunduğumuz yapay gerçeklere tamamen inanıyorlar. Ben bu gibi pek çok kimyasal yaptım ve yapıyorum, diğer askerler ise bu kimyasalı organik ya da inorganik malzemelerde birleştiriyorlar. Gülün DNA’sına, bu enzimi salgılatmak gibi. Bizimle yaşayan 19 kadının onca dönen şüpheli şeye rağmen hala bu kadar sakin kalmaları, bu çiçekler sayesinde. Çiçeklerin başka rolü yok mu? Elbette var, bu sadece tek bir görevi…
Yanımdaki kadın, tamamen önemsiz… Bu hikayede Doğan’ı 9 ay rahminde taşımaktan başka bir görevi yoktu. Görevini de bundan 8 yıl evvel tamamladığına göre artık elimine edileceği günü bekliyor. Ve bu da çok uzak bir tarih değil. Her ne kadar kendisine karşı hiçbir duygu taşımasam da, çünkü en başından beri plan onların zamanı geldiğinde yok edilmesi üzerineydi ve bizler de çocukluğumuzdan beri bu gerçeğe şartlandırılarak büyüdük, yine de masum bir kadının öldürülecek olması beni biraz üzüyor. Keşke bugünün yapay rahim teknolojisi o zamanlar da var olsaydı da, hiçbir kadını bu işe bulaştırmasaydık.
Ve ne yazık ki, duygusal bağ kurmama konusunda herkes benim kadar başarılı olamadı. Eliminasyon günü geldiğinde eş dedikleri kadınları korumak adına bizi karşılarına alabilecek kadar ileri gidebilecek olanlar var aramızda. Gerçi o gün geldiğinde bunu yapabilecek kadar ileri gidebilirler mi bilinmez ama buna gerek bile kalmayacak. Çünkü Yüce Üstat geçen ay bana planını açıkladı. Özel bir kimyasal hazırlayacaktım, vücuttaki iyon dengesini kısa süreliğine bozacak bir kimyasal. Bu da, vücuttaki kasların çalışmasını engelleyecektir, kalp kası dahil… Bir süre sonra kalp çalışmayı durduracak ve ölüm gerçekleşecek. Birkaç dakika sonra ise kimyasalın etkisi geçecek ve yeniden iyonlaşma başlayacak. Ancak kalp bir daha çalışmayacak. Sonrasında mühendisler bu kimyasalı, her kadın ve Deniz için özel seçilmiş takılara enjekte ettiler. Elbette ki onlar bu kimyasalı AG24D6’nın yeni bir versiyonu olarak biliyorlar. Ve sadece üç gün sonra, bu özenle paketlenmiş takılar 19 asker aracılığı ile hedeflerine ulaştırılacak.
Peki bu durumda, kadınlarla duygusal bağ kurmuş olanlar aldatılmış hissetmeyecekler mi ya da örgüte düşmanlık beslemeyecekler mi diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
Merak etmeyin, bunun için de karanfiller hazır, 19umuz da hediyeleri verdikten sonra acil toplantıya çağrılacak ve karanfillerle süslü bu toplantı odasında Yüce Üstadın söylediklerini sorgulamadan kabullenecekler.
Aslında bu kadar detaylı bir işleme gerek yoktu. Neticede örgüt, tüm siteyi ateşe verebilir ve bir yangında herkesin öldüğünü de bildirebilirdi ancak gereksiz yere medyanın ilgisini çekmeye gerek yok. Kadınların aileleri ve dostları gül kokulu bahçelerde, sevdiklerinin kalbinin bir gece ansızın durduğunu öğrenecekler ve bir daha sorgulamayacaklar.
Gelelim oğluma, Doğan… Onun yeteneği ise hızı. Sabah kadının “Hatırlamıyorum” sözüyle sıkıntı yaşadığımı duydu, ve ben daha cevap bile veremeden yatağından kalkıp giyindi, odasını topladı, bahçeye çıktı, gülü aldı ve bildiğiniz üzere kapımızı çaldı. Muhtemelen Flash ve Superman yarış yapacak olsalar, oğlum ikisini de geçerdi. Bu hızın ona en büyük katkısı ise zaman oldu. Henüz 8 yaşında olmasına rağmen 80 yaşındaki bir insanın deneyimi ve bilgisine sahip, okumadığı kitap, gazete, makale kalmadı. Normal bir insanın yıllarca emek verip ge geliştirebildiği yetenekler onun sadece birkaç dakikasını alıyor. Ve o da bu görevinin bilincinde ve kadının elimine edilmesi gerektiğinin bilincinde.

Kahvaltıdan sonra okul üniformasını giymiş olan oğlumla arabaya bindik, siteden çıkar çıkmaz yaklaşık 100 metre ilerdeki büyük iş merkezine girdik, arabayı otoparka bıraktıktan sonra beraber en üst kattaki toplantı salonuna çıktık. Aslında bu binaya evlerimizin altındaki tünellerden de geçiş var ancak kadınlar bizi yolcu etmek konusunda ısrarcı olduğu zamanlarda evin dışından gelmek daha kolay oluyor.
Toplantı odasına girdiğimizde sandalyelerin neredeyse tamamen dolu olduğunu gördüm. Girişte bulunan VR gözlüklerinden birini kendime aldım diğerini Doğan’a uzatacakken onun çoktan gözlüğünü takmış olduğunu farkettim. Beraber ön sıralara geçtik ve oturduk. Her zaman olduğu gibi gözlüklerin aktifleşip Yüce Üstat’ı görmeyı beklerken sesini duyduk.
“Evlatlarım, gözlüklerinizi çıkartın! Bugün özel bir gün ve sizinle özel olarak konuşmaya geldim”
Şaşkınlık dolu mırıltıların yerini bıraktığı uğultuyla gözlüğümüzü çıkarıp sahneye baktığımızda salonu yeniden derin bir sessizlik kapladı. Yüce Üstat bembeyaz takım elbisesi ile sahnede bizlere bakıyordu, yakasında taşıdığı kırmızı karanfil, birazdan konuşulacakların ciddiyetinin sinyallerini taşıyordu. Yanında ise yine beyazlar içinde oldukça solgun, genç bir kadın vardı. Masmavi gözlerini salonda gezdiriyor, sanki birini arıyordu. Tüm beyazlığı ve solgunluğu ile tezat oluşturan simsiyah saçları ise beline kadar uzanıyordu. Çıkık elmacık kemikleri ve sivri, kalkık çenesi bana çok tanıdık bir simayı anımsattı ama bir türlü çıkaramadım.
“Evlatlarım, bugüne kadar pek çok olayda suça karşı mücadele ettiniz, halkın yanında savaştınız. Gerek iç gerekse dış düşmanlara karşı birliğimizi savundunuz. Ancak bunların hepsi birer eğitimdi ve sizi bugüne hazırlamak içindi. Bugün yanımda, sizinle konuşmak için çok uzaklardan gelmiş çok özel bir konuğum var. Sözü kendisine bırakıyorum.”
Ve ardından konuşmaya başladı…
-------------------------------
Beyazlar içerisindeki kadın sitenin doğu yakasındaki kayalıklara yürüdü. 19 özel çocuk toplantı sonrasıyla babalarıyla eğitime girmişti. Ancak aradığı çocuk burada kayalıkların üstüne oturmuş yanında, kendinden başka kimsenin göremediği arkadaşı ile konuşuyordu.
Kadın çocuğun yanına geldi ve doğrudan küçük kızın yanındaki hayalete bakarak konuştu;
“Zeynep, bize biraz izin verir misin, Deniz ile konuşacaklarım var”
Küçük kız şaşkınlıkla kocaman olmuş masmavi gözlerini bir Zeynep’e bir de yanında beliren çok tanıdık olmasına rağmen ilk kez gördüğü kadına çevirip durdu.
“Onu görüyor musun? Sen de mi hayaletlerle konuşabiliyorsun?” Sonradan aklına gelmişçesine ekledi “Peki ismini nerden biliyorsun”.
Küçük kızın sivri çenesi merakla biraz daha havaya kalktı.
“Senin bildiğin ve henüz bilmediğin her şeyi biliyorum. Ve seni uyarmaya geldim.”
Cebinden küçük bir kutu çıkartıp kıza uzattı.
‘’3 gün sonra baba dediğin adam sana, senin katilin olacak bir kolye hediye edecek. Onu sakın takma, tamamen kopyası ikinci bir kolye bu kutunun içinde. Onu tak. Ve yine kutunun içinde bir hap var, nabzını hissedilemeyecek seviyeye kadar düşürecek ve seni öldü sanacaklar. Sonrasında sadece beni bekle.”
Küçük kız inanmaz gözlerle karşısındaki kadına bakıyordu. Mavi gözleri iyice kısılmış, korku ile gölgelenmişti.
“Sana neden güveneyim ki, bütün bunları nasıl bilebilirsin”
“Şimdi güvenmeyeceksin zaten, 3 gün sonra Prof. Kuzey Yılmaz’ın hediye edeceği kolyeyi gördüğün zaman güveneceksin. Ve bütün bunları çok iyi biliyorum, çünkü senin geleceğin benim geçmişim. Ben sen im.”
…………………
Bu toplantıyı kaçıramazdım. Onları durdurmanın tek yoluydu bu. Her ne yapacaksam bir arada oldukları bir anda yapmalıydım. İş merkezinin kapısına varabildiğimde toplantı dağılmış birer birer çıkmaya başlamışlardı. Lanet olsun yetişememiştim.
Elimdeki çantayla öylece kapıda kalakalmıştım. Onlara görünmeden ortalıktan kaybolmalıydım. Kontrol edemedikleri biri olduğumu anlarlarsa akşam yemeğini yiyemeyebilirdim.
Ben de onlar gibi devlet için çalışıyordum. Görevim de onları hazırlandıkları büyük yolculuğu başaramadan durdurmaktı. Çünkü aşırı yüklemeler 19 'un DNA sini bozmakla kalmamış beyin fonksiyonlarını da etkilemişti. Şu anki halleri gerçekten çok uzak, yarı sanal bir durumdu. 17 bin ışık yılı ötedeki bir gezegene yolculuk hazırlığındaydılar. O yolculuk başlarsa dönüşümsüz sanal aleme geçeceklerdi.
Onlar bunu bir uzay aracı olarak algılayacaklar ama aslında bildiğiniz bir matrix dünyasının ilk fertleri olacaklardı. Bu yüzden de onların bir an önce uyandırılmaları, villa sandıkları o tabutlardan çıkarılmaları ya da o tabutlarla birlikte gömülmeleri gerekiyordu.

Büyük fırsat kaçmıştı. O toplantıdan biraz daha erken haberim olsaydı veya daha hızlı olabilseydim 19 efsanesi bir şekilde sona ererdi. Şimdi işi uzun yoldan daha uzun sürede halletmem gerekiyor. Doğruca villâlarına gidip tek tek ya da ikişer-üçer onlara ulaşmalıyım.

