• Bu kitabı okumadan önce üzerinde çok fazla araştırma yaptım,yorumlar okudum. Herkes o kadar çok beğenmişti ki ben de okumak için sabırsızlanıyordum.
    Yazarın dili güzeldi, akıcıydı fakat olay örgüsü pek hoşuma gitmedi en başlarda. Çok monoton bir aşk gibiydi bana göre. Ve klasik gelmişti olaylar. Yakışıklı çocuk,bir kız, ne hikmetse öylesine bir yerde birbirlerini görüyorlar. Bunlar çok sıradandı. Kitap son 100 sayfaya kadar elimde süründü.
    Sonunu okuyunca adeta şok yaşadım. Hatta baştan beğenmedim diye de kendime kızdım. Sonu mü-kem-mel.
    Baştan bana sıkıcı geldiği için yine de abartmayacağım bir kitap olarak kitaplığımda yer aldı.
  • OĞUZ ATAY

    Oğuz Atay; 1934 yılında dünyaya gözlerini açmıştır. Hayatı boyunca cumhuriyet dönemi roman ve hikaye yazarlığı yapmıştır. Öğrenimini İTÜ İnşaat fakültesinde tamamlamıştır. Öğrenimi sonrasında İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi İnşaat bölümü'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlamıştır.
    Atay, akademisyenliğe devam ettiği sırada çeşitli gazette ve dergilerde yazılar yayınlamaya başladı. İlk romanı, Atay'ın çarpıcı tarzını ortaya koyan "Tutunamayanlar" oldu. Roman, 1970'te bitti ancak 1972'ye kadar yayınlanamadı. 1970 yılında "Tutunamayanlar"la TRT Roman Ödülü'nü kazandı. Romanıve anlatım biçimi birçok kesimden övgü topladı.
    Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Tutunamayanlar, eleştirmen Berna Moran tarafından, "hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı" olarak nitelendirilmiştir. Moran'a göre Tutunamayanlar'daki edebi yetkinlik, Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır.
    Atay'ın büyük etki yaratan eseri Tutunamayanlar'ı 1973'te yayınladığı Tehlikeli Oyunlar adlı ikinci romanı izlemiştir. Hikâyelerini Korkuyu Beklerken başlığı altında toplayan Atay, 1911-1967 yılları arasında yaşamış Prof. Mustafa İnan'ın hayatı konu eden Bir Bilim Adamının Romanı'nı 1975 yılında yayımlamıştır. 1973 yılında yayımlanan Oyunlarla Yaşayanlar adlı oyunu Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenmiştir. Atay, beyninde çıkan bir tümör nedeniyle büyük projesi "Türkiye'nin Ruhu"nu yazamadan 13 Aralık 1977'de, İstanbul'da hayatını kaybetmiştir. Edirnekapı Sakızağacı Mezarlığı'na defnedildi.

    Yayımlanmış eserleri
    Tutunamayanlar (1972)
    Tehlikeli Oyunlar (1973)
    Bir Bilim Adamının Romanı (1975)
    Korkuyu Beklerken (1975)
    Oyunlarla Yaşayanlar (1975)
    Günlük (1987)
    Eylembilim (1998)

    📌 BEHÇET NECATİGİL

    1916 yılında İstanbul'da doğdu, 1970'da İstanbul'da öldü. Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi.

    1936'da Kabataş Erkek Lisesi'nin edebiyat bölümünden birincilikle mezun oldu.İstanbul Yüksek Öğretmen okulu ve edebiyat bölümünden mezun oldu. Kars'ta, Zonguldak'ta, Kabataş Erkek Lisesi'nde ve İstanbul Eğitim Fakültesi'nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Kabataş Erkek Lisesi'nde Demir Özlü, Hilmi Yavuz gibi yazar ve şairlerin öğretmeni oldu.

    İlk şiiri, lise öğrencisi olduğu yıllarda Varlık Dergisi'nde çıktı. O tarihten ölümüne kadar hep eserler verdi. Şiirlerinde evler, aile, çevre, aşk, bunalım, hastalık, yalnızlık ve ölüm temalarını işledi. Eski ve yeni kelimeleri ustaca şiirine yerleştirdi. Sağlam ve tutarlı bir şiir dünyası oldu.

    Şiir kitapları dışında, düz yazılarını topladığı Bile/Yazdı adlı eseri de bulunmaktadır. Almanca'dan çeviriler yapan Necatigil, radyo oyunları da yazmıştır. Bu alandaki çalışmalarını; Yıldızlara Bakmak (1965), Gece Alevi (1967), Üç Turunçlar (1970), Pencere (1975) kitaplarında topladı.

