• “Hakikat için bu denli ihtiraslı olmak! Bağışlayın beni Profesör Nietzsche, amacım size meydan okumak değil, ama birbirimize karşı dürüst olmak için söz verdik. Hakikat derken kutsal bir şeyden söz eder gibi konuşuyorsunuz, adeta bir dinin yerine başka bir dini koyuyorsunuz. İzin verirseniz ben de şeytanın avukatlığını yapayım. İzin verirseniz size bir soru soracağım: Hakikat adına duyduğunuz bu ihtirasın, bu saygının sebebi nedir? Bu sabahki hastama bunun ne yaran olur?”
    “Kutsal olan hakikat değil, kişinin kendi hakikati için çıktığı arayıştır! Kendi kendini sorgulamaktan daha kutsal bir şey olabilir mi? Kimilerine göre benim felsefi çalışmalarım kaygan bir zemine oturtulmuş. Görüşlerimde sürekli kaymalar oluyormuş. Ama kaya gibi sağlam bir sözüm var: Neysen o ol. Hakikat olmadan kişi kim ya da ne olduğunu nasıl keşfedebilir?”
  • 144 syf.
    ·3 günde
    Ocak ayı deyince insanın aklına birçok şey gelir. Yeni yılın başlangıcı, zemheri ayının bitişi, vergilere harçlara gelen zamlar…
    Benim aklıma bir de Uğur Mumcu’nun hayatını kaybettiği gün geliyor: 24 Ocak 1993. Bugün de tarihler yine 24 Ocak’ı gösteriyor. Sene ise 2020. 27 sene geçmiş aradan. 27 senede, neler olmadı ki bu ülkede? Post-modern darbeler ile beraber bir de darbe girişimi, terör olayları, seçimler, yolsuzluklar, ekonomik krizler… Yani sizin anlayacağınız değişen bir şey yok.

    Aslında var. Haksızlık etmeyelim. İleriye değil de, geriye doğru gidiyoruz. Hani mehter gibi iki ileri bir geri gitsek yine şükür edeceğiz. İki geri bir ileri gitmekten devamlı geriye gider olduk. Üstüne bir de ortak paydalarda buluşacağımız yerde, kutuplaşmalarımız arttı. Bu süreçte ülkenin “aydın” kesimi de, kendi ekmeğine bakar oldu. Dini sömüremeyen, Atatürk’ü sömürür oldu. Tabii bizim Atatürkçü gezinen kesimimiz de çanak tutunca dünü arar hale geldik. Bunu neden söylüyorum, Mumcu gibi yazarları neden –daha çok– okumamız, aslında okumamız da değil anlamamız gerektiğini açıklamak adına.

    Uğur Mumcu, Bir Uzun Yürüyüş adlı bu eserinde TİP Genel Başkanlığı ve Milletvekilliği yapmış Behice Boran ile uzun bir söyleşi gerçekleştiriyor. Üstelik de Behice Boran sürgünde olmasına rağmen bunu başarıyor. Behice Boran kimdir, nedir sorusuna cevap vermeden önce isterseniz şöyle bir mütareke dönemine, 1900’lerin başına doğru bir geri dönelim.

    Mütareke dönemi, malumunuz 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi ile başlayıp, 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması ile sona eren bir dönem. Yaklaşık 4 yıl süren bu dönemde, Türkiye toprakları önce işgal edildi, ardından da Gazi Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Kurtuluş Savaşı verildi. Bu incelemede uzun uzun Kurtuluş Savaşı’nı anlatacak değilim. Bahsedeceğim konu bu aradaki dönemde kurulan iki sosyalist parti: Şubat 1919’da “Türkiye Sosyalist Fırkası”, Eylül 1919’da “Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası”.

    Bu partilerden ilki, yani “Türkiye Sosyalist Fırkası”, Hüseyin Hilmi Bey’in liderliğinde kurulan ve 1922’de kapanan partidir. Hüseyin Hilmi Bey’in önce partiden uzaklaştırılması, ardından da şüpheli bir cinayete kurban gitmesi ile parti tarihin tozlu sayfalarına gömülmüştür. İkinci parti, “Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası”, Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen sosyalistler tarafından kurulan partidir. Balkan ve I. Dünya Savaşlarında doktor yüzbaşı olarak görev yapan Şefik Hüsnü Bey de bu partinin genel başkanlığını yapmıştır. Bu iki sosyalist parti ile beraber 1920 yılında ilk yasal komünist siyasi parti olan Türkiye Komünist Partisi kurulmuştur.