Ben onlar gibi özel yeteneklere sahip değilim. Ama onların özel güçlerini geçici olarak kaldırabilir, aralarındaki telepatik konuşmaları dinleyebilir ve istersem kesebilir, zihnimi onlara kapatabilir ve onların tüm bildiklerini geçici belleğime kaydedebilirim. Ben ne kadar istersem o kadar bana ulaşabilir ve bulaşabilirlerdi. Tam olarak da bu yüzden onlara karşı onları kullanan devlet tarafından görevlendirilmiştim.

Örgüt son dönemlerde yeni yapılanmasıyla 19 u kişisel ve özel amaçlarda kullanmaktan çekinmediği için uluslararası platformlarda Türkiye zor günler yaşamış ve asla vermeyeceği tavizler vermek zorunda kalmıştı. Bu nedenle de 19 sorununu çok kısa bir sürede çözmek ve yeniden masaya elini vurmak istiyordu.

Örgüt tüm hazırlıklarını tamamlamış onları sanal aleme geçirip tüm dünyayı hatta uzayı kontrol etmek istiyordu.

Devlet bunun önüne geçemezse çok daha ağır bedeller ödeyeceğini bildiğinden imkanları zorluyordu. Benim özel durumum doğuştan vardı. Bana ulaşmaları ise çok kolay olmadı. Ailem yıllarca beni onlardan saklamayı başarmıştı. Başaramamış olsalardı belki de efsane 19 degil 20 olacaktı kimbilir.

Villaların olduğu ormana geldiğim de karanlık çökmek üzereydi. Çok yoğun bir telepatik iletişim vardı. Ne yapacağıma karar vermem gerekiyordu. Kısa bir eğitim süreci ve kimyasal destekle bu hale gelmiştim. Yeterli tecrübem de yoktu. Yine de tek şansları bendim.
…………………
Yüce Üstad’ın bizi, kızım Ilgın’la beraber toplantıya çağırmasından sonraki gündü. Güneş tenimizi yakıyordu ama biz iki-üç arkadaş ormanlık alanın ilerisinde, tepenin aşağısına doğru kurulan deniz manzaralı tenis kortunun tribünündeydik. 2 numara ile 6 numara raketsiz bir tenis maçı oynuyorlardı. İkisi de olduğu yerde durup sadece gözleriyle topu takip ediyor ve telekinezi güçleriyle topa yön veriyorlardı. Koşturmaca olmayınca maçın çok da heyecanlı olduğu söylenemezdi. Bence 19 için yeni tür sporlar icat edilmeliydi. Biz ayakta tribünün önünde duran demirlere yaslanmış, bir yandan maçı izliyor, bir yandan da aramızda konuşuyorduk. Eşlerimiz buraya geldikten sonra epey bir kaynaşmış, evlere gidip gelmeler başlamıştı. Biz ise çok daha önceden beridir tanışıyorduk. 8 numaranın eşi şimdi inanılmaz yetenekli kızıyla bizim evde, benim eşim ve kızımla birlikteydiler. Kızım Ilgın çekiçsiz bir Thor gibiydi adeta. İstediği yerde istediği zaman şimşek çaktırabiliyordu.

Ben ise hayvanlarla ilgileniyordum. 7 numara da hayvanlarla ilgileniyordu ama o sadece klasik bir zoologtu. Gerçek yetenekleri başkaydı. Ben ise görünürdeki mesleğim veteriner olmasına rağmen hayvanları kontrol edebiliyor, onlarla iletişim kurabiliyor, onların akıllarındakini okuyabiliyor ve onları istediğim gibi yönlendirebiliyordum. İstediğim an ebabil kuşlarıyla yukarıdan taş yağdırabilir, insanların üstüne Nemrut’a yapıldığı gibi bir sinek ordusu yollayabilirdim. Bir vakitler bunları sadece Tanrı yapabiliyordu.
Efendim?
Ben mi kimim?.
Ben Son Akşam Yemeği’ndeki İsa ve havarilerinin toplam kişi sayısı. Ben Valhalla’daki 12 kişilik yemeğe davetsiz olarak gelen, yakışıklı ve adil Baldr’ı öldüren İskandinav Tanrısı Loki. Ben Albert de Salvo, Charles Manson, Jeffrey Dahmer gibi ünlü katillerin isimlerinin harf sayısı. Ben bu 19 kişilik topluluğa en son dahil olan ve birçok kritik operasyonda başarı sağlamış, birçok kişinin hayatını kurtarmış olmama rağmen bu topluluk tarafından asla kabul görmeyecek olan uğursuzlar uğursuzu 13 numara.
Benim, nasıl desem, insanlarla pek aram yoktur. Kızım Ilgın’a da çok iyi rehberlik edebildiğim söylenemez zaten. Eminim çok çalışmayla bütün doğa olaylarını kontrol edebilir hale gelecektir.

8 numarayla 10 numara icat edilebilecek yeni oyunlar hakkında konuşuyorlardı aralarında. 10 numara eski tip sporların tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini, artık VR(Sanal Gerçeklik) türü oyunlara yer verilmesi gerektiğini söylüyordu. 8 numara ise itiraz ediyordu. Telepati ve telekinezi yeteneklerimiz bizi zaten fiziksel bir şeyler yapmaktan alıkoyuyordu. Fiziki anlamda güçsüz kalmamak için tekrar sadece bedensel olarak oynanan oyunlara dönmemizi salık veriyordu. Hatta 19 erkek arasından iki halı saha takımı kuramadığı için hayıflanıyordu. Ben pek lafa katılmıyordum. Esasında bilgi toplamak için buradaydım. Sonuçta biz 19 adam, karıları ve çocukları bir aileydik. Dışarıdan herkese böyle göründüğüne emindim. Ama herkesin birbirinden sır sakladığı, herkesin topluluğuna bir gün ihanet edebileceği düşüncesiyle dolaştığı ve aslında kimsenin birbirine güvenmediği bir toplulukta aile kavramından ne kadar bahsedilebilirdi ki? Yeni yeteneklerimiz bize bugüne kadar hiçbir insanın sahip olamadığı şeyler vermişti. Ama aileyi ve arkadaşları yitirmiştik. Hatta belki insan olmayı da, kim bilir…

Evet, maalesef 19 kişinin 19’u da birbirine güvenemiyordu. 10 numara hepimizi gözlüyordu. Neyse ki ben ondan, onun da bilmediği ve farkında olmadığı bir teknoloji sayesinde gizleniyordum. Deniz’in onun kızı olduğunu da biliyorum. Çiçeklerle ilgilenen ve bahçe düzenlemelerimizi yapan adam kızını korumak için her şeyi yapar. 9 numarayla bu görevin, bu 19 kişinin bir araya toplanışının, gerçekten de uzun kışın gelip gelmeyeceğini konuşuyorlar. Olası bir isyana ya da firara kalkışabilirler. Kimin neler yapacağı ya da neler yapabileceği hiç belli değil. O yüzden her şeyi gözlemlemeli ve hareketlerimi ona göre düzenlemeliyim.
Akşam çöküyordu ve maç bitmişti. Güneş sanki uzun kış hiç gelmeyecekmişçesine hiç acele etmeden batıyor, ortama muhteşem bir kızıllık katıyordu. Bu manzarayı izlerken bu kadar çok zevk almak bile hala gerçekten insan olduğumuzu göstermez mi? DNA’mızla bu kadar çok oynanmışken, diğer insanlardan bu kadar farklıyken yine de bir parçamız alt-insandan besleniyordu hala. Maçı kazanan 2 numara 6 numarayı tebrik ettikten sonra ikisi yan yana yürüyerek sahadan çıktılar. İkisi de duş alma gibi bir ihtiyaç hissetmedi. İkisi de bir gram terlememişti çünkü.

8 numara ile 10 numara da hemen evlerine gidip ailelerini alarak dışarıda bir yere yemeğe gitmek için sözleştiler. Beni de nezaket icabı çağırdılar ama ilgilenmedim. Dünkü toplantıdan sonra Yüce Üstad beni yanına özel olarak çağırmıştı ve bana bir görev vermişti. Onunla ilgilenmem gerekiyordu. 19 kişi arasında hiç kimsenin bilmediği bir şey biliyordum. Biz devlet adına çalışıyorduk ama devlet içindeki bir başka kurum bizi yok etmeye çalışıyordu. Diğerleri herhangi bir durumda devletle muhatap olacaklarını düşünüyordu ama iş sandıklarından çok daha karışıktı. Yüce Üstad beni diğer kurumun içine sokacak ve ben de kendi örgütümüz adına ajanlık yaparak diğer çetenin çökertilmesini sağlayacaktım. Yüce Üstad’ın bana verdiği görev buydu.

Eşime ya da kızıma herhangi bir açıklama yapmadan arabamı alarak villalı bölgeden çıktım. Sokaklardaki evsizleri, evlerini su basanları, çamur deryasında yaşayanları görmezden geldim. Bu manzaraları gördükten sonra uzun kışın geleceğine her gün daha fazla inanıyordum. Sonunda geniş ve kalabalık bir caddeye arabamı park ettikten sonra ruhsuz binaya doğru adım adım ilerledim.

************
Ormanlık alanda tek dizimi yere koymuş, ne yapacağımı düşünüyordum. Yoğun telepatik iletişimden dolayı başım ağrımaya başlamıştı. Aslında serin bir yaz akşamıydı. Ama görevin ve ne yapacağımı bilememin verdiği heyecandan dolayı sıcak basmıştı. Kenardan bir yerden bir ağustos böceğinin sesi geliyordu. İnsanların, hayvanların, bitkilerin ve neredeyse bütün canlıların DNA’larıyla oynanmış, beyinler yıkanıp zihinlerle oynanmış, devletin içinde devlet, örgütün içinde örgütler kurulmuştu. Tanrı’m. Ölü ruhlarla konuşan bir kız bile vardı. Buna rağmen doğa hiçbir şeye aldırış etmeden sakince akışına devam ediyordu. Her zaman yaptığı gibi her şey kendi kontrolündeymiş gibi davranıyordu. Her şeyi insan eliyle yapılmış olan şu ormanlık alanda öten bu ağustos böceğinin doğa ananın bir evladı olduğuna emin gibiydim. Gerçi o takıntılı mimarı düşündüğümüzde o bile insan eliyle yapılmış olabilirdi.

