Geri Bildirim
  • Öncelikle kitaptaki ben de satrançla tanışma hikayemi yazayım önce.. Şimdiden kalbimin ritmi değişti..
    Aşk, Mantık ve Satranç
    AŞK
    Bundan yıllar önce ben beşinci sınıfa giderken sınıf hocam, beni Satranç Kulübüne aldığını ve öğretmenler odasında bir toplantı yaptığını ve hemen oraya gelmemi istediğini belirtmiş bir arkadaşa.. Apar topar indim tabi ve içimden diyorum "Santralden ne anlarım ben be?! Mühendis miyim?!" söylene söylene iniyorum.. Neyse geçtim oturdum ortasında oval, uzunca bir boşluk olan koca, oval öğretmen masasına.. Hoca bir şeyler anlatıyor, at falan diyor ama ben hala santralle ne bağlantısı var onu çözmeye çalışıyorum ve tabi karşımda aşık olduğum çocuk var lanet olsun sürekli kuruyan bir boğaz ve kesilmeyen gıcık! öksürmekten de bir şey anlamıyorum ki! İzin alıp çıkmak istedim çünkü nefesimi nereye kadar tutabilirim öksürmemek için?! Sanral ve satranç arasındaki farkı da nice sonra öğrendim.. En büyük etkisi tabi ki aşık olduğum çocuğun düzenli olarak turnuvalara katılmasıydı.. Onun tutkusunu takip ettim.. Her öğleden sonra saatlerce bu oyunda ne buluyordu öyle?! Hiçbir kıza bu kadar değer vermeyi bırak hiç vermemişti! Onun izinden ilerledim ve abimle sürekli oyunu oynadık, her gece.. Ha işin ilginç yanı evde takımım yoktu abim de takıma ihtiyacımız olmadığını söyleyip, kağıtlara tüm taşları yazmıştı.. Bildiğiniz çizilmiş bir satranç takımım vardı.. Takım alınca da bir süre zor adapte oldum tıpkı Dr. B gibi.. O da zihninden oynamaya o kadar çok alışmıştı ki gerçek bir satranç tahtasında bir süre afallamıştı.. Sonra başladım şahları yemeye.. Önce abimi her elde yedim.. Sonra tüm sınıfı.. Her gece ve her teneffüste mutlaka oynar oldum ve ilerleyen yıllarımda seçtiğim her okul kulübü Satranç Kulübü oldu.. Takımım hala duruyor ve arada oynarız.. Bu güzel oyunu güzel tutkucusu tarafından öğrenmek de ayrı bir onur.. Ha bu arada madalyaları topladı o ama ben sadece onu anlamak için öğrendim iddiam yoktur..

    MANTIK
    Satrancın tarihsel gelişimini az çok hepimiz biliyoruz.. Önemli olan vakit öldürmek miydi?! Öyleyse neden her okulda vardı?! Okey yetmez miydi?! Ha tavla neden okullarda yoktu?!
    Satranç oynayan insanın birçok duygusu gelişir.. Bende hızlı işlem yapma, odaklanma, tahmin etme becerilerimi geliştirmişti. Düşünmeden de hareket edemiyorsunuz ve böylelikle mantığınızı kullanıyorsunuz.. Satranç er yada geç oyuncusuna mantığını kullandırtacak bir oyundur-eserdir-sanattır..

    SATRANÇ
    Kitaba gelecek olursak.. Öncelikle bu kitabın bana yazarının kim olduğunu söylemeseydiniz kesinlikle bu Stefan Zweig'in kitabıdır derdim.. Kendine has o tekrar etme, üstüne basa basa söylemeyi, okuyucunun beynine kazımayı Bir Kadının Yaşaşmından Yirmi Dört Saat'te de gördüm.. "Bakınız", "Tekrar ediyorum" tarzı sözleri okuyucuyu anlatmak istediğine kitletmeyi, yanlış anlamayı, algılamayı ortadan kaldırmak içindir kanımca..
    Kitapta, tek becerisi satranç oynamak olan gerizekalı, kibirli bir köylüden bahsediliyor.. Bu köylü satranç tahtası olmadan hiçbir şeyi hayalinde canlandıramayacak (körleme) kadar da tutkusuz.. Zaten kibri, paragözlüğü onu tanımlayan iki sıfattan biri.. Öte yandan, kafayı yememek için satranca kendini vermiş, onunla bütünleşmiş bir adam!
    Satranç şampiyonu ve bu adam arasındaki zıtlık kitaba işlenmiş.. Ortada yine tutku var.. O kadar güzel anlatılmış ki hissetmemek mümkün mü?!
    Kitapta öne çıkan terimlerden biri de Satranç Zehirlenmesi.. Ben oynadığım zamanlarda rüyamda bile oynardım.. Hatta yeni bir taşın çıktığını bile görmüştüm ki bu çok doğal.. Zehirlenme ise şöyleydi.. Artık Dr. B'ye yetmiyordu tek başına oynamak.. İnsan beynine, ruhuna aykırı olan bir şey yaptı ve kendini ikiye ayırdı ve onu beyninde yabancılaştırdı.. Başladı satranç oynamaya.. Yabancı El Sendromunu bilenler bilir, kimi insanın eli birden onu boğmaya başlar, siz sanırsınız ki adam kendini boğuyor, oysa ki tam tersi, hasta içinse biri onu boğmaya çalışır.. Satranç Zehirlenmesi de tıpkı böyleydi.. Bir adam, iki oyuncu, iki ayrı zihniyet ve iki ayrı düşünce.. Şayet beyin, bir makine olsaydı mutlaka patlardı.. Makine değildi.. Delilik en güzel patlamaydı.. Öyle de oldu...
    Şahane bir yapıt olmuş yine.. Yapıt niteliğini taşımayan kitabı var mıydı?!
    Bu kitaptan sonra intihar etmesine aşırı üzüldüm.. Yazarın aslında kendi iç dünyasının dış etkenlerle olan ilişkisine hoş bir ayna tutmuş.. Okuyun, kesinlikle..
  • Kendi huyu dışında her şeyi değiştirerek mutluluğa ulaşmaya çalışmak insan doğasını hiç tanımamaktır.
    Fatih Kalkınç
    Sayfa 127 - Fer Kitap
  • 1İ (1 İFŞA)

    Duyan herkesin genelde şaşırdığı bir bilgi vereceğim size. Artık her yeni kişi, bunu öğrendiğinde şaşırarak "Aaaa! Sen İmam Hatip mezunu musun?" diye sormasından sıkıldığım için toplu bir şaşırma etkinliği olması için bu iletiyi paylaşıyorum. Sanırım şaşkınlıklarına hak vermemek elde değil. Çünkü benim ne kadar dinden uzak bir kişilik olduğumu sanırım herkes biliyor. Şaşırmaları da bu sebepten sanırım. Evet, bu ifşa kendim hakkındadır ve evet ben İmam Hatip mezunuyum. :)



    1A (1 ANI)

    Bu anım, hayatımın en güzel anılarından biridir. Beni hayata bağlayan ender güzelliklerdendir...