    Mütareke döneminden, Cumhuriyet dönemine geçelim. Cumhuriyet’in ilanından sonra çok partili hayat denemeleri gerçekleştirilse de kalıcı olmamıştır. 1946 yılındaki genel seçimlere kadar tek parti olarak devam eden dönem, 14 Mayıs 1950 günü yapılan seçimler ile iktidar ilk kez el değiştirmiş, Demokrat Parti iktidara gelmiştir. 27 Mayıs 1960 sabahı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülke yönetimine el koyması ile Demokrat Parti iktidardan düşürülmüş ve Cemal Gürsel başkanlığında yeni bir hükümet kurulmuştur. Bu sürecin devamında 1961 Anayasası’nın kabulü ile 1924 Anayasası yürürlükten kaldırılmıştır. Bu anayasanın getirdiği ortamda, 12 sendikacı Türkiye İşçi Partisi’ni kurmuştur. Kurucu üyeler 1962 yılında Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Adnan Cemgil gibi aydınları partiye davet etmişlerdir. Mehmet Ali Aybar konusuna, yine Mumcu’nun bir eseri olan Aybar ile Söyleşi eserinde daha uzun değineceğim için konuyu doğrudan kitabın konusu olan Behice Boran’a getirmek istiyorum.

    Behice Boran, nüfus kâğıdında yazdığı kadarıyla 1 Mayıs 1910 tarihinde dünyaya gelir. Annesinin dediğine göre mayıs ayında değil de, kasım ayında dünyaya gelen Boran, 1890’larda Çarlık Rusya’sının Kazan yöresinden göç eden Bursalı bir ailenin kızıdır. Behice Boran, Kurtuluş Savaşı sırasında ailesiyle beraber Bursa’dan İstanbul’a göç eder. 1931 yılında Amerikan Kız Koleji’nden mezun olur. İstanbul Üniversitesi’ne devam ederken, kolejde öğretmen vekili olarak görev yapar. Ardından Michigan Üniversitesi’nde sosyoloji doktorası yapmaya başlar. Marksizm ile de sosyoloji bölümündeki profesörlerden birinin yine sosyoloji bölümünde doktora öğrencisi olan oğlu sayesinde tanışır. Doktora öğrenimini tamamladıktan sonra, 1938 yılında yurda döner. 1948 yılına kadar akademisyen olarak görev yapan Behice Boran, siyasi görüşleri nedeniyle üniversiteden uzaklaştırılır. 1950 yılında Kore Bildirisi’nden dolayı 15 aya mahkûm olur ve memuriyet hayatı sona erer. 1962 yılında Türkiye İşçi Partisi’ne üye olur. 1965 yılında Şanlıurfa’dan milletvekili seçilir. 1969 yılında Aybar genel başkanlıktan istifa eder. Parti iki tane genel başkan değiştirdikten sonra, 1971 yılında Boran genel başkan seçilse de 12 Mart 1971 muhtırası ile partisi kapatılıp, tutuklanır. 1974 yılında ilan edilen genel aftan yararlanarak serbest kalır. 1975’te tekrar kurulan TİP’in genel başkanlığına seçilir. 12 Eylül 1980 ihtilali ile yurtdışına çıkan Boran, 1981’de vatandaşlıktan çıkarılır. 10 Ekim 1987 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucunda hayatını kaybeder. Behice Boran’ın Bir Uzun Yürüyüş’ü kısaca böyledir.

    Behice Boran’ın hayatından bahsederken, Kore Bildirisi olayını tek bir cümle ile geçiştirmek doğru olmaz. Konuyu biraz daha açarsak daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyim. 1950 yılında Kuzey Kore ile Güney Kore arasında bir savaş patlak verir. Bir tarafta Kuzey Kore, Çin ve Sovyetler Birliği; diğer tarafta Güney Kore, ABD, İngiltere ve Birleşmiş Milletler vardır. Burada bizi ilgilendiren kısım, DP’nin TBMM onayı alınmaksızın Kore’ye asker yollamasıdır. Bu duruma karşı çıkan Behice Boran ve arkadaşları Türk Barışseverler Cemiyeti’ni kurarlar. Askeri birliğin gönderilmesini protesto eden Cemiyet yöneticileri hakkında 161. maddesinin 6. fıkrası gereğince dava açılır. Behice Boran 15 ay, diğer sanıklar da 6-10 ay arasında değişen cezalara çarptırılırlar. Boran ve arkadaşlarına dava açılan 161. maddenin 6. fıkrası 1962 yılında antidemokratik bulunarak kaldırılır.