19 hakkında epeyce bilgim vardı. Devletin içindeki en iyi elemanlarımız, siber güvenlik ve siber saldırı uzmanlarımız aylarca çalışmış ve sonunda 10 numara olan Kuzey YILMAZ’ın savunma sistemini aşmayı başarmışlardı. Kuzey kendisi hariç bütün 19’u yani 18’i dinliyordu. Hatta liderleri olan Yüce Üstad’ı bile dinliyordu. Onun bütün bilgilerini böylece almış olduk. Arada sırada ben bu ormanlık alana gelerek uzaktan telepatik yollarla konuşmalarını dinlemiştim. Kimse hiçbir şey fark etmemişti. Daha da önemlisi içeride bir adamımız vardı. Bu adamın kim olduğunu ben bilmiyordum. Bilse bilse 19’la iletişim kurma görevini bana veren Mustafa Bey biliyordur. Bana sorarsanız Mustafa Bey 19’la savaşmak için yeterli bir adam değildi. Devlet ona bu konuda yetki vermişti ama buraya torpille geldiğini düşünmeden edemiyordum. Asıl operasyonun başında ise bambaşka bir adam olduğunu biliyorduk. Kendisini hiç görmemiştim ama ona İskender diyorlardı. Başbakandan daha çok şeyden haberi olduğu söyleniyordu.

Bu kadar beklemek yeterdi. Çömeldiğim yerden kalktım. Derin bir nefes alarak işe koyulmaya karar verdim. İlk olarak etrafında gerçekleşen her şeyi sorgulayan 9 numarayla başlayacaktım. Bizim tarafa çekilmesi en muhtemel adaylardan biriydi o. Ama bizi de sorgulayıp 19’da kalması işten bile değildi. O yüzden dikkatli olmalıydım. Tam 9 numarayla telepatik olarak konuşmaya başlayacaktım ki telefonum çaldı. Mustafa Bey arıyordu. Telefonu açar açmaz konuşmama bile fırsat vermeden acele acele şunları söyledi. “Acil karargaha gel, bütün planlar değişti.” Onu dinlerken arkada bağıran ve onun sesini bastıran kuvvetli erkek sesini duymazdan gelmeye çalıştım. Keşke 1 numaranın oğlu Doğan gibi bir anda karargaha dönebilseydim.

Bana tahsis edilen arabayla karargaha dönmem trafik yüzünden 1 saatimi aldı. Hem fiziki, hem siber anlamda bir kale olan bu karargahtan devletin içindeki pek az birimin haberi vardı. Bu bina öyle bir teknolojiyle donatılmıştı ki 19’un içindeki telepatların bile burayı dinlemesi imkansızdı. Karargahı tarif etmeye gerek bile yok. İçi de dışı da sıradan bir belediye binası gibi ruhsuz görünüyordu. Hemen ikinci kata, Mustafa Bey’in odasına çıktım. İçeriden hala bağırma sesleri geliyordu. Kapıyı tıkladıktan sonra girdim. İçerdeki manzara beklediğim gibiydi. Mustafa Bey resmi makamının önündeki koltuklardan birine oturmuş, mahzun mahzun önüne bakıyordu. Kafasının üstündeki dökülmüş saçları, bıraktığı ince ve kır bıyığı bende emekli bir amca izlenimi uyandırıyordu. Bakacak başka yer bulamadığı için halıya bakıyordu ve o bakışlar da emeklilik zamanının gelmesini bir an önce istediğini belli ediyordu.

Ayakta, camın önünde ise sarışın, uzun boylu, jilet gibi bir takım elbiseyle çakı gibi bir adam duruyordu. Bağırışlar ona aitti.
“Bundan böyle bu kurumda benden habersiz tek bir adım dahi

“ Akreple Yelkovan ”
Geçmişin hatırına, akreple yelkovan geri döner mi?