    2016 yazı... Okul bitmiş yaz tatiline girmişiz. Malum "Yaz Kur'an Kursları" da başlar yazın. Bizim camiinin hocasına yardımcı olurduk, çocuklara Kur'an okumayı öğretmede... Öğrenci olarak girdiğim Yaz Kur'an Kursu'nda hocalık yapmak da varmış kaderde. Daha önceki KPSS ve DHBT sınavlarına girmiştim. İkisini de geçmiştim. Evdekilerin en büyük isteklerinden biri de 'imam' olmamdı. Olmadım. Geriye bir mülakat kalmıştı. Katılmadım. Yoksa onu da geçerim diye korkmuştum. Çünkü imam olmayı istemiyordum. Rts okumak istiyordum. Bunun nedenini de Cengiz Aytmatov'un "İlk Öğretmenim" adlı kitabının incelemesine saklamak istiyorum. Neyse, devam edelim...

    Hasan Hoca, diyanetin Yaz Kur'an Kursu için geçici öğretici alacağını, ilk sınavları daha önce verdiğim için sadece mülakata katılmamı ve "E zaten gelip burada bana yardımcı oluyorsun. Sen de öğrencisin. En azından cebine de üç beş bir şey girsin" diye beni ikna etmişti. İlk başlarda mırın kırın etmiş olsam da, şimdi iyi ki kabul etmişim diyorum. Neden mi? Biraz sabredin.

    Bu anımda sanırım eğlenceli bulduğum mülakat sürecini anlatmadan geçmek ayıp olur. Mülakat günü geldiğinde il müftülüğüne gitmiştim. Sıranın bana gelmesini bekliyordum. Ufak bir sıkıntı yaşamıştım ama önemli değil burası. Her neyse, bekle bekle.. En sonunda sıra bana geldi ve içeri girdim. Karşımda müftü il yardımcısı, iki vaiz ve bir de hafizeden oluşan dört (belki de beşti ama beşincisini hatırlamıyorum) kişi vardı. Karşılarında bulunan sandalyeye oturttular. Klasik selamlaşma faslı vs derken müftü yardımcısı Kur'an'dan herhangi bir sayfa açtı (yanlış hatırlamıyorsam Bakara Suresiydi) ve şuradan okumaya başla dedi. Başladım okumaya iki üç ayet sonra "Sadakallahülaziym" diyerek okumayı bitirtti. Sonrasında geçen diyaloglar şu şekildeydi:

    "Yasin Suresini ezberden okur musunuz hocam?"
    "Hocam, uzun zamandır tekrar etmediğim için ezberimde yok."
    "Tebareke (Mülk) Suresini okur musunuz hocam?"
    "Maalesef onu da bilmiyorum."
    "Amme(Nebe) Suresini okur musunuz hocam?"
    "Hocam sadece Duha Suresi ve aşağısı ezberimde..." bunu dedim ya, daha lafımı bitiremeden 'Kesin Beyyine Suresini oku diyecek, ama ben onu da bilmiyorum' diye geçiriyordum ki....
    "Beyyine Suresini okur musunuz hocam?"
    "Hocam, yalnız ben Beyyine ve Alak Surelerini de bilmiyorum."

    Müftü yardımcısı kızamadığından garibim biraz kızardı ve töbe estağfurullah der gibi kafasını sallayarak Hafıze Hanım'a dönüp "hocam siz sorun" dedi. Ben de o esnada, aha da hapı yuttuk, kesin kaldım modundayım. Ya ipleri elime almam lazım ya da ben bu mülakatta kaldım diyordum kendi kendime ki..

    "Hocam inşallah Kadir Suresini biliyorsunuzdur" diye Hafıze Hanım'ın sesiyle kendime geldim.
    "Evet. Biliyorum," dedim. Ortamda derin bir oh sesi yayıldı.

    Okuduk ettik, derken Müftü Yardımcısı:
    "Hocam, biliyorsunuz ki Kur'an Kursu mülakatlarında fıkıh sorusu sormuyoruz. Ama siz de takdir edersiniz ki bir karara varabilmemiz için size bir iki fıkıh sorusu sormamız lazım" dedi.
    "Tabii hocam, buyurun sorun" dedim.
    "Mezhebiniz Şafîî mi?"

    "Evet," dedim. Oğlum Mehmet, ipleri eline almanın tam zamanı. Aldın aldın, yoksa elden gidiyor diye kendi kendime gazı verdikten sonra, "Ama ben mezheplere çok da takılmam," dedim. O esnada fark ettim ki Müftü yardımcısının da lafını ağzına tıkmışım. Terbiyesiz ben... İnsan söz alır da konuşur. Siz yapmayın e mi? Durdu.

    "Nasıl yani hocam?"
    "Şöyle söyleyeyim hocam, yani mezhep olarak sorulduğunda Şafii olduğumu söylerim ama İmam Şafîî'nin kurallarına da körü körüne bağlı değilim. Ortak bir kararın altında buluşulan hükmü kabul ederim."
    "Örnek verir misiniz hocam?"
    Durdum biraz düşündüm. Acaba ne örnek versem diye.