    Ailesi ölümünden sonra, Necatigil Şiir Ödülü'nü her yıl verilmek üzere oluşturdu. Ayrıca Kabataş Erkek Lisesi 3 Fen-F sınıfına Behçet Necatigil Dersliği adı verildi.
    Behçet Necatigil, 16 Nisan 1916'da İstanbul'da doğdu. Kastamonulu Babası Necati Efendi, annesi Bedriye Hanım’dır. Hasta olan annesi, şair henüz iki yaşındayken vefat etti.
    Babasının işleri nedeniyle İstanbul’dan babasının memleketi Kastamonu’ya dönüş yaşandı. Orada hastalandı şair ve yeniden İstanbul’a döndüler. 1931 yılında Kabataş Lisesi’ne orta ikinci sınıftan başladı ve 1936'da okulun edebiyat bölümünden birincilikle mezun oldu.
    İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nu 1940 yılında bitirdi. Kars Lisesi’nde başladığı edebiyat öğretmenliğini, İstanbul Eğitim Enstitüsü’nde 1972 de emekli olarak sona erdirdi. 13 Aralık 1979 tarihinde ölüm kapısını çalana kadar emeklilik günlerini evinde edebiyatla yoğunlaşarak, çalışarak geçirdi. Ölümle dalga geçmesini de bilmişti şair:

    "Uzayacağa benzer,
    Tutuştuğumuz lades.
    İşi gücü bırakıp
    Mezarlığa nazır
    Bir eve taşındım
    Ölüm, sen beni aldatamazsın,
    Aklımda!"

    İlk şiiri 1935 yılında Varlık Dergisi’nde çıktı. Kastamonu’da edebiyat öğretmeni 1930 yılında Necatigil’in okul defterine şu notu düşmüştü: "Yarının iyi bir kalemine sahipsin. Boş durma, oku!" O çocuk ileride "her aşktan geriye kaç şiir kalır, ona bakalım!" diyerek aşkı şiirle sorgulayacak güçte bir şair olacaktır.

    Yazın dünyasında çok çeşitli eserler verdi. Şiir başta olmak üzere, tiyatro oyunları, radyo tiyatroları yazdı. “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü” (1960) ve 220 Türk yazarından 750 roman, hikâye kitabı ve oyunun konu özetlerini veren “Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü” (1979) gibi edebi bilim dünyasına eserler kazandırdı. Çeviri çalışmalarını Almanca dilinden gerçekleştirdi. Birçok ödül aldı; bir çok kitabı yayımlandı. Özellikle yeni kuşak tarafından son yıllarda neredeyse yeniden keşfedilen bu büyük şairin yaşamöyküsünü ve eserlerini uzatarak yazmaktan yana değilim; merak eden bunları zaten kolayca bulabilir.

    Beşiktaş Camgöz Sokağı'ndaki 22 numaralı ahşap evde yaşadı önce ailesiyle. Camgöz Sokağı'nın adı artık "Behçet Necatigil Sokağı"dır. 1964 yılında yine Beşiktaş'ta, Nüzhetiye Caddesi üzerindeki Deniz Apartmanı'nın bir dairesini satın alarak oraya taşındılar. Necatigil, ölümüne dek bu apartmanın 23 numaralı dairesinde yaşadı.

    Bir yazıda kullanmak üzere ajandama bir not almışım: “Yazar önce odasından çıkar, sonra evinden, sonra şehrinden, sonra ülkesinden; yazarken olgunlaşır, yoğunlaşır, esrir, yetkinleşir. Önce ülkesine döner, sonra şehrine sonra evine, sonra odasına.” Bu söylem sanki Behçet Necatigil’i anlatıyor. Evine, odasına dünyayı, evreni sığdıran bir şairdir o. Öğrencilik ve öğretmenlik yılları yani yaşamı eviyle okul arasında geçti. Çok sınırlı sayıda dostu olan Behçet Necatigil’in odası Hilmi Yavuz’un deyişiyle dünyadan büyüktür. Yalın ve dingin bir yaşamın içinde düşünsel ve dilsel fırtınalar vardır.