(Sahnede ki bankta oturan Aslı, cep telefonuyla oynayıp saçma sapan fotoğraflar çekmektedir. Sağ taraftan sahneye giren Alp, Aslıyı görür. Göz göze geldiklerinde fonda bir aşk şarkısı başlar, ardından ışık loş hale gelir. Sahne normale döndüğünde Alp tereddüt eder ama sonra Aslının yanına gider...)
ALP – Merhaba, yanınız boş mu?
ASLI – Pardon?
ALP – Özür dilerim.
ASLI – Pardon?
ALP – Yabancı mısınız? (Kendi kendine.) Alp ne salaksın! Yabancıysa nasıl cevap verecek bu soruya, hiç kafan basmıyor hiç!
ASLI – (Hafif gülümseyerek rolünü devam ettirir.) I am from England.
ALP – Ben de severim İngiltere’yi (Yanına oturur.) Bir de İngilizce bilsem, tam süper olacaktı. Çok güzelsin ve çok tatlısın, kayısı reçeli gibi. Ne diyorum ben ya?
ASLI – Do u speak English?
ALP – English, evet severim. Yeah English! Şansıma bak ya, her neyse iyi günler hanımefendi. Sizinle konuşamamak beni delirtiyor.
ASLI – Delirtiyor?
ALP – Evet delirtiyor. Acayip hissediyorum, şey gibi… (Aslı tip tip bakar.) Şey değil ya şey gibi
yani bir çiçeğin kokusunu koklamak isteyip de koklayamamak gibi.
ASLI – Enteresan.
ALP – Evet enteresan, yani böyle enteresan şeyler oluyor bana şu an. (Birden şok olur.)
Pardon? Türkçe biliyor musunuz?
ASLI – Ben Türk’üm zaten
ALP – Siz öyle konuşunca, ben sizi yabancı zannettim.
ASLI – Komik görünüyordunuz, ben de bozmak istemedim.
ALP – Pot kırdım sanırım.
ASLI – İsmin Alp mi?
ALP – Evet.
ASLI – Ben de Aslı, memnun oldum.
ALP – Ben de. Burada mı yaşıyorsunuz?
ASLI – Hayır, akrabaların yanına geldik, normalde İngiltere’de yaşıyorum.
ALP – İngilizcenin nereden geldiği belli oluyor.
ASLI – Evet.
ALP – Peki neden orada yaşıyorsunuz?
ASLI – Asıl sormak istediğin soru bu mu?
ALP – Hayır, sadece zemin hazırlıyorum.
ASLI – Bence direkt sorman gerekiyor.
ALP – Emin misin? O zaman beni sapık sanabilirsin.
ASLI – Saçmalama senden hoşlanmasam, seninle konuşmaya başlamazdım değil mi?
ALP – Aslında evet, neden geveledim ki?
ASLI – Sor.
ALP – Tamam, benimle evlenir misin?
ASLI – Saçmalıyorsun!
ALP – Bu en son soru olacaktı, pardon. Tamam, sevgilin var mı?
ASLI – Var. Ne oldu? Kıyamam kaldın öyle.
ALP – Böyle bir cevap beklemiyordum açıkçası.
ASLI – Biliyorum. Bir daha alalım mı?
ALP – Tamam, sevgilin var mı?
ASLI – Yok.
ALP – Sizin kadar güzel bir bayanın yalnız olmasını anlayamıyorum doğrusu.
ASLI – Bak ama saçmalıyorsun.
ALP – Neden ki?
ASLI – Var dediğimde üzülüp, büzülüyorsun. Yok dediğimde olmamasını anlayamıyorsun karar ver.
ALP – Benim olmanı istiyorum!
ASLI – Mal mıyım ben?
ALP – Of, iyice bok ettim (Ağzını kapatır.) Yani iyice saçmaladım değil mi?
ASLI – Evet.
ALP – Peki… Yaşın kaç?
ASLI – Mantıken aynı yaştayız ya da benden bir yaş büyüksün. Neden bu soruyu sordun ki?
ALP – Tanımak için sanırım.
ASLI – Başka bir soru bul.
ALP – Çalışıyor musun?
ASLI – Evet, bir barda striptizciyim.
ALP – Anladım.
ASLI – Neden garipsedin ki?
ALP – (Gevelemeye çalışır.)
ASLI – Doktorum.
ALP – Süper.
ASLI – Çok ilginç, doktor olunca süper, striptizci olunca yüzün değişti. Devam et bakalım.
ALP – Bu benim suçum değil ki.
ASLI – Benimde de değil. Her neyse, peki biz çıkarsak kuralların illâ ki olur değil mi?
ALP – Evet, mesela eteğe karşıyım.
ASLI – (Kahkaha atar.) O niye?
ALP – Bir erkek senin bacaklarına bakarsa ben kendimi kötü hissederim, anlıyor musun? Hem niye etek giymek istiyorsun ki?
ASLI – Ben sana kot giyme diyor muyum? Sen niye beni kısıtlıyorsun?
ALP – Allah Allah ya, ne alakası var.
ASLI – Tamam, tartışalım mı?
ALP – Tamam olur.
ASLI – Söyle bakalım, neden etek giymemi istemiyorsun?
ALP – Dedim ya, erkeklerin bacaklarına bakmaları hoşuma gitmez. Şimdi diyelim sen etek giydin (Canlandırır.), karşıdan biri geliyor ve bacaklarına böyle öküz öküz bakıyor. Ne bakıyorsun hayvan! Hayır, yani ben de bakıyorum ama öyle öküz öküz değil. (Pot kırmıştır. Aslının bakışlarından sonra kırdığı potu düzeltmeye çalışır.) Ama bu öküz şimdi ilk defa görmüş gibi bakıyor.
ASLI – Demek sen de bakıyorsun?
ALP – Sevgilim varken bakmıyorum.
ASLI – Ya siz ne biçim insanlarsınız?
ALP – Neyimiz varmış?
ASLI – Hem sana bakılmasından hoşlanmam diyorsun, hem de başkalarına bakarım diyorsun. Bu ne saçmalık?
ALP – Ama sevgilim varken bakmıyorum dedim.
ASLI – Dürüst olalım, bakıyorsundur.
ALP – İyi de, göze hapis konulabilir mi?
ASLI – Ne kadar yalancısınız.
ALP – Allah Allah ya, sizin kadar profesyonel olamıyoruz maalesef.
ASLI – Bir saniye bir saniye, sen bize yalancı mı diyorsun?
ALP – Estağfurullah
ASLI – Arapça’da estağfurullah aynen demekmiş.
ALP – Aynen
ASLI – Yani aynen mi diyorsun?
ALP - Aynen
ASLI – Bu taş çok ağır geldi.
ALP – Sizinkiler de öyleydi hanımefendi.
ASLI – Ben doğruları söyledim
ALP – Ben de… Bir de sizin şu ayna manyaklığınıza ne demeli?
ASLI – Ne varmış?
ALP – Uzaylı olsam ayna sizi doğurdu zannederim.
ASLI – O nerden çıktı?
ALP – Hayatınız aynaya bakmakla geçiyor.
ASLI – Kendimize bakmak suç mu yani?
ALP – İyi de, sevgilinize o kadar çok bakmasınız be!
ASLI – Tekrar genelleme yapıyorsun.
ALP – Ne yani, sen de yapıyorsun.
ASLI – Saçmalıyorsun şu an.
ALP – O niye?
ASLI – Siz de futbol bağımlısısınız, hiçbir maçı kaçırmazsınız.
ALP – Gündemi takip ediyoruz.
ASLI – Maç izlemek gündem mi?
ALP – Evet, hem maç izlerken zevk alıyoruz.
ASLI – Biz de aynaya bakarken aynı zevki alıyoruz
ALP – Peki, siz kızların tuvalet sevdası ne olacak? Bir yere gidildiğinde hemcinsiniz olmasın… Bak sayısı fark etmez. Hemen kaş göz anlaşmasıyla “Tuvalet” sözü duyulduğu an aynı anda tuvalete gitmeyi nasıl başarabiliyorsunuz? Yani muhteşem bir anlaşma. Evden çıkmadan önce saatlerinizi ayarlamanız gerekiyor. Ayna anda tuvalete gidip… (Canlandırır.) -Ay seninde mi geldi canım. -Ay valla benim ki de geldi. -Haydi o zaman el ele tutuşup sıç(Aslı keser.)
ASLI – Saçmalama, tabi ki aynı anda ihtiyaç gidermesi yapmıyoruz.
ALP – Neden aynı anda tuvalete gidiyorsunuz o zaman?
ASLI – Biz kızlar, sizin gibi rahat olamıyoruz da o yüzden. Ya konuşulması gereken özel bir şey vardır ya da transfer edebileceğimiz özel şeyler.
ALP – Şey mi (Elleriyle kuş uçma hareketlerini yapar.)?
ASLI – Evet ped. Zaten şu regl sizde olsaydı, o zaman neler yapardınız çok belli.
ALP – Ne yapardık?
ASLI – (Kız erkek rolüne bürünür.) -Senin ki geldi mi bilader? -Yok lan, tık yok. - Dengesiz bilader ondan. -Oğlum, sen dengesizsin de ondan…
Aranızda ki ped transferi halka açık olur kesin, sigara ister gibi. (Devam ettirir rolü.) -Versene bir çift kanatlı. - Az kaldı oğlum. - Lan ver, ben alırım birazdan. Ya da kesin böyle abuk sabuk espriler üretirsiniz. (Devam ettirir rolü.) Ne biliyim senin ki kurşunlu mu, kurşunsuz mu?
ALP – Ne kadar komik
ASLI – Bence komik
ALP – Peki pijama partisine ne diyeceksin?
ASLI – Pijama partimizin nesi varmış? Sizin içmek için toplanmanız gibi bir şey. Hem erkekler pijama partisi yapsa o da komik olur. Yatağın üzerinde oturup sohbet eden, atletli ve kıllı erkekler…
ALP – Yine genelleme yapıyorsun.
ASLI – Tamam, kapatalım bu konuyu.
ALP – Peki.
ASLI – Ben kalkıyorum.
ALP – Neden?
ASLI – Gitmem gerekiyor.
ALP – Peki ama neden?
ASLI – Sapık mısın ya? Sebebini neden söylemek zorundayım ki sana? Kimsin sen?
ALP – Neden yalan söylüyorsun ki? Rahatsız oldum demen yeterli. Sen otur, ben kalkarım.