    "Abdest," dedim. "Mesela abdest konusunda İmam Şafii kadına dokunulduğu zaman abdestin bozulduğunu iddia eder. Delil olarak da Maide Suresi'nde (3 veya 6. Ayet olmalı da bu iki ayeti hep karıştırıyorum yahu) abdest ile ilgili konuda 'ev lamestümünnisae' kelimesini alır ve lemese (dokunmak) dokunmaktır diyerekten alır. Yani altında başka anlam aramaz. İmam Ebu Hanife de bozar der, ama çıtayı öyle bir seviyeye koymuştur ki, bunu insanlara uzun uzun açıklamak yerine, bozmuyor demek daha mantıklıdır ki, ben de öyle diyorum. Bunun yanı sıra ise, İmam Ahmed ibn Hanbel ve İmam Enes ibn Malik bu dokunuştan kasıt, şehevi bir dokunuştur, derler. Yani bir alim bozulur der, diğeri bozulmaz der, diğer ikisi ise eğer dokunuş şehvetliyse bozulur şehvetsizse bozulmaz der. Bana da iki alimin söylediği daha kabul edilebilir geldiği için bu konuda İmam Şafîî'nin değil, Hanbeli ve Malîkî görüşünü kabul ederim." dedim.

    Evet, müftü yardımcısının ilgisini çekmeyi başarmıştım. Masanın üzerine, öne doğru eğilerek:
    "Peki dört mezhep alimi de farklı farklı hükümler verirse?"
    "Vicdanıma en rahat hangi hüküm gelirse onu kabul ederim. Biliyorsunuz ki mezheplerin ortaya çıkışını, 'dini kolaylaştırmak' olarak niteliyorlar. Ayrıca peygamberiz de 'Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız' demiştir. Bunun için de bana en kolay gelen, yaşamıma en uygun görüş kiminse onu kabul ederim."

    "Peki hocam, ya dört alimin de hüküm belirtmediği bir konu olursa?.."
    "Ondan basit ne var. Kur'an önümde, oradan bir şey çıkarmaya çalışırım. Baktım ki olmadı, hadislere başvururum. Baktım ki o da olmadı, daha önce bu olaya benzer verilmiş bir hükümle kıyas yaparım."

    "Yani içtihat yaparım diyorsunuz?"
    "Tam olarak öyle demesek de, evet bir nevi içtihat yaparım."

    "Peki hocam sizin evinizde kaç adet fıkıh kitabı var?" diye sordu müftü yardımcısı. Ben daha cevap vermeden, jüriler dönüp:
    "Hocam, adam Kur'an'dan hüküm çıkarırım diyor, sen hala fıkıh kitabı diyorsun.." dediler.
    "Yok, yani öyle merak etmiştim. Hani, bir ihtiyacın olursa, bulamadığın kitap falan olursa gelip alabilirsin diye.."
    "Teşekkür ederim Hocam. Olursa mutlaka kapınızı çalarım."
    "Hocam, sohbetiniz gerçekten de güzeldi. Gönül isterdi ki daha uzun konuşalım ama biliyorsunuz ki sırada bekleyenler var. Umarım daha uzun konuşuruz."
    "İnşallah hocam. İyi günler" deyip çıkmıştım. Eyy şimdi ne olacak bilmiyorum. İçerideyken kendimi o kadar kastım ki, dışarı çıktığımda ise, 'Amaaaaann.. Olursa olur, olmazsa olmaz.. Dünyanın sonu değil ya' moduma geri dönmüştüm bile. (Ama sonuç itibariyle geçmiştim. :D)

    Şimdi gelelim bu sıkıcı ve uzun lakırdıları neden ettiğime? Hayatımın en ama en (trilyon kere en) güzel hediyesini burada, bu zaman diliminde aldım. İki aylık Kur'an Kursu Öğreticiliği serüvenim başlamıştı işte. Kurs, üç kurdan oluşuyordu. Elif ba'dan başlayıp yeni öğrenenler birinci kuru, Kur'anı yeni okumaya başlayanlar ikinci kuru, Kur'anı okumayı öğrenmiş, tecvidli okumayı öğrenecekler de üçüncü kuru oluşturuyorlar. İşte benim öğrencilerim bunlardı: üçüncü kur. Geneli 10-15 yaşları arasında değişiyordu. Öğrencilerimi çok seviyordum. Onlar da beni seviyorlardı. Fotoğrafları hala bende durur. Bende dediysem de yanımda değil, evde.. Ne de olsa onlar benim ilk göz ağrım.. Canlarım benim hepsi.. İki aylık sürenin sonuna doğru geldiğimizde Mardin'de badem sezonu da başlamıştı. Bir gün öğrencilerimden biri yanıma geldi. Elini arkasında tutuyor, belli ki bir şey var elinde. "Hocam, sizce elimde ne var?" dedi. "Hımmmm.. Bilemem ki, her şey olabilir," dedim. "Ne varmış elinde?" yanındaki arkadaşına baktı. Biraz da utana sıkıla "Size bir şey vereceğim ama kimseye vermeyeceksiniz, tamam mı" dedi. "Aaa.. Olur mu öyle şey! Senin bana verdiğin şeyi ben niye başkasına vereyim," diye sordum. Elini arkasından çıkardı, avucunu açtı. Bunun ne olduğunu biliyor musunuz diye sordu. Baktım, elinde bir badem var, ama öyle sıradan bir badem değildi. Birbirine yapışık iki badem, minik bir kalp şeklini oluşturuyor. Evet, çift badem o. Yok hocam dedi. Bu badem değildir. Peki neymiş o? Size vereceğim bunu ama ne siz yiyeceksiniz ne de başkasına vereceksiniz. Eğer saklayacaksanız vereceğim, çünkü o benim kalbim, demesin mi? Allahım yarabbim. Ne yapacağımı şaşırdım o an.. Yirmi bir yıl sonra ilk defa biri bana hediye veriyordu. Minik bir kız çocuğu, kendi yüreğini bana hediye ediyordu. Hayatımda aldığım tek ve en güzel hediyedir o çift badem ve hala evde, eşyalarımın arasındaki yerini koruyor.

    Bu da böyle bir anıydı işte... Tüm bu saçma yazıyı, sadece ömrümde aldığım tek ve en güzel hediyeyi söylemek içindi. Şu ana kadar, o çift bademden (minik yürekten) başka bir hediye almadım. Zaten o minik kızdan başka kimse de bana hediye vermek istemedi. Ama bu öyle bir hediye ki, bütün hayatım boyunca hiç kimseden hediye almasam bile bana yeterli olacaktır.