    Kore Bildirisi olayından sonra TİP dönemlerine geri dönelim ve partinin genel başkanlığını yürüten Aybar ile Boran’ın arasındaki ilk anlaşmazlığa değinelim. Uğur Mumcu, Aybar ve Boran arasındaki anlaşmazlıkların bilinenin aksine Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya’yı işgalinden dolayı kaynaklanmadığını söylüyor. İlk anlaşmazlık, 1968 yılında, senato seçimlerinden önce MYK’de seçim propagandası için ana teması hakkında çıkar. Aybar, halkın horlanmaktan çok rahatsız olduğunu dile getirir ve ana temanın bu olmasını ister. Boran ve arkadaşları karşı çıkarlar. Aybar, sınıfsal bazdan ayırarak özgürlük ve horlanma konularını işlemeye başlayınca anlaşmazlık büyür. Aynı yıl “güler yüzlü sosyalizm” konusunu işlemeye başlar. Boran ve arkadaşları sosyalizmin güler yüzlü olanı olmayanı gibi bir ayrımı olmadığını, parti yayınlarında da yer almadığını savunur. Boran’a göre, Aybar oy toplama hesaplarına gereğinden fazla önem veriyordur ve yine ona göre önemli olan işçi/emekçi kitlelerinin bilinçlendirilmesidir. Sürecin devamında anlaşmazlıklar çözüme kavuşmaz, Aybar genel başkanlıktan istifa etmek zorunda kalır.

    12 Mart döneminde TİP yöneticileri hakkında yine dava açılır. Boran, 141. madde gereğince 15 yıla mahkûm olur. 1974 yılında ilan edilen genel afla serbest kaldıktan sonra, 1975 yılında ikinci kez kurulan TİP, 12 Eylül 1980 ihtilali ile son bulur. İhtilal sonrasında yurtdışına çıkan Boran, ölümünden birkaç gün önce TKP ile TİP’in birleştiğini duyurur.

    Kitabın içeriğine dönecek olursak; kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, Uğur Mumcu ile Behice Boran’ın soru cevap niteliğinde olan konuşmalarından, ikinci bölüm ise Uğur Mumcu’nun köşe yazılarından oluşuyor. Behice Boran, açık yüreklilikle ve Mumcu ile bazı konularda tamamen ters düşmesine rağmen karşılıklı saygı çerçevesinde fikirlerini oldukça güzel dile getiriyor. Sovyet rejimi, Avrupa komünist partileri ve Türkiye’deki sosyalist hareketler konusunda güzel tespitlerde bulunuyor. Bazı görüşlerine ve yaptıklarına katılmamış olsam da, Behice Boran Türk siyaset tarihinin önemli bir ismi olduğunu kabul etmemek mümkün değil. Uğur Mumcu ile ilgili söyleyebileceğim çok fazla bir şey yok. Her zamanki gibi açık, dürüst ve tarafsız bir şekilde Behice Boran’ın verdiği cevapları yayınlamaya çalışmış. Çalışmış diyorum çünkü o dönemdeki sansürleri düşünürsek, yaptığı iş kesinlikle büyük bir başarı sayılabilir.

    Sonuç olarak; Türk siyaset tarihinde önemli yere sahip olan Behice Boran ve Mehmet Ali Aybar’ın, Uğur Mumcu ile olan söyleşilerini okumak bana oldukça keyif verdi. Mumcu, TİP günlerini daha iyi anlayabilmek adına güzel iki eser bırakmış.

    İncelemenin Aybar ile ilgili kısmını da okumak isterseniz: #60647426
  • 224 syf.
    ·4 günde·Beğendi·7/10
    2084... Bir distopya, bir ithaf ve bir kâbusun romanı. Başka kitapları incelerken gözüme çarptı 2084. Önce adı, sonra kapağı beni etkiledi. Elimdeki kitabı bitirip onu okumak için gün saydım resmen.