ASLI – Tamam kalk.
ALP – Emin misin?
ASLI – Evet
ALP – Peki ben kalkarsam, ne yapacaksın burada tek başına?
ASLI – Sen gelmeden önce ne yapıyorsam onu yapacağım.
ALP – Ne yapıyordun ki?
ASLI – Önümde oturan yaşlı çifti izliyordum.
ALP – Ben de onları izlemek için geldim zaten.
ASLI – Siz erkekler hiç yalan söyleyemiyorsunuz.
ALP – Ne yani, yaşlı çiftleri sadece bayanlar mı izliyor?
ASLI – Resmen benden hoşlandın, neden söylemekten çekiniyorsun ki?
ALP – Allah Allah, o çifti izlemeye geldim. Of! Söylemek istemiyorum, çünkü… ( Aslı sözünü keser.)
ASLI – Çünkü?
ALP – Çünkü sözümü kestin. Her neyse gidiyorum.
ASLI – Bir saniye, senin burcun neydi?
ALP – İkizler
ASLI – Belli.
ALP – Belli olan ne?
ASLI – Bir dakikada unutursun, testler öyle söyler.
ALP – Nasıl yani?
ASLI – Hemen aldatırsın, hiç düşünmeden.
ALP – Allah Allah, babanın burcu ne?
ASLI – İkizler ne var bunda?
ALP – O zaman annene söyle, baban anneni aldatıyor. Ne oldu sustun?
ASLI – Biz neden tartışmaya başladık ki?
ALP – Bilmem.
ASLI – Ben konuyu değiştireyim o zaman. Sen gelmeden önce bir haber okumuştum, dur sana da okuyayım (Yanında ki gazeteyi alıp haberi okumaya başlar.) Türkiye´de bir ilk oldu ve Avrupa Birliği Hibe Fonu´yla AB standartlarına uygun tuvalet yaptırıldı. Gaziantep´in Türktepe Mahallesi´nde, tarihi Kültür Yolu üzerine yaptırılan ve 80 bin euroya mal olan tuvalet oldukça konforlu. Alafranga olarak yapılan tuvalette; müzik sistemi, sensörlü çeşmeler, çocuk bezi değiştirme bölümü ve klima bulunuyor.
ALP – Güzelmiş. Ben oraya sıçmaya kıyamam… Peki, bunun bir süresi var mı?
ASLI – Ne gibi?
ALP – Yani zaman tutuyorlar mıdır?
ASLI – Sanmam.
ALP – O zaman kötü. Ben oranın müşterisi olsam, çıkmam tuvaletten. Düşünsene sıcaktan bayılıyorsun dışarıda içeriye giriyorsun serin serin çıkar mısın? Çıkmazsın tabi bir de başlamışsın tam olaya… Tam bitmiş çıkacaksın en sevdiğin parça nedir?
ASLI – Grup Gündoğarken’den; ”Seni gördüğüme sevindim.” Bayılırım.
ALP – Ciddi olamazsın, ben de bayılırım. Her neyse, işte düşün, en sevdiğin parça çalıyor. Uzatırsın, o bitene kadar orada böyle beklersin. (Aslı güler.) Ama öyle değil mi?
ASLI – Çok tatlısın
ALP – (Ufak bir çocuk gibi) Geyçekten mi?
ASLI – Evet
ALP – Sen de öylesin.
ASLI – Ben söyledim diye söylemene gerek yok.
ALP – Gerçekten öylesin.
ASLI – Bence kibarlık olsun diye söylüyorsun.
ALP – Of! Neden takılıyorsun buna?
ASLI – İçten söylediğinden emin olmak istiyorum, takılırım tabi ki.
ALP – İçten olmasa niye söyleyeyim ki?
ASLI – İşte, ben söyledim diye.
ALP – Yine mi tartışıyoruz?
ASLI – Arkadaşım Birben’e çok benziyorsun.
ALP – Birben mi? O ne biçim isim ya?
ASLI – Nesi varmış?
ALP – Enteresan. İlk defa duyuyorum. Şiir gibi… Bir ben vardı, benden uzakta… Oysa ki benlerim çok yakında.
ASLI – Komik
ALP – Teşekkür ederim. Ne zaman gideceksin İngiltere’ye?
ASLI – Hiçbir zaman
ALP – Kesin dönüş mü yaptın?
ASLI – Hayır, ben burada yaşıyorum.
ALP – İngiltere’de yaşıyorum demiştin.
ASLI – Yalan söyledim.
ALP – Neden ki? Sapık mı sandın beni?
ASLI – Saçmalama lütfen aşkım ya.
ALP – Tamam aşkım.
ASLI – Yarın ne yapıyoruz?
ALP – Deniz kıyısında çay içeriz birtanem.
ASLI – Deniz kıyısına bayılırım, bilirsin.
ALP – Bilmem mi? Ben de sana bayılıyorum.
ASLI – (Çocuklaşır.) Yaaa, bak kızaracak yanaklarım yine.
ALP – Kızarsın o elma yanakların senin, yerim onları ben, yerim!
ASLI – Aşkım burada tanışmıştık, hatırlıyor musun?
ALP – Unutur muyum birtanem? Biraz gürültülü bir şekilde olmuştu ama... Ne yapalım, hem boşuna dememişler;”İlk aşklar kavgayla başlar” diye.
ASLI – Kesinlikle katılıyorum, sevgilim benim.
ALP – Gözlerini kapatır mısın?
ASLI – Neden?
ALP – Sadece iki saniye için. Aç deyince aç.
ASLI – Tamam.
ALP - (Ayağa kalkıp toparlanır. Bir iki deneme yapar. Aslının önüne diz çöküp, cebinden söz yüzüklerini çıkartır. İşaret verir. Grup Gündoğarken – Seni gördüğüme sevindim şarkısı çalmaya başlar.) Açabilirsin şimdi.
ASLI - (Aslı gözlerini açar ve yüzükleri görür, şok geçirir.) İnanmıyorum, evlenme teklifi mi bu?
ALP – Yok hayatım, söz yüzüklerimiz. Yani yüz de ellisi diyelim.
ASLI – Şoktayım şu an. Bizim parçamız bu da, inanmıyorum ya!
ALP – Sevgilim, aşkım, birtanem, hayatımın anlamı, güzellik abidem... Sen hayatıma girdin gireli bu hayat hiç olmadığı kadar güzel olmaya başladı. Sen, seni, seninle yaşamama izin verir misin? Beni benden daha çok seven sen, benimle evlenmeye, bir yuva kurup ölünceye dek benimle birlikte olmaya, iyi günde, kötü günde her daim yanımda olmaya, aşkımızı ölümsüzleştirmeye söz verir misin?
ASLI – (Duygulu ve titrek sesiyle) Tabi ki sevgilim (Yüzükler parmaklara geçer. Deli gibi sarılırlar. Birden Aslı şiddetle Alp’i itmeye, Alp ise tekrar sarılmak için onu çekmeye başlar.
Aslı ağlamaklı, vurmaya çalışır. Alp geri kaçar.)
ALP – Yemin ederim sandığın gibi değil, yemin ederim.
ASLI – Nasıl ya? Ben bunu hak edecek ne yaptım? Söyler misin, ne yaptım Alp!?
ALP – Nasıl inanırsın aşkım? Ben seni bu kadar severken, böyle bir şey yapacağımı nasıl düşünürsün? Sevgilim alkollüydüm gerçekten, yemin ederim. Ne yaptığımı bilmiyordum.
ASLI – Sen ne biçim bir insansın ya! Nasıl ne yaptığını bilmiyordun? Fotoğraf bile çekilmişsin!
Ne yüzle? Her şeyi geçtim, benim arkadaşımla, Birbenle nasıl yaparsın
ALP – Hayatım, aşkım, her şeyim inan bana. Durum bildiğin gibi değil. Birben’in tuzağı bu, yüzleştir bizi istersen.
ASLI – Bana verdiğin sözü tutmadın Alp! Sen benim kahramanımdın. Sen benim en sevdiğimdin. (Yüzüğü çıkartıp suratına atar. Alp yüzüğü alır cebine koyar.) Artık gözümde bir hiçsin! Hiç! (Tam gidecekken geri döner. Mutlu ve sevinçli bir şekilde sarılır Alp’e.) Aşkım çok
özür dilerim. Gerçekten çok özür dilerim, beni affedebilecek misin?
ALP – Tabi ki sevgilim, (Yüzüğü tekrar takar.) seni çok seviyorum. Nasıl öğrendin peki?
ASLI – Birben her şeyi anlattı. Zaten hiçbir şey olmamış.
ALP – Hatırlamıyorum demiştim.
ASLI – Biliyorum birtanem, biliyorum. Sana nasıl güvenemedim, neden dinlemedim bilmiyorum. Beni affet aşkım.
ALP – Çoktan unuttum birtanem. Bak atalarımız boşuna dememişler.
ASLI – Ne demişler?
ALP – Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanıdır diye.
ASLI – Bu durumda Tilki ben mi oluyorum yani?
ALP – (Gayet mutlu normal) Evet
ASLI – (Ciddi) Ben mi oluyorum Tilki Alp?
ALP – Evet tatlım
ASLI – (Sert bir şekilde) Bu durumda Tilki ben mi oluyorum ALP!
ALP – Yok kıyamam yok canım. Tilki de benim kürkçü dükkanı da sen değilsin canım benim.
ASLI – (Gülümser) Ya ben seni çok seviyorum.
ALP – Ben de hayatım, içimde sana karşı o kadar büyük bir sevgi var ki. Seni sevgimle boğmaktan korkuyorum. Görüşmeden geçen 1 haftada öyle özledim ki. Her anımı seni
sevmekle geçiriyorum…
ASLI – Beni affetmen için Allah’a o kadar yalvardım ki.
ALP – Cumaya mı gittin tatlım?
ASLI – Alp!
ALP – Özür dilerim canım.
ASLI - Bugün beni görmek istemeyeceğinden korktum.
ALP – Kıyamam sana.
ASLI - O kadar çok korkuyordum ki, beni bırakıp gitmenden. Ben sana doyamıyorum aşkım, asla da doyamam. Biliyor musun, kokunu hissetmediğim o bir hafta, nefessiz kaldım.
ALP – Doğaldır aşkım parfüme bayıldığım parayı biliyorsun.
ASLI – Alp!
ALP – Pardon aşkım özür dilerim devam et sen.
ASLI - Seninle cennete benzeyen odam, sensiz soğuk ve karanlıktı.