    Sağlıcakla kalın dostlar...
  • Çocuk eğitimini sadece annenin yüklenmemesi gerekir. Baba ve anne karşılıklı aynı tutum içinde davranmalılar. Ne yazık ki anneler genelde kuralcı babalar ise tutarsız davranır. Çocuk bu yüzden hep bocalar.
    Çocuklara iyi bir örnek olmak istiyorsak öğütten çok yaptığımız davranışlarla model olmalıyız. Kitap okumasını istiyorsan çocuğa "kitap oku" değil "hadi beraber kitap okuyalım" diyebilirsiniz ya da önce sen oku zaten çocuk zamanla gördüğünü alacaktır.
    Kitapta bir çocuğun doğduğundan itibaren nasıl eğitilmesi gerektiği muhteşem bir dille anlatılmış. Okuyanlara mutlaka yararı olacaktır
  • (Bu yazıda sizi rahatsız edebilecek bazı hassas konulara girilmiş olabilir.)
    Bu kitaba yorum atanlara bakarsanız çoğunda “İçinde cinsellik barındıran boş bir kitap. Okumazsanız hiçbir şey kaybetmezseniz .” gibi laflar ederken kitaba bir puan atan kafasını kuma gömmüş insanlar görürsünüz. Ben bu tarz laflar ederek kafamı kuma sokmayacağım. Üzülerek söylüyorum ki yazar kimsenin konuşmadığı bazı gerçekleri bu kitapta haykırmış. Ergen dediğimiz çocukların ne hallerde olabileceğinin bir örneği sadece bu kitap ama ne yazık ki anne babalar ya saf numarası yapıyorlar ya da gerçekten anlayamıyorlar. Her anne babaya göre çocukları en zeki ve en masum kişiler. Ama anne, babalar size bir itirafta bulunayım çocuklarınız sandığınız gibi masum değil. 13 yaşındaki bir çocuk artık her şeyi idrak etmeye başlıyor ama anne ve babalar hala çocuklarını hiçbir şeyden haberi olmayan bir çocuk olarak düşündüklerinden çoğunlukla çocuklarıyla bazı meseleleri ciddi bir şekilde konuşmuyorlar. Bu sefer 13-19 yaş aralığındaki çocuk ne yapıyor? Çevresinden gördüklerini o çevreye sırf kendini kabul ettirebilmek için yapmaya çalışıyor. Şuan gidin bakın orta okul ya da liseye giden çocuklara. Neredeyse çoğu sigara içmektedir. Anne babalarının öğlen yemek yemesi için verdiği 3 kuruş parayı aç kalma uğruna sigaraya yatırır. Parası olmadı mı sigara içemediğinden elleri titrer ve etraftan sigara dilenmeye başlar. Her akşam eve giderken de ana babası anlamasın diye üstüne parfüm sıkar. Ağzına da sakız atar öyle eve gelir. Zaman zaman ailesine yakalanmamak için o parfümü ağzına bile boca edebilir.
    Şuana kadar anlattıklarım belki masal gelebilir ya da yok canım benim oğluşum, biricik kızım böyle bir şey yapmaz diye düşünebilirsiniz. Siz böyle düşüne durun ben kafamdan uydurduğum senaryoya devam edeyim.
    Eve gelen çocuk doğruca odasına gider. Bilgisayarını açar ya da telefonunda takılmaya başlar. O zımbırtıların başında fazla durmadıktan sonra sorun yoktur. Çünkü anne ve babaları sadece çocuklarının dersleri kötüleşmeye başladıklarında o zımbırtıları ellerinden alır ya da o bilgisayarın başında oturması için bir limit koyar. Anne ve babaların bunu yapması da güzel bir şeydir ama neden bir de çocuklarının o aletlerin başlarında ne yaptıklarını sorgulamazlar? Oturup çocuk o bilgisayarda mario ya da bilgilendirici belgesel izlemiyor sonuçta. Acaba ne yapıyor çocuğunuz o bilgisayarlarda? Belki de aynı kitaptaki çocuğun başına gelen gibi 30 yaşlarındaki bir adam çocuğunuzu kandırıyor olabilir? Siz ise çocuğunuz odasında güvenle oturuyor sanabilirsiniz. Ya da daha 14 yaşındaki çocuğunuz izlemek istediği diziyi açtığı internet sitesinin çevresindeki reklamlarla bahis siteleriyle ilk tanışmasını gerçekleştiriyor. Tabi bu arada tek bahis siteleriyle tanışmakla kalsa iyi cinsel içerikli sitelerle de tanışması da fazla geç olmuyor çocuklarınızın. (Tabi internet olmasa da çevresi, arkadaşları da yeterli olacaktır bazı kötü alışkanlıklara başlaması için.)
    Belli bir süre sonra Mervelere ders çalışmaya gidiyorum yalanları atılmaya başlıyor anne babalara aynı kitapta olduğu gibi. Ebeveynler doğru düzgün sorgulamıyor bu durumu. Çocuk evden çıkıyor ve karşı cinsinde bulunduğu bir evde arkadaşlarıyla toplanıyorlar. Anne babalarının saf zannettiği çocukları aynı kitaptaki gibi daha o yaşlarında karşı cinsle her türlü işi yapmaya başlayabiliyor. Tabi bu arada çevresine göre bazı yerlerde içkiye bazı yerlerde ota b.ka bulaşabiliyorlar. Bazısı için bu senaryo gazetelerin 3. sayfasında “Çakmak gazı çeken liseli genç öldü.” gibi haberlerle son bulabiliyor.
    Bu anlattığım olaylar ise her türden ailenin çocuğunun başına gelebilir. Ailenin gelir düzeyinin yüksek olması ya da ebeveynlerinin en iyi işlerde olması hiçbir şeyi değiştirmiyor. Hatta bu durumun ülkesi bile farketmiyor. Kitapta geçenler İtalya’dandı. Benim anlattıklarım da Türkiye’den. Her ikisinde de mağdur olan çocuklar, gençler.
    Her çocuk bu dediklerime bulaşmasa bile en azından bu tarz olayların olduğu ortamlara girmek durumunda kalıyor. En iyi dediğimiz çocuk bile en sonunda bazı şeylerden etkilenebiliyor. Çocuklarımızdan bu tip durumlarla karşılaşmadan önce oturup onlarla konuşmalıyız ki neyin doğru neyin yanlış olduğunu baştan idrak edebilsin.
    Bir de kitapta da baş karakterimizin de üye olduğu arkadaşlık sitelerinden bahsetmek istiyorum. Günümüzde bu tarz sitelerin ismi Tinder gibi uygulamalar oldu ve bu tarz uygulamalara uzaydan insanlar üye olmuyor. Senin, benim gibi diyeceğin bir sürü insan üye. Ve buradaki ahlaksızlıkta kızı erkeği farketmiyor. Yakışıklı bir erkek fotolu ya da güzel bir kız fotosu ile bir hesap açın, anında size bir sürü iğrenç fotoğraflar, videolar gelecektir. Bu fotoğrafları, videoları atanlar da sadece hırlısı hırsızı değil. Normal hayatta belli bir statüde olan insanlar da bu tarz olaylara karışabiliyor. Ne üzücü bir durum değil mi? Ne yazık ki insan çoğunlukla kötüye meyilli olduğu için kimliğinin ifşa olmayacağı en ufak durumda o insandan beklemeyeceğiniz hal ve hareketlere bürünebiliyor. Aynı Dr Jekyll ile Bay Hyde kitabındaki toplum içindeki statüsü yüksek doktorun kendini farklı bir insana dönüştürmesiyle bir anda kötü bir insana dönüşebilmesi gibi. Kitapta da zaten baş karakterimiz ara ara bu durumdan fazlasıyla dert yanıyordu.
    Daha anlatılacak söylenecek çok şey var ama burada kesiyorum. Bazılarınız abartma yahu diyecek kitaptakiler de kurgu senin anlattıkların da abartı diyecekler ama maalesef kitabın çoğu bildiğim kadarıyla gerçek. Anlattığım ve anlatamadığım daha bir sürü şey de çevremdeki gözlemlerime dayanıyor. Çocuklara üzülüyorum. Ebeveynlerine ise kızıyorum. Keşke çocuk yapmak bu kadar kolay olmasa da bu kadar genç heba olmasa. Yok mu dostlar bu gençleri kurtarmanın bir çözümü?