    Necatigil kalabalıklara karışmayan özgün yaşamıyla varoluş felsefesinin biricik yaratıcı insan tanımlamasına çok uygun bir yaşam sürdü. Şiire felsefeyi yedirdi ve felsefeyi şiirle aşabildi. Oryantalizmin tuzaklarına kapılmadan Doğu ve Batı kültürünü ustalıkla harmanladı.
    “Biz de gittik, önemli mi? Bizim de şiirlerimiz – Çevrildi. Batı dillerine. Bir batılı geçtiğim çizgilerden – Geçmedikçe – Ne kadar anlar beni – Sirklerde zebra. Eğlencelik arar gibi – Okuyacaksa beni – Kalsın istemem ondan gelecek – Hayır. Ben kendi yurttaşlarıma - Anlatamıyorsam derdimi – Kalsın - Kalsın daha iyi!"

    Şair bir sözcüğe, bir söyleme, bir dizeye birden fazla anlam yükleyerek ilk bakışta basit gibi duran şiirlerin sihirbazıdır. O basit gibi duran şiirleri okumak çok keyif verir, derinine inmek için okuyucudan çaba ister şiir;neredeyse bir Behçet Necatigil mihmandarına gereksinimi vardır okuyucunun. Onun şiirinde anlam tek değildir.

    Şiir kitapları

    Kapalı Çarşı (1945)
    Çevre (1951)
    Evler (1953)
    Eski Toprak (1956)
    Arada (1958)
    Dar Çağ (1960)
    Yaz Dönemi (1963)
    Divançe (1965)
    İki Yürümek (1968)
    En/Cam (1970)
    Zebra (1973)
    Kareler Haklar (1975)
    Sevgilerde (1976)
    Beyler (1978)
    Söyleriz (1979)

    Bugün 13 Aralık 2017. Yıllar önce bugün Oğuz Atay hayata gözlerini kapadı. Gün dönmeden anmalıyım...

    Aslında çok naif, fazlasıyla romantik ve sanat ruhlu bir kişilikti. İlk engeli babasıydı. İkincisi de hayatı yaşarken tercih ettiği yollar oldu sanırım. Yaşarken hak ettiği şöhrete maalesef kavuşamadı. Oysa bugün adını bilmeyenimiz yok. Çünkü “Tutunamayanlar” raflardan hiç eksilmiyor. Çünkü Olric’in her bir cümlesi dillere pelesenk. Çünkü o artık popüler kültürdeki yerini buldu.

    Bir yandan da her şeyin bir zamanı var ve ondan önce hiçbir şey gün yüzüne çıkmıyor işte.
  • “ Yüzünü uzak tut biraz
    dünya geçiyor onca görkemiyle
    göremiyorum
    yüzünü yakın tut biraz
    dünya geçiyor onca görkemiyle
    tat alamıyorum” dizelerinin sahibi,

    Çarpıcı bir kitap ismine imza atmış ,sosyalist şair- yazar Şükrü Erbaş ın kitabı içerisinde yaşam karşısında hissedilen duyguları ve çelişik düşüncelerini ifade ettiği kısımları ,şiir kısımlarından daha çok sevdim.Normal bir okuma hızı ile araya hiç bir eylem koymadan okumaya kalksanız 10 saatte bitirebileceğiniz ,belleğinizde Şükrü Erbaş ın kelimelerinin bıraktığı ‘kendime biraz daha yaklaştım ‘ düşüncesi tavına getirmeyi başarabilen bir kitap...Açık söyleyim şiiri sevmeye çalışanlardanım ..Ama bu kitabı okuduktan sonra bir gün şiir türünde bir kitap alıp okumak istersem ,şair- yazar ın örnek şiirlerini inceleme yazıları ile önce onları tanımamı ,sonra sevmemi ve onlarla aramda köprü kurmayı başardığı şairlerin kitaplarını alırım. Sözgelimi; Cahit Külebi, Salih Bolat, Zerrin Taşpınar ve Cezmi Ersöz yazıları..Türkçeyi, akıl açıcı ve estetik kelimeler ile kullanabilen ben de dile hâkim duygusu oluşturmuş başarılı şair- yazar Şükrü Erbaş.İçinde eylem adamlığı yönünü de ,kelimelerinin tok ve kararlı sesinden, kaba dünyaya kafa tutmasından anladığım sevdiğim bir yazar oldu.Şiir sevenlere özellikle tavsiye ederim..
  • Montag gevşek ellerinde alev makinesiyle öylece duruyordu, koltukaltları büyük ter adalarıyla sırılsıklamdı, yüzünde is lekeleri vardı. Diğer itfaiyeciler arkasında, karanlıkta bekliyorlardı; yüzleri için için yanan ışıkta aydınlanıyordu.