ALP – Elektrikler mi gitti evde?
ASLI – Alp ağlayacağım şimdi ama!
ALP – Özür dilerim sevgilim benim.
ASLI - Sensiz çok yalnızdım, sensiz çok çaresiz… Sen yokken yatağım bile o kadar büyük geldi ki, boğulacağım sandım.
ALP – Hayatım bak karışmayım karışmayayım diyorum. Sen tek kişilik yatakta yatmıyor musun? Nasıl büyük gelebilir ki ya?
ASLI – Alp burada moda girdim! Sen neden girmiyorsun moda! Söyler misin Alp sen neden girmiyorsun!
ALP – (Aslının birden çıkışıyla ufalmıştır resmen.) Şu andan itibaren giriyorum sevgilim. Bak girdim ağlıyorum hatta ühühü
ASLI – Kıyamam sana. İyi ki beni affettin sevgilim. Seni gerçekten çok ama çok seviyorum.
(Sarılırlar.)
ALP – Hoş geldin hayatım.
ASLI – Hoş bulduk. Saçımı beğendin mi?
ALP – Evet, her zamanki gibi
ASLI – Nasıl her zaman ki gibi?
ALP – Her zaman ki gibi güzel işte aşkım.
ASLI – Hayatım kuaförden geliyorum.
ALP – Of! Birinci çinko.
ASLI – Demek kuaföre gitmeme gerek yok? Her zaman çirkinim, öyle mi?
ALP – Ya saçmalama, ben seni her halinle seviyorum.
ASLI – Ne yani, çirkin olduğumu kabul mü ediyorsun?
ALP – Of! İkinci çinko.
ASLI – Tamam Alp, iltifatların için teşekkür ederim. Ben senin için güzelleşeyim, sen bana bu şekilde davran. Çok mu çirkinim? Söyler misin, çok mu çirkinim?
ALP – Estağfurullah
ASLI – Alp! Estağfurullah Arapçada aynen demekti.
ALP – Tombala… Ne alakası var hayatım ya, Arabistan’da değil, Türkiye’deyiz. Lütfen, beni hep yanlış anlıyorsun. Ben, saçını yaptırmasan da çok güzelsin, her halini beğeniyorum demek istemiştim. Sen benim meleğimsin, seni ilk gördüğümde dedim ki: ”Ulan, bu melek cennetten nasıl düştü buraya. Hayır düştü de bir yeri nasıl acımadı” dedim sonra “Ulan dedim bakıyorum. Melek mi Paris Hilton mu o olsaydı çok güzel olurdu (Aslının bakışından sonra.)
ama ondan bile daha güzel.” Dedim yani Meleğim diye boşuna demiyorum.
ASLI –(Çocuklaşır.) Geyçekten mi?
ALP – Gerçekten bebeğim, çok güzelsin. Makyajın çok güzel.
ASLI – Onu biliyorum geç.
ALP – Saçların güzel
ASLI – Onu da biliyorum geç.
ALP – Kıyafetin güzel, küpeler falan her şeyin süper ohh…
ASLI – Bir ses duydun mu?
ALP – (Bozuntuya vermemeye, çalışır bir yandan da poposunu yeller.) Yo, duymadım. Ne sesi?
ASLI – Senin olduğun yerden geldi. Telefonunu falan mı düşürdün yere? (Aslı Alp’in yanına doğru gelirken)
ALP – Yo, yo, yo bu taraf sağlam, bu taraf sağlam gelmene gerek yok bu tarafa.
ASLI – Bu koku da ne? İğrenç! Ne kadar iğrenç bir koku bu ya
ALP – Abartma öyle kokmaz o.
ASLI – İnanmıyorum sana. Of! Alp bunu yaptığına gerçekten inanmıyorum.
ALP – Ne yapayım? Tuttum, sıktım popomu sıkabildiğim kadar, her zaman geri kaçardı bu sefer kaçmadı. Pof dedi çıktı. Ne yapabilirim, insani bir ihtiyaç nihayetinde.
ASLI – Of iğrençsin Alp . Sevgilim yanımda osurdu, şaka gibi.
ALP – Allah Allah! Gören de adam öldürdüm sanacak. Osurduk be! Amma abarttın.
ASLI – Ben senin yanında burnumu karıştırıyor muyum? Balgam çıkartıyor muyum? Iyy,
osuruyor muyum?
ALP – Osur. Ben karışıyor muyum? Hem evde osurmadım, açık havada osurdum. Dağılır bu anlıyor musun?
ASLI – Anlamıyorsun. Açık hava, kapalı hava söz konusu değil. Benim yanımda osurdun Alp.
ALP – Tamam Aslı, sen de osur fitleşelim.
ASLI – Kusura bakma, ben senin kadar pis olamam.
ALP – Beni takdir edeceğine ne yapıyorsun.
ASLI – Neyini takdir edeceğim?
ALP – Ne kadar güzel, maske takmıyorum tamamen doğalım.
ASLI – Kusura bakma ama bu hayvanlık, doğallık değil.
ALP – Hayvanları seviyorsun ama.
ASLI – Tamam Alp, kapatalım şu konuyu.
ALP – Ben açmadım zaten bu konuyu, açan tarafım da ayda yılda bir konuşuyor.
ASLI – Of iğrençleşme.
ALP – Tamam.
ASLI – Annem diyor ki: ”Artık istemeye, gelmeyecek mi seni?”
ALP – Nasıl yani?
ASLI – 8 yıl oldu deyo, ne zaman resmiyete dökeceksiniz deyo, daha ne kadar daha böyle sürecek merak ediyorum deyo.
ALP – Baban ne deyo?
ASLI – Bir şey demiyor, bir şey demedi yani. Ne alakası var?
ALP – Baban bir şey demiyorsa, annen diyorsa 1-1 beraberlik var ama. Şimdi anneyi dinlersek baba kırılır bize. Üzülür yani.
ASLI – Ne yani, beni istemeyecek misin?
ALP – Ne alakası var? Ben sadece 8 yıl lafına taktım, ne olmuş 8 yıl olmuşsa? Dün böyle bir şey demiyordu?
ASLI – Uzun olduğunu anlatmaya çalışıyor aşkım, anladın mı?
ALP – Ne yani 7 yıl 12 ay 29 gün uzun değil de, 8 yıl mı uzun gelmiş? Bir günde vahi mi inmiş kadına?
ASLI – Sen beni sevmiyorsun anladım. Ne yani bitti mi, içinde ki sevgi?
ALP – Ya ne alakası var? Sadece evlilik beni korkutuyor, büyük bir sorumluluk bence. Emin olmadan böyle bir riske girmek istemiyorum sadece.
ASLI – Evlenmeden nasıl bilebiliriz ki?
ALP – Nasıl olacak peki?
ASLI – Üstesinden geliriz.
ALP – Ben evlendikten sonra, maddi problemler yüzünden aşkımızın bitmesinden korkuyorum.
ASLI – Üstesinden geliriz sevgilim. Yeter ki aşkımız bitmesin, yeter ki her daim birbirimizi sevelim. Hem bak ben de çalışırım, birlikte üstesinden geliriz.
ALP – Ne dedin sen?
ASLI – Üstesinden geliriz dedim?
ALP – Ondan sonra
ASLI – Bende çalışırım dedim.
ALP – (Sert) Ne!
ASLI – Bende -
ALP – Ne!
ASLI – Be-
ALP – Ne! (Delirmiştir.) Ulan Alp’in karısı çalışıyor dedirtir miyim lan ben? Yok öyle şey. Bunu duymamış olayım Aslı!
ASLI – Ya hayatım saçmalama. Elim ayağım tutuyor. Evde oturmak için evlenmiyorum. Seni seviyorum ve seninle mutlu bir yuva kurmak, çocuklarının annesi olmak, birlikte yaşlanmak için evleniyorum.
ALP – Aslında mantıklı düşününce, çalışmamak benimde işime gelir. Doğru diyorsun. (Birden değişir.) Ya sen ne akıllı bir kadınsın. Seni seviyorum ben ya. (Sarılırlar. Loş ışık verilir.)
ASLI – Saat geç oldu aşkım, zar zor çıktım evden. Ne oldu? Çok merak ettim.
ALP – Öyle önemli bir şey yok canım. Sadece seninle paylaşmak istediğim ve içimi kemiren bir şey var.
ASLI – Nedir o birtanem?
ALP – İstersen otur Aslı.
ASLI – Neden bu kadar soğuk konuşuyorsun Alp, bir şey mi oldu?
ALP – Aslı hiç uzatmayacağım. Ben tekrardan aşık oldum.
ASLI – Nasıl yani?
ALP – Seni bugüne kadar aldatmadım, aldatmayı da hiçbir zaman istemem. Ben tekrardan aşık oldum.
ASLI – Kime?
ALP – Dünyalar güzeli birine. Gözleri o kadar güzel ki, görsen hak verirsin belki. O da beni çok seviyor. Hem de dünyalar kadar. Onunla evlenmeyi bile düşünüyorum. O da aynı şeyi düşünüyor sanırım. Biliyorum senin için üzücü ama sana hiçbir zaman yalan söylemedim. Her zaman dürüst oldum, bugün de böyle olmak istiyorum. Onunla evleneceğim. Hayallerimi onunla gerçekleştireceğim.
ASLI – Gerçekten mi?
ALP – Evet. Kıyamam sana (Başını okşar.) tamam senin için üzücü ama ne yapalım… Ben onunla evlenip hayallerimi onunla gerçekleştireceğim.
ASLI – İnanmıyorum sana. Ya bana verdiğin söz ne olacak?
ALP – Ben sözümü tutuyorum.
ASLI – Nasıl tutuyorsun? (Söz yüzüğünü çıkartmaya çalışır.) Al bunu ona ver!
ALP – Aslı onu çıkartma, bir saniye. Ben sözümü tutuyorum dedim sana. Aşık olduğum kişi sensin. Dünyalar güzeli kimim var senden başka? Bu dünyada, beni benden çok sevebilecek kim var? Seni seviyorum ben be!(Bora Öztoprak – Seni seviyorum parçası girer. Tam da nakarattan.) Benimle evlenir misin Aslı’m? (Cebinden yüzüğü çıkartır. Diz çöker yüzük kutusunu açar.)
ASLI- (Aslı biraz bakar.) Hayır, evlenemem! (Müzik birden kesilir.)
ALP – Nasıl yani?