    Öncelikle şunu belirtmem gerekiyor. Eseri, "1984" ile kıyaslamadan okumak lazım. Sadece elinizdeki kitabı düşünerek okuyunca, eseri de yazarı da daha iyi değerlendirir yorumlarsınız.
    Ben ilk önce yazarı araştırdım. Sansal, Cezayir asıllı bir yazar. Şimdiye dek 7 eser yazmış ve dili nedeniyle kendi ülkesi dahil birçok yerde sansüre uğramış. Ama yine de yazmaya devam etmiş. 2011’de Alman Barış Ödülü’nü, 2012’de ise Le Prix du Roman Arabe’i kazanmış Sansal.

    2084 ise Dünyanın Sonu alt başlığı ile yayınlanmış. Dine dayalı bir distopya, umudun varlığını sorgulayan bir eser. Konusundan biraz bahsedeyim;
    Ati adlı baş karakterimiz sanatoryumda geçirdiği bir yılın ardından Abistan'ın başkenti Qadsabad'a geri döner. Burada yaşayanların bildiği ama hiç görmediği Elçileri vardır ve kendine Abi derler. Abi, Yölah'ın yani Tanrı'nın elçisidir. Abi'nin sözü kutsaldır, yüce ve adil Yölah böyle buyurur çünkü! Gelelim Abistan'a... Abistan'ın ekonomisi dindir. Abi'nin yaşadığının düşünüldüğü 60 saraya hac düzenlerler ve hacı adayları bu seyahate katılmak için aylarca yıllarca belki de ömürleri boyunca sıra beklerler. Hattâ hacılar, yola çıkacakları mübarek günü beklemenin verdiği mutluluğun yanında acının hiç olduğunu göstermek için çivili kırbaçlarla kendilerini kırbaçlarlar! Yani Abistan halkı dine, görmedikleri birinin koyduğu yasalara ve kutsal (!) kitapları olan Gkabul'a ölümüne bağlıdırlar.

    Ama her yerde olduğu gibi, Abistan'da da düşünen birileri vardır. Düşünen, yasak olsa da gizlice sorgulayan, merak eden... Ati ve Arşiv'de araştırmacı olan Nas, bir gün bir sınır keşfeder. Getto ya da Sınır olarak bilinen bu yere gitmeye ve orada neler olduğunu öğrenmeye karar verirler. İşte böyle başlar umut. Belki de kendilerine öğretilen, ezberletilen her şey bir yalandan ibarettir! Kim bilir...

    Eserin adının anlamı ise bir muamma. Abistan'da yaşanan Büyük Kutsal Savaş sonrasında, enkazdaki kalıntıların etrafına dikilen panolara "2084" kazınmıştır. Yine görmeden inanan Abistan halkına, bu sayının Abi'nin doğduğu yıl olduğu ve ilahi ışık tarafından aydınlatıldığı tarih olduğu anlatılır. Acaba gerçekte 2084'ün anlamı nedir?

    Konu kısaca böyle fakat eserle ilgili birkaç eleştirim de mevcut. En önemlisi de eserde yer alan kısaltmalar ve isimler. Neredeyse her sayfada zorlama birçok isme rastladım. Hangisini aklımda tutacağımı şaşırdım. (Char, Balis, ISKO, AhBa, PerKa vb.) Bir de kitabın ilk basımı olması nedeniyle bazı sayfalarda kelime yanlışlarına ve basım hatalarına rastladım.