    Neyse yahu lafı uzatmadan iyi nesillerin yetişmesi ümidiyle herkese kucak dolusu selamlar.
    http://ahmedyasirorman.blogspot.com.tr/...darbesi-melissa.html
  • Zeka türleri,Empatik yaklaşım,davranışlar ve aile tutumları,sorumluluk duygusu,özgüven,dinleme,problem çözme,kardeş rekabeti,cinsiyet eğitimi,aile toplantısı,televizyon ve etkileri,verimli ders çalışma etkinlikleri gibi temel konular evde uygulanacak şekilde incelenmektedir.Şiddetle tavsiye ederim...
  • Cemal Süreya (1931, Tunceli Pülümür - 9 Ocak 1990, İstanbul), Türk şair ve yazar. Asıl adı Cemalettin Seber'dir.

    Yaşamı
    1931'de Pülümür'de doğdu.Zaza asıllıdır. Babasının ismi Hüseyin, annesinin ismi ise Gülbeyaz'dır. Çocukluğunun ilk yıllarını Erzincan şehrinde geçirdi. 1938'de Dersim İsyanı sonrasında ailesi Bilecik'e sürgün edildi. İlkokula İstanbul Beyoğlu'nda başlayan Süreya üçüncü sınıfta Bilecik'te eğitim hayatına devam eder. Daha sonra babasına haber vermeden parasız yatılı sınavına girer ve Haydarpaşa Lisesi'ni kazanarak oradan mezun olur.Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi maliye ve iktisat bölümü'nü bitirdi. Maliye Bakanlığı'nda müfettiş yardımcılığı ve müfettişlik, darphane müdürlüğü, Kültür Bakanlığı'nda kültür yayınları danışma kurulu üyeliği, Orta Doğu İktisat Bankası yönetim kurulu üyeliği ve 25 yılı aşkın Türk Dil Kurumu üyeliği görevlerinde bulunmuştur. Yayınevlerinde danışmanlık, ansiklopedilerde redaktörlük, çevirmenlik yaptı.

    Ağustos 1960'tan itibaren yalnızca dört sayı çıkarabildiği Papirüs dergisini Haziran 1966- Mayıs 1970 arası 47, 1980-1981 arası iki sayı daha çıkardı. Pazar Postası, Yeditepe, Oluşum, Türkiye Yazıları, Politika, Yeni Ulus, Aydınlık, Saçak, Yazko Somut, 2000'e Doğru gibi yayın organlarında şiir ve yazılarını yayımladı.

    İkinci yeni hareketinin önde gelen şair ve kuramcılarından sayılan Cemal Süreya'nın ilk şiiri "Şarkısı Beyaz" Mülkiye dergisinin 8 Ocak 1953 tarihli sayısında yayımlanmıştır. Geleneğe karşı olmasına rağmen geleneği şiirinde en güzel kullanan şairlerden birisiydi. Kendine özgü söyleyiş biçimi ve şaşırtıcı buluşlarıyla, zengin birikimi ile, duyarlı, çarpıcı, yoğun, diri imgeleriyle ikinci yeni şiirinin en başarılı örneklerini vermiştir. Ölümünden sonra adına bir şiir ödülü düzenlendi. 1997'de de Cemal Süreya arşivi yayımlandı.

    Cemal Süreya 38 sürgününü bir şiirinde şöyle anlatıyordu:

    Bizi kamyona doldurdular,
    Tüfekli iki erin nezaretinde,
    Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular,
    Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar,
    Tarih öncesi köpekler havlıyordu."
    Ülkü Tamer onun için şu dizeleri yazmıştır:

    Tanrı
    Bin birinci gece şairi yarattı,
    Bin ikinci gece cemal'i,
    Bin üçüncü gece şiir okudu tanrı,
    Başa döndü sonra,
    Kadını yeniden yarattı.

    Süreyya olan soyadını değiştirmesi
    Süreya'nın üvey kızı Gonca Uslu'nun aktardığına göre iddiaya girmeyi çok seven şair arkadaşıyla bir telefon numarası üzerine iddiaya girmiş, kaybederse soyadındaki "y" harfinden birini sildireceğini söylemiş. İddiayı kaybetmiş ve Süreyya olan soyadını Süreya olarak değiştirmiş ]"Süreya" soyadı ilk kez 1956 yılında yayımlanan "Elma" şiirinde görüldü.