ASLI – Çünkü, eğer sen çağırmasaydın yarın ben yanına gelecektim. Biraz önce, başka birine aşık olduğunu söylediğinde içten içe sevindim. Çünkü ben başka birine aşık oldum Alp.
ALP – Kim lan o! Kim o. (Ağlar gibi.) Kim o, kim o, kim o?
ASLI - (Alp’in yaptığı gibi oda saçlarını okşar) Tamam senin için üzücü ama az önce sana kızarak:”Ya bana verdiğin söz.” derken, içimden gülüyordum. Aslında onu tanısan sen de bana hak verirsin. Dünyalar tatlısı ve çok yakışıklı.
ALP – Tabi tanışırız nerede oturuyor! Söyle nerede oturuyor!
ASLI - Bu evlenme teklifini bu şekilde yaşamak istemezdim ama beni şok ettin. Tabi ki de seninle evlenirim ALP! (Alp cebinden telefonu çıkarır. Arama tuşuna basar. Aslının bu sözlerini duymaz. Aslının konuşması bittiğinde telefondakiyle konuşmaya başlar.)
ALP – Alo Mahmut Abi nerdesin… Aslı başka biriyle evlenecek! Ahhh… Abi kap emanetleri basalım o çocuğun evini.
ASLI – Alp. Tabi ki seninle evlenirim dedim.
ALP – (Ağlamaklı) Ne?
ASLI – Tabi ki seninle evlenirim dedim.
ALP – Sende mi şaka yaptın yani?
ASLI – Evet
ALP – Alo Mahmut abi aradığın kişiye şu an ulaşılamıyor abi. (Telefonu kapatır.) Aşkım neden yapıyorsun.
ASLI – Sen şaka yaparken iyi de ben yaparken mi kötü.
ALP – Aşkım bir daha yapma tamam mı?
ASLI – Sende yapma.
ALP – Bokunu yiyim yapmam.
ASLI – İğrençleşmeden şu evlenme teklifine dönsek ya aşkım?
ALP – Ah doğru (Kendine çeki düzen verir. Alp mutlu bir şekilde diz çöker. Yüzüğü çıkartır.)
Benimle evlenir misin Aslı?
ASLI – Evet! (Mutlu bir şekilde sarılırlar. Fonda müzik tekrardan girer ve yavaş yavaş kesilir.) İnanmıyorum ya, biz şimdi evleniyor muyuz?
ALP – Evet dünyalar güzelim.
ASLI – Hemen bunu anneme söylemem lazım.
ALP – Benim de yedi ceddimi çağırmam lazım. Malum para gelsin aşkım.
ASLI – Tamam aşkım, haberleşiriz.
ALP – Tamam bebeğim benim. (İkisi ters tarafa doğru giderler. Birden tekrar dönerler.
Yaklaşırlar.)
ALP VE ASLI – Bomba bir haberim var.
ALP VE ASLI – İlk sen,
ALP – Lütfen, önce bayanlar.
ASLI – İlk sen
ALP – Tamam, sıkı dur… Bomba bir; işe girdim!
ASLI – Süpeerrr. Sen de sıkı dur… Hamileyimmmm
ALP – Süpeerrr… Ne!
ASLI – Ne yani, beğenmedin mi?
ALP - Saçmalama hayatım, çok ani oldu da.
ASLI – Evet, kızımız olacak.
ALP – Kız mı?
ASLI – Sıkı dur, bir sürpriz daha…
ALP – Evet?
ASLI -- Bir de oğlumuz olacak!
ALP – Nasıl yani?
ASLI – Aşkım ikiz geliyor. (Alp tam kucaklayacak iken.) Dur bebeğim hamileyim.
ALP – Muhteşem.
ASLI – Hemen odalarını ayarlayalım. Evi de 3 odalı almamız süper oldu. Kızın odasını
pembeye, erkeğin odasını da maviye boyarız.
ALP – Boyarız aşkım boyarız. Sen nasıl istiyorsan dünyalar güzelim benim
ASLI – Of! Elim ayağım titriyor.
ALP – Hayatım sen niye ayaktasın? Benim ikizler yorulmuştur oturt onları da.
ASLI – Onlar içerde hava da takılıyor.
ALP – Annesi bu kadar havalıyken normal tabi
ASLI – Of hayatım oturuyorum tamam…
ALP – Bebeğim hatırlıyor musun 17 yaşındayken, ilk çıktığımızda. Hani ilk …
ASLI – Hatırladım, hatırladım.
ALP - Sen demiştin ya “Ay, başım dönüyor.” Filli boyada gecikmeler olmuştu. Çocuk geliyor
zannetmiştik.
ASLI – Of ölümdü o ya. (Birden o ana dönerler.) Aşkım başım dönüyor.
ALP – Neden ki?
ASLI – Bilmiyorum bu aralar başım dönüyor, mide bulantısı, bir de iki haftadır hasta olmuyorum. Annem de sorup duruyor.
ALP – Yoksa?
ASLI – Bilmiyorum.
ALP – Nasıl ya, baba mı oluyorum bu yaşta?
ASLI – Ne bileyim ben? Kürtaj mı yaptırsak?
ALP – Saçmalama hayatım sen 17 yaşındasın, ben 18. Aile izni olması gerekiyor. Beni hapse atarlar.
ASLI – Ne yapacağız?
ALP – Ben seni merdivenlerden iteyim mi hayatım? Düşer belki.
ASLI – Saçmalama!
ALP – Karnına bir iki kere vurayım?
ASLI – Aşkım!
ALP – Peki, bak ne geldi aklıma, daha risksiz.
ASLI – Neymiş o?
ALP – Bol bol su içsen? Boğulur belki? Bebeğim, çocuk katili değilim ama bu yaşta kendime zor bakıyorum hayatım. Ailem bile beni kapı dışarı edecek utanmasa.
ASLI – Sen bu çocuğun babasısın, bakmak zorundasın!
ALP – Hadi ben ona baktım, bakabilirim yani. Sana kim bakacak? Ya bana? Belediye mi?
ASLI – Keşke senle hiç tanışmasaydım.
ALP – (Normale dönerler.) Gerçekten o gün onu isteyerek mi söyledin aşkım?
ASLI – Ya saçmalama hayatım o an ki psikolojiyle söyledim.
ALP – Her neyse o zamanlar çok eskide kaldı.
ASLI – Evet, şimdi ikizlerimiz olacak ve önümüzde hiç sorun yok.
ALP – Evet, ikiz babasıyım.
ASLI – Doktor bana isim arşivi verdi. (Cebinden iki adet kitapçık çıkartır, birini Alp’e verir.)
Hadi isimlerini düşünelim. (Bakınırlar.)
ALP – Adsay olsun
ASLI – Ne? Hayatı boyunca isim mi, sayacak çocuk. Hem mesleğini de direk belirlemiş oluruz Muhtar olur kesin. Yok, hayatım bunu geçelim.
ALP – Peki.
ASLI – Aa bak hayatım, Aleda nasıl?
ALP – O ne be, elveda gibi.
ASLI – Ben sana çamur attım diye böyle yapıyorsun demi?
ALP – Yok hayatım uyumlu olsun diye. Hayatım bak Babür nasıl?
ASLI – Bu isim hakkında hiç yorum yapmayacağım kapatalım.
ALP – Peki.
ASLI – Hayatım Arsu nasıl?
ALP – Yok o arsız olur ismiyle özdeşir, allah korusun.
ASLI – Peki.
ALP – Hayatım, bak dünya diye isim varmış, erkeğe onu koyalım?
ASLI – Oldu kızımıza da Venüs koyarız.
ALP – Süper sonra bir tane daha yapar Güneş koyarız.
ASLI – Oldu Alp çocuklarımızı alıp, okul okul gezip güneş sistemini tanıtırız.
ALP – Tamam ya tamam Melis’e ne dersin?
ASLI – Süper bence, Erhan’a?
ALP – Süper Erhan oğlum muhteşem oldu bence.
ASLI – Süper isimleri tamam
ALP – (Aslının karnına sevgi gösterir.) Oğlum, oğluşum Erhan’ım… Bebeğim çiçeğim böceğim.
ASLI – Bunlar kızımıza değil mi?
ALP – Tabi Erhan’ıma çiçeğim mi diyeceğim? O benim aslanım yerim ben onu. Melis’im canım benim kucucuğum (Saçmalar.)
ASLI – Aşkım hangi dili öğretiyorsun çocuklarımıza.
ALP – Agucu dilini hayatım.
ASLI – Tamam bebeğim baya başarılısın.
ALP – Hadi alışverişe gidelim. (Giderlerken geri dönerler…)
ASLI – Çok şey aldık hayatım
ALP - Ot’u boku alırsan olacağı o sevgilim.
ASLI – Ama lazım
ALP – Aşkım biz çocuklar için alışverişe gitmedik mi?
ASLI – Evet?
ALP – Neden bir don aldık onlara?
ASLI – İkisi kullansın diye
ALP – İyide bir tanem sadece onlara alışveriş yapacaktık.
ASLI – Ya daha doğmamış bebeğe ne alacağız ıh! Hem tamam ben anladım senin demek istediğini. Benim aldığım eşyalar sana batıyor! (Küser.)
ALP – Saçmalama aşkım iyi ki almışız. Ben gerçekten onu demek istemedim. Zaten bayadır alışverişe gitmiyorduk iyi oldu bu birtanem.
ASLI – Tamam o zaman
ALP – Gel bir öpeyim aşkımı.
ASLI – Ya yapma aşkım sonra çocuklarımız cinselliğe dönük olur. Bak Alp çocuklar duyuyor! Kötü örnek olma, babalarını erkenden tanımasınlar…
ALP – İyi be sanki babaları sapık… (Aslının apış arasındaki akan su dikkatini çeker.) Aşkım?
ASLI – Efendim?
ALP – Altına mı işiyorsun?
ASLI – Ne alaka?
ALP – Bildiğin Niagara Şelalesi gibi ıslatıyorsun altını hayatım!
ASLI – Dalga geçme Alp! (Bakar ve ağrıları başlar.)
ALP – Biz osurduğumuzda olay çıkarıyorsun. Sen bildiğin işiyorsun tatlım.
ASLI - Alp suyum geliyor! Alp! (Dram müzik.)
ALP – Aşkım! (Telaşlanır.) Taksi yok mu? Taksi yok mu?
ASLI – Alp bir şeyler yap!
ALP – Sesimi duyan yok mu? Yardım edin lütfen! Yardım edin!
ASLI – Alp
ALP – Geliyorum aşkım, geliyorum. Bekle beni burada. Bekle! Geleceğim hemen!
ASLI – (Ağlayarak… Yüksek bir şekilde.) Alp!
ALP – (Geri döner.) Geleceğim hayatım geleceğim.