    Bir insanın kendi evini yakması...
    nekadar zordur yaşayan bilir geriye bakınca onu terketmiş bir eş dededen babadan aile yadigarı olarak severek yaptığı işi kaybetmek ve son görevi olarak kendi evini yakmak ve ardından tutuklanarak bir suçlu olmak kendini hiçbir zaman hissetmediği kadar yakın hissettiği dostu Clarisse. Evet Clarisse o ölmüştü. Bunların hepsinin olmasına sebebiyet verek tek şey nedir mi?

    Merak .

    Kitap okuma isteği üstelik büyük yasaklardan olduğu biri olduğu bir çağda .

    insan ister istemez düşünüyor. Birşeyi yasak etmek kişinin o şeye karsı daha fazla istekli olmasına mı sebebiyet veriyor

    Örneğin küçük bir çocuğa yapma dediğinde gözünün içine baka baka yapması mı yoksa

    Yoksa oğlum kızım sigara içme diye uyarıldığında zararlı oldugunu bile bile bütün uyarılara karşı sigara içmek mi onu değerli kılan

    merak ediyorumda acaba gerçekte kitap okumak yasak edilse okur sayısı artar mı?

    ayna misali herkeste farklı bir etki bırakmış.
    Ama benim kitaptan çıkardığım ders bu yöndeydi çok beğendim tam bir başucu kitabı.
  • Atatürk, kurtuluş savaşı, ilkeler ve devrimleri hakkında gerek yurt içinde gerekse yurtdışında sayısız yazı, kitap ve kaynak bulunmaktadır. Tarihin akışını değiştirebilmiş bir lideri doğru anlayabilmek, fikirlerini analiz edebilmek hepimizin temel gayesi. Bu sebeple tarihten takip etmek kadar yakınında yer almış insanlarla yaşadığı anıları, düşünceleri ve duruşunu okumak bizlere karakter yapısı ve düşünme biçimi hakkında fikir verecektir. Bazen gerçekten de terzi kendi söküğünü dikemiyor, bir insanı anlamak diğer insanların gözlemiyle beraber oldukça başarılı bir hale bürünebiliyor. Atatürk’ün yaşamı boyunca sıkı dostu olarak bulunmuş Falih Rıfkı Atay da işte bize “Çankaya” adlı kitabı ile yaşadıklarını birinci ağızdan aktararak çoğu bilinmeyene ışık tutuyor, soru işaretleri ve belirsizlikleri silebiliyor. Kitapta birçok yeni bilgi ile karşılaşacağınızı tahmin ediyorum. Atatürk ile kalın, cumhuriyet ile kalın, hoşçakalın :)
  • Bu çok eğlenceliydi, çünkü herkes oyun oynuyordu. Baba ve anne, baba ve anne olma oyunu oynuyordu. Anne pek üzgün olma oyunu oynuyordu, çünkü yavrucuğu pek az yemek yemişti, baba gazete okumak ve zaman zaman Lucien'in önünde Badabum, koca adam! diyerek parmağını oynatma oyunu oynuyordu. Lucien de oynuyordu, ama sonunu nasıl getireceğini artık pek iyi bilmiyordu. Yetim mi? Yoksa Lucien mi olmak? Sürahiye baktı. Suyun dibinde oynaşan kırmızı küçük bir ışık vardı ve kara kıllarıyla, büyük ve ışıklı sürahinin içindeki babasının eli olduğuna insan yemin ederdi. Lucien'de birdenbire sürahinin de sürahi olma oyunu oynadığı izlenimi uyandı. Sonunda yemeklere pek az dokundu ve öyle acıktı ki öğleden sonra bir düzine erik çalmak zorunda kaldı; az kalsın midesini bozuyordu. Lucien olma oyununu oynamanın canına yettiğini düşündü.
  • Ben Beyaz Geceler’i okumadan önce kitabın roman olduğunu sanıyordum ama öykü kitabıymış. İçinde kitaba ismini veren Beyaz Geceler’in de yer aldığı beş öykü varmış. Bunlar sırasıyla:
    *Beyaz Geceler
    *Başkasının Karısı
    *Noel Ağacı ve Nikâh
    *Haysiyetli Hırsız
    *Yufka Yürekli adlı öyküler.

    İçlerinden aklımda kalan sadece Beyaz Geceler olmuş. Diğer öyküleri aradan geçen aylarda unutmuşum. Dostoyevski okumak zevkli olsa da ben yazarın romanlarını daha çok beğeniyorum.