    BİR BAŞKA VERSİYONU İSE ŞÖYLE Cemal Süreya ve Sezai Karakoç üniversitede sınıf arkadaşıdır ve sınıflarında 'Muazzez Akkaya' isminde bir de kız varmış. İkisi de bu kızı gizliden gizliye severlermiş. Sınıfta gün boyu aynı kıza duydukları ilgiyi birbirlerine anlatırlarmış. Hatta Muazzez'e yazdıkları şiirleri birbirlerine okurlarmış. Sonra bu aşk, zamanla kızışmış ve birbirlerine 'ben elde ederim, sen edersin' derken 'kim elde edecek?' diye iddiaya tutuşmuşlar. Kaybeden büyük bir bedel ödeyecek demişler. Ve bu bedel ömrü boyunca üzerinde kalacak. Bedene fiziksel bir zarar olmayacak diye de karar kılmışlar. Ve sonunda adını değiştirmeye gelmiş olay. Cemal Sürey(y)a kazanırsa ;Sezai Karakoç'un soyadı 'Karkoç' olacak. Sezai Karakoç Kazanırsa ; CemaL Süreyya'nın soyadı 'Süreya' olacak. Tahmin ettiğiniz gibi kızı Sezai Karakoç elde eder ve onunla çıkmaya başlar. Cemal Süreyya da gidip tek 'Y' harfini attırır soyadından... İşte Süreyya'dan Süreya'ya geçiş dönemi böyle olmuştur. Peki sonrasında ne oldu? Muazzez Akkaya Sezai Karakoç'un kendisi ile bir iddia sonucu çıktığını öğrenir. Biraz da sorunları olan Muazzez bunu kaldıramaz ve okulu bırakıp ve memleketi olan Geyve'ye gider. Sezai Karakoç bu duruma çok üzülür ve Muazzez Akkaya'ya ithafen Mona Rosa'yı yazar. Şair Karakoç,1950 yılında Mülkiye'de öğrenci iken yazmıştır ancak 2002 yılına kadar yayımlanmamıştır.

    Eserleri
    Şiir

    Üvercinka (1958)
    Göçebe (1965)
    Beni Öp Sonra Doğur Beni (1973)
    Sevda Sözleri (1984, Üvercinka, Göçebe, Beni Öp Sonra Doğur Beni, Uçurumda Açan-1984- ile birlikte)
    Güz Bitigi (1988)
    Sıcak Nal (1988)
    Sevda Sözleri (1990, 1995, tüm şiirleri)
    Korkarak Vinç
    Uzaktan Seviyorum Seni
    Deneme-Eleştiri

    Şapkam Dolu Çiçekle (1976)
    Günübirlik (1982)
    99 Yüz (1992)
    Uzat Saçlarını Frigya (1992)
    Folklor Şiire Düşman (1992)
    Aydınlık Yazıları/ Paçal (1992)
    Oluşum’da Cemal Süreya (1992)
    Papirüs’ten Başyazılar (1992)
    Toplu Yazılar I (2000, Şapkam Dolu Çiçekle ve Şiir Üzerine Yazılar)
    Toplu Yazılar II (2005, Günübirlikler)
    Günler (993 günden oluşan günlük)
    Günce

    999 Gün(Günler)/ Üstü Kalsın (1981)
    Mektup

    Onüç Günün Mektupları (1990)
    Çocuk Kitabı

    Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi (1993)
    Söyleşi

    Güvercin Curnatası (1997)
    Derleme

    Mülkiyeli Şairler (1966)
    Yüz Aşk Şiiri (1967)
    Şiir Çevirileri

    Yürek ki Paramparça (1995)
    Öteki Çeviriler

    Gelinlik Kız (E. Ionescu- 1964)
    Küçük Prens (A. De Exupery- 1965)
    Bir Aşk Kırgınının Şarkısı (Apollionaire- 1965)
    Günümüz Sağcı Fikirleri (S. De Beauvoir- 1966)
    Sade’ı Yakmalı mı? (S. De Bauvoir-1966)
    İhtilalin Özü (Mao Zedung-1967)
    Amerika Birleşmemiş Devletleri (V. Pozner- 1967)
    Aşkın Suçları (M. De Sade-1967)
    Palto (Gogol-1968)
    Yeşil Papa (Asturias-1967)
    Gök Cephesi (N. Dinh- 1968)
    Küçük Prens (A. De S. Exupery- 1975)
    32 Saat Özgürlük (G. Hernadi- 1968)
    Milli Kurtuluş Cephesi (D. Bravo- 1969)
    Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması (Lenin- 1974)
    Dine Karşı Düşünce Tarihi (A. Bayet- 1970)
    Bir Aşk Kırgınının Şarkısı (Apollinaire-1970)
    Büyük Ahlak Doktrinleri (F. Gregoire-1971)
    Vadideki Zambak (Balzac-1985)
    Nekrassov (Sartre-1971)
    Gönül ki Yetişmekte (Flaubert- 1971)
    Goriot Baba (Balzac- 1974)
    Meyhane (E. Zola- 1974)
    Çin Uyanınca (A. Peyrefitte- 1975)
    Venezuella Makiliklerinde Douglas Bravo Konuşuyor ( 1976)
    Mutluluk Getiren Seks (1976)
    Emeğin ve Emekçinin Tarihi (P. Brizon- 1977)
    Faşizmin Analizi (Macciocchi-1977)
    Kırmızı Balon (Lamorisse- 1980)
    Yarını Bilen Adam Nostradamus (Fontbrune- 1982)
    Bir Tanem (Marceau- 1991)

    Cemal Süreya'ya Dair Muhakkak Bilmeniz Gereken Sıradışı 30 Bilgi..

    1. Gülbeyaz Seber
    Gülbeyaz Seber
    Şairlik duygusunun en temel aktörü annesi Gülbeyaz Seber olan şair, şiire ilk adım atışını annesinin anlattığı Kerem ile Aslı hikayesine bağlar.