    Eseri okuyacaklara tavsiyem, en başta da belirttiğim gibi 2084'ün bir ithaf olduğunu bilerek okumaları. Din tarafından sömürülen, araştırmalarına ve düşünmelerine izin verilmeyen bir topluluğun nelerle uğraştığı nelere inanmak zorunda bırakıldığının romanını okuyacaksınız.
  • 320 syf.
    ·8 günde·Beğendi·7/10
    Açıkca okurken çok kafamı karıştırdı nedeni birden fazla tekrar yapıldığı için beni biraz sıktı . Sonlara doğru özellikle Hızır " a.s " ile olan kıssalar ve dualar kısmı toparladı . Hz Bilal'de de dediğim gibi böyle önemli zaatlar olunca biraz anlaşılır ve daha iyi olabilirdi . Hızır " a.s " kimdir , nedir , ne yapar bana bu soruları cevap vermedi ... Özellikle bu tarz okumak isteyenlere tavsiye ederim .
  • 597 syf.
    Kitabı sondan başa incelemek istiyorum. Bunun için de kitabın arka kapağında yazan yazıdan başlamak istiyorum: De La Frayeur D’etre Plombier Borgne. Tercümesi, Şaşı Bir Tesisatçı Olmanın Dehşeti Hakkında. Kitabın türü şiir. Yani şuurlu bir eylemin nihayeti var karşımda. Müellifini az biraz tanıyorum, fevri kişiliğini zaman zaman muzip gülüşünü, benim göremde mükemmele yakın şiirler yazdığını, beklenmeyen ve bazen beklenen ama cesaret edilmeyen ve dahi cesaret edilse de toparlanamayan tüm fikirleri derli toplu ve dikkat çeken kalemiyle beyan eden İsmet ağabeyin ne demek istediğini elbette anlamadım. Anlamak için bir başka kitap okuyabilirdim. İbrahim Tüzer’in Şiire Damıtılmış Hayat kitabını okumak bir seçenek olabilirdi örneğin. Bunun benim perspektifimi Raskolnikov baltasıyla baltalayacağını düşündüm, kendi fikirlerimi yine kendi sesimle katledecektim yani. Bu oldukça akla muhal gözüktü, kendimi nasıl daha iyi anlatabilirim, anlatamamaktan çok anlayamamak muaheze gerektiriyor özüm için sanıyorum. Tasrihe muhtaç olan bir ifadeden bahsediyordum, yani bahsetmek istiyordum. Şaşı Bir Tesisatçı Olmanın Dehşeti üzerine biraz fikir yürütmek istiyordum. Aslında burada üstüne düşmek, kelimelerin herbirini tek tek irdelemek lazım. Şaşılık, iki gözün birbiriyle paralel bakamayan, biri içe bakarken öteki dışa bakmasıdır. Bu uzun süreli de olabilir, kısa süreli de. Şaşı, fiilden isim yapan yapım eki alarak şaşmak eylemini işaret eden bir türemiş kelime. Mesele bundan ibaret değil, mesele cidden bu kadar basit değil, burada gramer anlatmak için bulunmuyorum. Bir’i iki, ikiyi dört görmenin kısa adıdır şaşılık. Beşerliğe münhasır. İnsanlığa da diyebiliriz, kısmen karşılar. Tesisat ise Akadça kökenli üss’den gelip Arapça “temellendirme, yapılandırma, kurma” gibi manaları ihtiva ediyor. Bir meydana getirme söz konusu tesiste. Öyleyse “Şaşı bir Tesisatçı” bize yanlış bir düzenin yapılandırılmasını anlatıyor diyebilirim. Şaşırılası bir düzen mi yoksa şaşmış bir düzen mi? Dehşet, yine şaşkınlık manasını içeriyor. Korkuyu da içine alan bir şaşkınlık. Dehşet olan şey demek ki şaşmış bir düzendir burada. Şaşırılası bir düzen neden korku versin? Verebilir de pek tabii olarak. Bu düzen ancak muhalifine korku verir. Ancak tesis edilen yapının şaşmış bir düzen olması dehşet verir. Peki bu düzen neyin düzenidir?

    Kitabın ön kapağında “Of Not Being A Jew” yazıyor; Yahudi Olmamak Hakkında. Yahudi nedir, olmak nedir buna da girişmek lazım. Ancak bunun için bazı şeylerin tebellür etmesi farz. Yahudilik anlayışında bir insanın Yahudi olması için annesinin Yahudi olması ön şartı vardır. Yahudilik bir etnisiteden gelir, bununla birlikte bir kimlik kazandırır. Bu kimliği anaerkil bir anlayışla sürdüren Yahudilik üzerinden anlayacağımız şeyler var. Bunun çok önemli bir mesaj içerdiğini ve hatta diyebilirim ki neredeyse bir senenin üzerinde okuduğum ve anlamaya gayret ettiğim İsmet Özel’in fikir dünyasının hülasası işte bu tamlamada yer alır. Bir insanın kimliğini ancak diniyle kazanacağı bu dinin de bir vatanla ve etnisite isnadıyla ancak anlam kazanacağını söyleyen Özel için en münasip isim olduğunu görüyorum. İsmet ağabeyin kimilerince baş tacı kimilerince ise de alaşağı edildiği fikir çatısından haberdarız. “Namaz kılan Türk’e Müslüman denir, ancak namaz kılması da kafi değildir, kafirle çatışmayı göze alan Müslümana Türk denir” diyerek meseleyi billurlaştırıyor.