(Işıklar söner.)
2 PERDE

(Işıklar açıldığında sahnede sadece Aslı … Duygusal bir şekildedir. Alp içeriye doğru girer.
Elinde gazetesi vardır. İkisi de biraz yaşlanmıştır. )
ALP – Hayatım?
ASLI – Sende kimsin?
ALP – Benim, sevgilin?
ASLI – Benim sevgilim öldü!
ALP – Buradayım.
ASLI – Git buradan! Sen beni, bir kaldırım parçası üzerinde bıraktın! Kaldırıp attın beni
geçmişinden. (Ağlamaklı.)
ALP – Ben yapmadım.
ASLI – Beni tek başıma bıraktın, o karanlığın içersinde. Ben senin kanatlarında yaşarken beni neden ittin, karanlığa? Neden yalnız bıraktın gecenin boşluğunda? Neden göz göre göre
öldürdün çocuklarımızı! Neden!
ALP – Erhan nerde?
ASLI – (Birden değişir.) Öyle bir şey yazmıyor oyunda Alp.
ALP – Bir tiyatro eksikti o da oldu, tam oldu yani. Hem ben dram oynamak istemiyorum.
ASLI – Bizim içinde değişiklik oldu, sen demiyor muydun evde canım sıkıldı diye?
ALP – İyi de aşkım adamın biri gelmiş camımıza yapıştırmış broşürü tiyatroya katılır mısınız diye? Sende onu sana özel yapıştırdılar sandın gittin. Hadi madem gidiyorsun beni niye arkandan çekiyorsun. Girer girmez anladım zaten iki çocuğumuz var ya hemen bize verdiler o rolü. Hem iki saatlik oyunda toplasan beş dakikalık dram var onu da bize verdiler. Erhan nerede? (Seyircilere dönüp) Erhan neredesin oğlum! Ah orada mısın? Oğlum bak dikkat et. Yeni sünnet oldun öyle fazla koşuşturma… Lan oğlum kapat gösterme ayıptır ayıp. Ya da göster aslanım benim… Kızım sen niye açıyorsun, kapatsana! Anaaa kapat! Ah aferin uslu uslu oynayın. (Sevinçli bir şekilde Alp oturur gazetesini okur.)
ASLI – Erhan atma kum kardeşine! Melis yeme o kumu? Alp bir şey desene!
ALP – Ne söyleyeyim canım? Daha yeni dedim. Erhan atmasana oğlum! Kızım sende yeme kumu, kedi işiyor, köpek sıçıyor. At onu at kaka o kaka. ( Okumaya devam eder.)
ASLI – Çok güzel müdahale ettin teşekkürler. ( Çantasından dergiyi çıkartır ve okumaya başlar.)
ALP – Rica ederim hayatım… Bak burada ne var?
ASLI – Neymiş o?
ALP – İstatistik kurumunun yaptığı ankete göre Türkiye de en popüler meslek neymiş biliyor musun?
ASLI – Neymiş?
ALP - Ne iş olsa yaparımmış.
ASLI – Vallah hayatım, yorum yapmak isterdim ama ne olur, ne olmaz. Beni son görüşün olabilir.
ALP – Komik kadın seni
ASLI – (Dergiden okuduğunu sorar.) Sana bir soru.
ALP – Sor bakalım.
ASLI – Karınızı ne kadar seviyorsunuz testi.
ALP – Güzel şıkları var mı?
ASLI – Bu sadece başlığı daha… İlk soru, karınızın saç rengi nedir?
ALP – (Aslı bileceğinden emin.)Sarı.
ASLI – İnanmıyorum sana. (Alp ona bakar.)
ALP – (Maç izlerken destekler gibi.)Sarı, lacivert! Sarı lacivert en büyük Fenerbahçe (Ani
dönüş) Sen ne dedin hayatım?
ASLI – İnanmıyorum sana Alp?
ALP – Bugün Fenerbahçe maçı varmış ona gitti aklım gerçekten. Sor canım, valla soruyu duymadım.
ASLI – Karınızın saç rengi nedir?
ALP – Siyah.
ASLI – (Çocuklaşır) Süper, beni sevdiğini biliyordum.
ALP – Bitti mi sorular?
ASLI – Yok ikinci soru, kendinizi en çok nerede huzurlu ve mutlu hissediyorsunuz?. A-) Sevgilinizin yanında (Sözünü keser.)
ALP – Be (Aslı sinirli bir şekilde döner.)şiktaşla birlikte yapıyormuş maçı, onu okudum da
hayatım, bir şey mi dedin?
ASLI – Alp bilerek mi yapıyorsun?
ALP – Şaka yapıyorum birtanem, şaka.
ASLI – Sen beni sevmiyorsun.
ALP – Daha neler? Ya saçmalama hayatım testlere mi inanıyorsun yoksa kalbime mi?
ASLI – Seviyor musun?
ALP – Sevmesem seni, sever miyim seni?
ASLI – Yerim seni.
ALP – Bende seni küçük suratlı aşkım benim.
ASLI – Nerem küçük, çok kilo aldım resmen.
ALP – Nedir bu kilo takıntısı hayatım?
ASLI – Görmüyor musun? Godzilla gibiyim.
ALP – Daha neler.
ASLI – Soru sormaca oynayalım mı?
ALP – Hey Allah’ım neydi günahım! (Aslının bakışlarından sonra) Oynayalım aşkım oynayalım.
ASLI – İlk sen mi soracaksın, ben mi sorayım?
ALP – Ben sorayım.
ASLI – Tamam.
ALP – Benim en çok sevdiğim çorba? (Hızlı.)
ASLI – Mercimek
ALP – Nefret ettiğim -
ASLI – Kereviz yemeği, sarma ama yeşilini seviyorsun.
ALP – İlk evlenme teklifini saat kaçta –
ASLI – Saat ikiyi on gece yirmi yedinci saniyede.
ALP – Küçükken mahalle arkadaşlarıyla yaptığımız –
ASLI – Zillere basıp kaçma.
ALP – Köpek –
ASLI – Popondan ısırmıştı.
ALP – Üç dört?
ASLI – Yedi
ALP – Yedi den üç çıktı
ASLI – Dört
ALP – Gerçekten bir şey diyemiyorum sana.
ASLI – Peki sıra bende mi?
ALP – Hayatım zaten biliyorum senin hakkında her şeyi. Artık kanıt mı gerekiyor lütfen ama lütfen.
ASLI – Bravo Alp, bir şey diyemiyorum. Sen beni tanımıyorsun bitti artık.
ALP – Ne yani? Biz burada iki yabancı gibi sanki tanımıyormuş gibi soru mu soracağız birbirimize. Oldu o zaman ismim ne hadi?
ASLI – Alp!
ALP – Tamam o zaman hadi sor.
ASLI – En sevdiğim renk? Burcum, doğum tarihim, tanıştığımız gün, sevdiğim arkadaş, sevmediğim arkadaş.
ALP – Çüş!
ASLI – Bu daha ilk sorum
ALP – Hayatım tane tane gidelim.
ASLI – Peki o zaman en sevdiğim renk?
ALP – Ezan mı okunuyor? Yoksa telefon mu çaldı.
ASLI – Yok aşkım çalmadı. Alp konu mu değiştirmeye çalışıyorsun. Yok, artık en sevdiğim rengi bilmiyor olamazsın değil mi?
ALP – Yok artık tabi ki de en sevdiğin rengi bilmiyorum.
ASLI – (Belli bir süre sonra.) Bilmiyorum dedin?
ALP – Sana öyle mi geldi?
ASLI – Alp!
ALP – Si-si- si (Aslı sinirli bir şekilde) Kır-kır- kır (Aslı aynı şekilde.) Yeş-yeş- yeş(Aslı evet
gibisinden) Yeşil tabi ki de.
ASLI – Beni sevdiğini biliyordum. Alp beni ne zaman sevdiğini anladın?
ALP – Yuh artık oha artık çüş artık! Ulan bir kere sorduğun sorularda o yoktu ya! (Aslı çok sinirlenir ve daha da abartılı ağlamaya başlar.) Hayatım şimdi niye ağlıyorsun? Yoksa! Aman Allah’ım bugün ayın 15 mi? (Kendi kendine) Alp! Regli! Adette! Sakin ol! Ne istiyorsa onu ver! Tatlı getir. O bizim kıymetlimiz! Ha ilaç tatlı! (Aslıya) Hayatım tatlı yer miyiz?
ASLI – Sen bana kilo mu aldırmaya çalışıyorsun Alp! Ne yani sen beni beğenmiyor musun, zayıf olduğumu mu düşünüyorsun? Ya da bunları yediğimde sivilcem çıktığında mutlu olacaksın? Ya da beni aldatıyorsun gönlümü mü çalmaya çalışıyorsun.
ALP – Tebrik ediyorum Aslı. Yani muhabbet nerden, nereye, nasıl geldi helal olsun vallah. Yani bunu giriş gelişme sonuç şeklinde filme çeksek oscar’a adaydık. And the Oscar goes to ASLI! Oscar goes to Aslı yani! (Aslı daha da sinirlenir.) Tamam, hayatım sakin ol. Sinirlenme canım. Benim canım tatlı çekti de birlikte yer miyiz diye dedim… Hani... Sen bana hep düşüncesizsin dersin ya. O yüzden yani. (Alp kendi kendine) Abi bugün ne yapıp, ne edip bu tatlıyı yedirmeliyiz! Yoksa, ayvayı yeriz.
ASLI – Tatlı matlı istemiyorum of. (Radyoyu çıkartır kulaklıklarını takar.)
ALP – Abi ben bu kadınları anlamıyorum ya. Regliydi, doğumdu, menapozdu, ulan hayat bitti.
ASLI – (Kulaklığı çıkartıp) Bir şey mi diyorsun Alp?
ALP – Yok hayatım Erhanla konuşuyordum.
ASLI – Ne diyordun?
ALP – Sen, sen ol hep sev oğlum diyordum. Erhan oğlum sen bir tur daha at. Melis’e de sahip çık! Biz daha buradayız belli ki. Annenin regli dönemi 15 gün kamptayız aslanlarım.
ASLI – Canım?
ALP – Efendim.
ASLI – (Kulaklığı uzatır.) Bu sıradaki bizim parçamız olsun hadi.
ALP – Kaçıncı parça olacak acaba. Arşiv yaptık en hit parçalarımız diye. (Aslının bakışının ardından) Olsun canım olsun. (Kulaklığı takar. Saatine bakar. Cebinden kendi kulaklığını çıkarıp takar. Kendi Kendine.) Gerizekalı herif kaçar mı lan o? Vur lan, vur lan. Tüh Allah belanı! (Aslı Alp’e dönüp)
ASLI – Nasıl buldun aşkım?
ALP – Ne?
ASLI – Parçayı diyorum.
ALP – Güzel
ASLI – Nasıl yani?
ALP – Allah’ı var güzel işte aşkım, söyleyen hakkını vermiş. Bizi anlatmış resmen parça. Tam parça yani
ASLI – Nasıl bizi anlatmış Alp. Söyleyen resmen, aldatılmayı işlemiş.
ALP – Hayde... Bebeğim aldatıldık ya, kader bizi aldattı ya. Hele o söze bittim.
ASLI – Neye?
ALP – Bittikten sonrasını hatırlamıyorum. Acayip güzeldi ama bebeğim.
ASLI – Tebrik ediyorum Alp, sen dön bakiyim bu tarafa.
ALP – Ne tarafa doğru? Kıbleye doğru mu?
ASLI – Alp uzatma! Dön bakiyim. Bu kulaklık da neyin nesi?
ALP – Canım annem arar diye parçayı dinlerken rahatsız olmayalım sesten diye taktım?
ASLI – Ver bakiyim şu kulaklığı. (Alıp takar.) Annen ne zamandır maç spikerliği yapıyor hayatım. (Kadın geçiyormuş gibi Aslı onu tarar resmen.)
ALP – Zamanlama süper! (Kadın geçmiştir. Arkasından bakmaktadır Aslı. Düşüncelidir yaramaz gibisinden.) Hayatım niye öyle değişti suratın?
ASLI – Kadına bakıyorum.
ALP – Hayatım nedir sizin bu kadın takıntınız? Bir erkekten daha çok tarama yapıyorsunuz.
ASLI – Görmüyor musun Alp? Dip boyası gelmiş, kaşı bıyığı çıkmış. Onun kalçası benden daha büyük.
ALP – Evet bende fark ettim. (Aslının tip tip bakmasıyla) Yani şeyi fark ettim sen bakınca, bende bakma gereği duydum kıskandım aşkım seni.
ASLI – Ha öyle mi aman da aman kıskanırmış sevgilisini de. Bak bu arada sana jöle aldım?
ALP – Nerde? (Aslı bankın arkasından beyazlatıcı saç spreyini çıkartır. Alp’in saçlarına sıkar spreyi.)
ASLI – Güzel oldu.
ALP – Dur sana da sıkalım. (Sıktıktan sonra bankın arkasına koyar. Saçlarına bakar. Yaşlanmışlardır.)
ASLI – Var mı?
ALP – Burada bir tane var siyah (Üzülür.) Neden üzülüyorsun hayatım?
ASLI – İyice yaşlandık.
ALP – Saçmalama, daha çok uzun yıllar var önümüzde hem bak çok şanslıyız biz.
ASLI – Nasıl?
ALP – Erhan evlendi 11 tane çocuk yaptı aşiret kurdu resmen. Melis evlendi tık yok onlarda tüp bebek yapıyoruz dediler falan bakalım yani parada yolluyorlar. Hepsinin sağlığı iyi, hepsinin hayatı iyi daha ne göreceğiz hanım?
ASLI – Doğru diyorsun, bak ben sana ne aldım? (Bankın arkasından kasket, ceket ve hediyeleri çıkartır.)
ALP – Ne aldın? Bana mı aldın, çok güzel bunlar.
ASLI – Giy bakalım.
ALP – Bende sana aldım bak burada. (Alp bankın arkasından ona aldıklarını çıkartır.)
ASLI – Ben aldım diye aldın demi?
ALP – Başa mı dönüyoruz?
ASLI – Şaka yaptım.
ALP – Giy bakalım.
ASLI – Çok güzel oldular. (Aslının telefonu çalar.)
ALP – Kim o?
ASLI – Erhan arıyor.
ALP – Beni niye aramıyor? (Alp’in telefonu çalar.)
ASLI – Kim o?
ALP – Melis
ASLI – O beni niye aramıyor?
ALP – Çocuklaşma Aslı aç bende açıyorum.
ASLI VE ALP – Efendim? (Alp konuşur gibi devam eder.)
ASLI – Ne yapıyorsunuz oğlum? Nasıl. Eh oğlum zor olmuyor o kadar çocuğa bakması? (Aslı konuşur gibi devam eder.)
ALP – Nasılsın Melis’im… Eh çocuk ne yapıyor? Tüpe benziyor mu çocuk? İyiyiz iyiyiz canım dur vereyim. Al seni istiyor.
ASLI – Tamam veriyorum oğlum.
ALP VE ASLI – Efendim? (Alp konuşur gibi devam eder.)
ASLI – Ne yapıyorsun kızım? Tüp bebek mi hiç aklım almıyor yani Melis. Nasıl bari iyi mi? Ateşle yaklaşmayın bari o çocuğa maazallah ne olur ne olmaz kızım. Şükür çok iyiyiz para sıkıntımız yok.
ALP – Çekmiyor oğlum ha çekti. Ne yapıyorsun oğlum? Ne diyeceğim kaç oldu? 11 ha maşallah. Milli takım kadrosunu kurmuşsunuz oğlum. Bari takım ayarlayın da 11 – 11 maç yapın karşılıklı. Erhan bana bak çaktırma biz annenle çok kötüyüz oğlum. Durumlar çok kötü bildiğin gibi değil. Bize şöyle para yolla… 3 bin olur oğlum olur. Tamam, aslanım annene söyleme kızar yoksa söylediğime. Tamam, aslanım görüşürüz öpüyorum.
ASLI – Öptüm kızım görüşürüz. (Kapatırlar telefonları.)
ALP – İyi parayı da yollar. Güzel oldu bu.
ASLI – Ne dedin Alp?
ALP – Selamı var?
ASLI – Aleyküm Selam… Biliyor musun Alp?
ALP – Neyi hanım?.
ASLI – Biz çok şanslıyız.
ALP – Biliyorum.
ASLI – Şu önümüzde ki gençleri görüyor musun?
ALP – Hangilerini? (Bir kız görmüştür onun tepkisini verir.) Gördüm (Aslı dürter.)
ASLI – Onu değil şunları.
ALP – Gördüm.
ASLI – Bize çok benziyorlar?
ALP – O çocuğun vah haline.
ASLI – Sen beni sevmiyorsun.
ALP – Saçmalama gel buraya. (Sarılırlar.) Ben seni çok ama çok seviyorum.
ASLI – Ben seni daha çok seviyorum. (Aslı Alp’in omzuna başını koyar ve huzurlu bir şekilde donarlar tek spot üzerlerindedir. Işıklar söner. Işıklar açıldığında sahnede sedye, sedyenin içerisine başka biri yatmaktadır. Ama seyirci yüzünü görmediği için Alp sanmalıdır. Aslı sedyenin yanında oturmaktadır. Fonda Alp’in kalp atışları duyulmaktadır.)
ASLI – (Fonda dram bir müzik çalmaya başlar.) Nereden nereye geldik Alp... Ne yaptık ki biz hayata? Neden cezalandırdı ki bizi... Yaşadıklarımız bir film şeridi gibi geçti gitti... Ne kadar da dolu dolu yaşamışız hayatı... Hayat bu kadar kısa mı? Hani kimi aşklar ölümsüzleştirirdi hayatı... Bir şans daha verir mi hayat bize? Geçmişin hatırına, yelkovanla akrep geri döner mi? Bak çocuklar dışarı da, hadi Alp çocuklaşma da kalk hadi... Hani söz vermiştin onlara, hani bana söz vermiştin... Yarı yolda bırakmam diye... Hadi Alp çocuklaşma da kalk... Hadi! Alp! (Sahne donar. Sahnenin bir köşesinde tek spot yanar. Beyazlar içersinde Alp gözükür.)
ALP – Derler ki bakmak gerek kimi zaman... Oysa ki bilmezler bakmanın kimi zaman zor olduğunu. Tarifsiz duyguların bir anda son bulduğunu… Dünyanın en tatlı sesini duymanın, hiç bir şeye değişilmeyeceğini… Derler ki kalp yarası ölümün son sahnesi... Son perde geldi mi? Peki bu son perde tamir edilir mi? İki kişilik bir oyunda tek kişi çıkabilir mi? Çıksa bile bu oyun güzel olabilir mi? Derler ki hayat bir sahne. Bu sahne çok ağır değil mi?. (Tek spot aniden kapanır ve Alp’in kalp atışları durmuştur ve bunun sesi yüksek bir şekilde duyulmaktadır. Aslının feryadı ile oyun biter.)
SON

Ekrem Özkara, bir alıntı ekledi.
12 Eki 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

" Hiç bir çaba boşa gitmez. "

Okul Evde Başlar, Fatih Kalkınç (Sayfa 255)Okul Evde Başlar, Fatih Kalkınç (Sayfa 255)
Ekrem Özkara, bir alıntı ekledi.
12 Eki 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

" Bakmak görmeyi,görmek dinlemeyi,dinlemek anlamayı,anlamak kabullenmeyi,kabullenmek de karşılıklı sevgiyi getirir. "

Okul Evde Başlar, Fatih Kalkınç (Sayfa 162)Okul Evde Başlar, Fatih Kalkınç (Sayfa 162)
Ekrem Özkara, bir alıntı ekledi.
12 Eki 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

" Sevgi iki insanı iyileştirir : Seveni ve sevileni...."

Okul Evde Başlar, Fatih Kalkınç (Sayfa 179)Okul Evde Başlar, Fatih Kalkınç (Sayfa 179)