    2. Kar tanesi
    Kar tanesi
    Gülbeyaz, beyaz tenli kadın, Cemalettin’in “kar tanesi”. Cemalettin henüz çok küçükken kaybeder annesini ve çocuk kalbi artık sessiz kalmıştır: “Küçük kalbimdeki kuş ölmüştü.”

    3. Okul dergisi çıkarması
    Okul dergisi çıkarması
    İlkokulda bir dergi çıkarmaya karar verdi. Ancak baskı makinelerinin azlığı, var olanların kalitesizliği buna mani oluyordu. Ama yine de yılmadı Cemalettin, sıkı dostu Altan Günalp ile birlikte elle yazılarını yazdığı, resimlerini çizdiği okul dergisini çıkardı. Derginin en sıkı takipçileri ona hayran olan okuldaki kız arkadaşlarıydı.

    4. Sayılarla sorununun olması
    Sayılarla sorununun olması
    Çok iyi şairdi, kompozisyonu bundan aşağı kalır değildi ama yine de sayılarla sorunları oldu. Saatin kaç olduğunu anlamayı 5. Sınıfta öğrendi. Sonrasında eşi ona sigorta tamir etmeyi de öğretti. En kötü dersi resim olan Cemalettin, birkaç kişi hariç tüm sınıfın kompozisyon ödevini yapardı.

    5. Fenerbahçeli olması
    Fenerbahçeli olması
    Edebi kişiliğinin yanında bir de sporcu yanı vardı Cemalettin’in. Futbola bayılırdı. En sevdiği futbolcu Lefter’di. Fenerbahçe taraftarı olan Cemalettin, Metin Oktay’a da büyük saygı duyardı.

    6. 100 metre koşusunu kazanması
    100 metre koşusunu kazanması
    Ortaokulda 100 metre koşusuna katıldı. Yarışmada birinci gelen Cemalettin’e kalem hediye edildi. Böylelikle ilk dolma kalemine sahip olmuştu.

    7. Üvey annesi tarafından zehirlenmeye çalışılması
    Üvey annesi tarafından zehirlenmeye çalışılması
    Küçük kalbimdeki kuş ölen Cemalettin, Esma adlı bir üvey anneye mahkûm olmuştu. Kız kardeşlerine ve ona sürekli dayak atan Esma
    bir keresinde onu zehirlemeye kalkıştı. Yemeğine cam kırıkları karıştırdığı da bir çok kişi tarafından biliniyordu.

    8. Tarifsiz bir okur olması
    Tarifsiz bir okur olması
    Tarifsiz bir okurdu, ilkokul 3’te Suç ve Ceza’yı defalarca okudu. Karamazov Kardeşler’i ise tam 5 kez okumuştu.

    9. Cemal Süreya Seber
    Cemal Süreya Seber
    Şair henüz çocukken bir şey keşfetmişti, tüm büyük yazarlar üç ada sahipti. O da karar verdi ve ilk adını Cemal olarak kısaltacak, yanına da Süreyya’yı ekleyecekti. Daha sonra “y”lerden biri bir iddia sonucu kaybedilse de o Cemal Süreya Seber olacaktı. Bu iddia bir telefon numarasının unutulup unutulmaması üzerineydi.

    10. Yazı yazarken gürültü araması
    Yazı yazarken gürültü araması
    Mülkiye kantininde yazmaya başladığı eserleri onda ilginç bir alışkanlık doğuracaktı. Artık yazı yazarken hep gürültü arayacaktı. Sırf bu yüzden evde yazı yazarken televizyon ve radyonun sesini açmaya başladı.

    11. Dersim olaylarına çocukken şahit olması
    Dersim olaylarına çocukken şahit olması
    Kürt’tü, Dersim olayları sırasında ufacık bir çocuktu. Orada tarifsiz acılara şahit oldu.

    12. Mektup yazmayı çok sevmesi
    Mektup yazmayı çok sevmesi
    Mektup yazmaya bayılırdı, hatta o kadar ki kadınların ağzından kendi kendine mektup yazar ve postalardı.

    13. Sevdiği kadınları beğenmeyen arkadaşlarına küsmesi
    Sevdiği kadınları beğenmeyen arkadaşlarına küsmesi
    Çok kadın sevdi, bu kadınları da herkesin sevmesini isterdi. Dostları sevdiği kadını beğenmeliydi. Bu yüzden sevdiği kadını beğenmeyen arkadaşlarına küserdi.

    14. Kızının nikahına katılamaması
    Kızının nikahına katılamaması
    Kızı Ayçe ile sağlıklı bir ilişkisi yoktu. O kadar ki kızının nikâhına katılamadı, çünkü ona haber verilmemişti.

    15. Kars şiiri
    Kars şiiri
    Paris’teyken hiç görmediği Kars hakkında “Kars” adlı şiirini yazdı ve Kars’ı anlattı. Paris’te büyük bir evhama kapılmıştır. Turgut Uyar ve Edip Cansever’in onu Türkiye’de unutturmaya çalıştığı düşünmektedir..

    16. Tomris ile gittiği hiçbir mekana bir daha gitmemesi
    Tomris ile gittiği hiçbir mekana bir daha gitmemesi
    Tomris büyük bir aşktı onun için. Bu aşkın öfkesi de büyüktü, bir tartışma sonrası çok sinirlendi ve birbirlerine yolladıkları tüm mektupları yırttı. Ve bu mektuplardaki aşk günümüze ulaşamadı. Tomris’le ilişkisini bitirdikten sonra onunla gittiği hiçbir mekâna adımını atmadı.

    17. Antika olmayan halıyı antikaymışcasına alması
    Antika olmayan halıyı antikaymışcasına alması
    Papirüs dergisini çıkarmaya karar verdi, paraya sıkışmıştı. Bir gün yazıhanesine gelen Edip Cansever Tomris’in getirdiği bir halıyı gördü. Antikacılıkla uğraşan Edip aslında bir değeri olmayan o halıyı antikaymışçasına satın aldı. Böylelikle Papirüs’e en zarif şekilde katkı sağlıyordu.

