Hikâyenin yaşandığı Pala, hayali bir ada, içimizde bir yerlerde sakladığımız, utanarak özlem duyduğumuz o çocuksu iyilik düşüncesinin coğrafyası. Adamımız Will Farnaby'yi takip ederken yazar sizi değil, sizin en yorgun, en kirlenmiş halinizi anlattığını görebilirsiniz. O bitkinsizlik, o suçluluk, o sevmeyi becerememe hali hepimize tanıdık gelen bir şeyler.
Doğu ile Batı'yı, bilim ile mistisizmi, beden ile ruhu tek bir hayali coğrafyada buluşturmaya çalışan iş bu gerçekleşemeyen ütopya romanı, bence mümkün olmayanı deniyor ve tam da bu yüzden okunmaya değer olduğunu düşünüyorum.
Kirli vicdanıyla, sevme korkusuyla, kendini küçük düşürerek yaşayan gazeteci Farnaby karakteri üzerinden yazar bize şunu soruyor: İnsan neyin içinde yaşadığını görmeye başladığında gerçekten değişebilir mi, yoksa bu da bir yanılsama mı?
Felsefi diyaloglar kimi zaman romanı -okurken rahatsız eden bir şekilde- bir seminer salonuna dönüştürür ama hemen ardından öyle bir sahne gelir ki, öyle bir sessizlik çöker sayfaya, tüm o rahatsızlık anlamsızlaşıyor.
Ada için eksiklikleriyle, ağırlığıyla, zaman zaman vaaz verir gibi konuşan sesiyle birlikte, insanlığa duyulan köklü bir sevginin ve derin bir üzüntünün kitabı diyebilirim.