    Bir şiir kitabının kapaklarında neden “Yahudi Olmamak Hakkında” ile “Şaşı Bir Tesisatçı Olmanın Dehşeti Hakkında” yazsın ki? Üstelik biri İngilizce öteki Fransızca? Bu dillerin kültürlerine hakimiyetle birlikte bir tespit içerdiği zannına ulaşabiliriz. Bu dillerin medeniyetlerine uzak değilim, biliyorum ve dahi böyle bir yorum getiriyorum diye yaklaşmak daha itidalli gözüküyor bana. - Şaşı bir tesisatçı olmanın dehşetini kitabıyla birlikte alemi okuduğunuzda daha içten idrak edebiliyorsunuz.-

    Bu iki kapağın arasında sayfalarla birlikte bu kapağın manaları da bir bir açılıyor. Zira şiir bir şuur işidir, şiirin tüm memleket gündemiyle, kökü mazide olan ati kimliğiyle tebarüz ettiğini görüyoruz Özel şiirlerinde. Eğer toplum şiirle irtibatını keserse aradaki bağın kavi olması imkan dairesinde değil. Şaşı tesisatçılık üzerine giderek meseleyi biraz daha açmak lazım geliyor. Işığın lazımı karanlık, bu meselenin lazımı da biraz daha mesel. Hangi kitabındaydı ansıyamıyorum ancak Özel tenkid ediyordu “milletlerin genci, gençlerin milleti” Türklerden söz ederken gavur zihniyetinin parsel parsel yer ettiğinden, tahrif olan İncil’in gördüğü hürmetten ve “güya” Türk tipi Müslümanlıktan söz ederken –burada açık seçik tariz vardır- haç kolyesi takan ve bunun moda halini alışından söz ediyordu.

    Ciddi bir hacme sahip olan Of Not Being A Jew sahiden de bunlardan mı söz ediyor peki? Bir şiir kitabında bunlar nasıl yazabilir? Of Not Being A Jew’i özgün kılan başat unsur romantik bir yaklaşımdan çok daha fazlasını haiz olması. Tasavvuf okumalarımın da neticesinde ancak yapabileceğim tek şey, bu bağlamda şiirlerini ya da buradaki tanımlayamayacağım türleri yorumlamak olabilir, ancak şimdi kendimde bu haddi bulamıyorum. Şiirlerin biçemine gelince, oldukça özgün olduğunu söylemek ve belki bir ilk olmasıyla kadrinin bilinmesi şart bir eser. Palindromları kullanması, manzum içermesi, “şiirsel değil şairane” nesirlerini de dahil edince okurun büyük bir talihe eriştiğini söylemek farz. Ancak şunu itirafa mecburum ki hiç yorulmadığım kadar yoruldum kitabını okurken, bir şiirin seksen sayfaya erişmesi okurun da defaatle okumasına rağmen kafa karıştırıcıdır.

    Of Not Being a Jew ya da De La Frayeur D’etre Plombier Borgne bir şiir kitabı olmaktan çok daha fazlasıdır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da kullanmayı sevdiği nehir romanın izleri bulunur bu eserde. Nehir şiir yoktur dense de işte üçüncüsü karşımızda, –ilki Sezai Karakoç’un Taha’nın Kitabı isimli eseriyken ondan mülhem İsmet Özel’den Bir Yusuf Masalı isimli şiir kitabı mevcud* d harfine bak dedim nasıl da asil duruyor sonunda kelimenin,** Of Not Being A Jew- ve işte sırf bu nazarla bile bakılsa dahi okunması okur için talih, yazan için marifet, marifeti veren için bir kudret.

    Of Not Being A Jew, bir otobiyografi şiiridir.
  • (..) Canına tükürdüğümün işi.! Şimdi kalkıp bana aç karnına da okunur demeyeceksiniz herhalde.!''
    ''Evet, diyeceğim..''
    ''Eh, işte o zaman hiçbir şey anlayamıyorum.''
    ''Anlayacaksınız şimdi. Nedir sizin için kitap okumak.?''
    ''Mutluluktur.''
    ''Yetmez. Benim için besindir.''