    18. Süreyya Kapınak'ın soyadının değişmesi
    Süreyya Kapınak'ın soyadının değişmesi
    Süreyya Kapınak soyadını değiştirmeye karar vermişti, yemekli bir mecliste bu fikrini yazar ve şair arkadaşlarına açtı. Ancak çeşitli önerilerde bulunan arkadaşlarının önerilerini beğenmemişti. Aynı mecliste bulunan Cemal Süreya öne çıktı ve soyadını “Berfe” yapmasını söyledi. Bu kelimenin anlamına soran Süreyya, Cemal’den kelimenin Kürtçede “kar” anlamına geldiğini öğrendi. Cemal bu kelimeyi Ahmed Arif’ten duymuştu. Bir konuşmaları sırasında Ahmed Arif’e “Bir kızın olursa adını ne koyardın?” sorusunu sormuş ve “Berfe” karşılığını almıştı. Bu kelimeyi ve anlamını çok beğenen Süreyya Kapınak, soyadını değiştirdi. O artık Süreyya Berfe’ydi.

    19. Futbol tutkunu olması
    Futbol tutkunu olması
    Büyük bir futbol tutkunu olan Cemal sanatçı dostlarıyla sık sık futbol oynardı. Takımlar belliydi “Edebiyatçılar Takımı” ve “Tiyatrocular Takımı”. Bu maçların gol kralı da hiç değişmezdi. Orhan Kemal neredeyse her maç en fazla golü atan kişi olurdu.

    20. Kız çocuğu hayranı olması
    Kız çocuğu hayranı olması
    Kız çocuklarına hayran olan Cemal Süreya iki kız çocuğunun olmasını isterdi. Birine “Kelime” ötekine “Elif” adını verecekti. Olmadı…

    21. Kendine farklı doğum günleri belirlemesi
    Kendine farklı doğum günleri belirlemesi
    Cemal Süreya’nın mutlak doğum tarihi belirsizdi. Bu yüzden kendine her seferinde farklı bir doğum günü belirlerdi. Bu doğum günlerinden biri de 10 Ağustos’tu, yani sonradan eşi olacak Güngör Demiray’la tanıştıkları tarih.

    22. Berbere hiç gitmemesi
    Berbere hiç gitmemesi
    Cemal Süreya çok yoğun çalıştığı, sık sık teftiş yaptığı bir dönemde hiç berbere gidememiş ve saçı-sakalı çok fazla uzamıştır. İş yoğunluğu azalıp berbere giden Cemal Süreya’ya berberi “Abi seferden mi geliyorsun?” der. Bu sözlere çok sinirlenen Cemal Süreya, hışımla berber koltuğundan kalkar ve bir daha hiç berbere gitmez. Saçlarını bundan sonra sadece evlendiği kadınlar kesecektir.

    23. 29 farklı evde oturması
    29 farklı evde oturması
    Hayatının ilk yılları sürgünün acılarıyla geçen Cemal Süreya sonraki hayatında da sürgün gibidir. Sürekli ev değiştirmek zorunda kalan Cemal, tam 29 farklı eve taşınmıştır. Bu evlerin sonuncusu Kadıköy’de “Cemal Süreya Sokağı”nda bulunmaktadır.

    24. Kahvehane oyunlarına uzak olması
    Kahvehane oyunlarına uzak olması
    Şiirde pek mahir olan Cemal kahvehane oyunlarına aynı derecede uzaktır. Şair arkadaşları onunla hiç poker oynayamamıştır.

    25. Sigara tutkunu olması
    Sigara tutkunu olması
    Şair içkiden ziyade tam bir sigara tutkunudur. Bir gün onu çorba içerken görenler büyük bir şaşkınlık yaşar. Çünkü Cemal bir kaşık çorba içtikten sonra sigarasından bir nefes çeker. Bir kaşık çorba bir nefes sigara, bir kaşık çorba bir nefes sigara…

    26. Oğluna amcasının adını vermesi
    Oğluna amcasının adını vermesi
    Cemalettin en çok amcasını severdi, babasından bile çok. Amcası öldüğünde cüzdanından iki kişinin fotoğrafı çıkmıştı, biri Cemalettin’e aitti. Cemalettin bu sevgiyi karşılıksız bırakmadı oğluna amcasının adı olan “Memo” ismini verdi.

    27. Özgüvensiz alışveriş
    Özgüvensiz alışveriş
    Kadınlara çekinmeden evlenme teklif edebilecek kadar özgüven sahibi olan Cemal’in, alışveriş sırasında bu özgüveni kaybolmaktadır. Beğendiği bir şeyin fiyatını sormaktan çekinir, çünkü fiyatını sorduğu andan itibaren o şeyi alma mecburiyeti hisseder. Bir diğer ilginç özelliği ise bir meyveyi veya sebzeyi yarım kilo alamamasıdır, çünkü bir şeyden yarım kilo alırsa satıcının kızacağını düşünür.

    28. İlk eşinin kitaplarını yırtması
    İlk eşinin kitaplarını yırtması
    İlk eşi Seniha ile sık sık kavga ederlerdi, bu kavgaların birinde çok fazla sinirlenen Seniha Cemal Süreya’nın bir çoğu yazar arkadaşları tarafından hediye edilen imzalı kitapların çoğunu yırttı.

    29. Eski eşinin nikah şahitliği
    Eski eşinin nikah şahitliği
    Zuhal’le ayrılmışlardır, Cemal başka evlilikler-aşklar yaşamıştır. Bir gün Zuhal’le görüşen Cemal, Zuhal’in biriyle evlenmek istediğini öğrenir. Zuhal kızıp kızmadığını sorar, ama alacağı yanıt bambaşkadır. Çünkü Cemal, Zuhal’in nikâh şahidi olmayı istemektedir. Zuhal şaşkınlıkla bu teklifi kabul eder, ancak bu asla gerçekleşemeyecektir. Çünkü Zuhal’in evlenmek istediği kişi kısa süre sonra hayatını kaybeder.

    30. Fütursuz evlat Memo
    Fütursuz evlat Memo
    Oğlu Memo çok fütursuzdu, babasıyla sürekli kavga eden Memo babasının en değerli kitaplarını çalıp sahaflara satardı. Cemal Süreya’nın son yıllarını çekilmez hale getiren Memo bir tartışmaları sırasında babasını ağır şekilde darp etti. Hastaneye kaldırılan Cemal Süreya hastalık ve üzüntü sonucu birkaç gün sonra hayata veda etti.

    31. Sürreallik