• Okur puanı nedir? Neye göre değişiyor. Yeni katıldığım için bilmiyorum. Bilen biri aydınlatabilir mi?
  • Okur puanı nasıl hesaplanıyor? 90 kitap okuyan kimsenin puanı 1400 küsür olurken 300 kitap okuyanın nasıl 130 oluyor
  • Hepimiz birer şaşkınız. Ne bildiğimizden emin olmayan, bilmek zorunda olan şaşkınlar. Sanırım az sonra kendi çapımda bir kıyameti koparacağım. 'Ne okunmalı' sorusuna 'neyi niye okunmalı'yı ekleyip ufak bir liste paylaşacağım. Tabi bunlar benim penceremden gördüğüm kitaplar. Dileyen alır, dileyen okur geçer.

    Kitaplığımdan geriye doğru gittiğimde karşıma çıkan ilk kitap Toplumsal Cinsiyet ve İktidar oldu. Gündelik duyulan "yaşasın tam bağımsız kadınlaaaar"ın ardını boş bırakmak istemeyenler için işin teorik kısmını ince ince dolduran bir eser. Yani sloganvari söylemleri çekiç ile parçalayıp ağır teorik bir zemin hazırlayan İbrahîmî bir tutum sergiliyor. Sıkıcı mıdır? Elbette. Sıkça kaleminize sarılıp notlar almak zorunda kalacağınız bir derleme. Tavsiye oranı 7/10.

    Bir sonraki kitap Prens . Rivayet odur ki Adolf Hitler'in başucu kitabıydı Prens. Bana kalırsa siyasal sosyolojik alanda bulunup Prens'ten nasiplenmeyen aktör ya eksiktir, ya da tam değildir. Yazarı Machiavelli'yi kirli ellere cevaz veren eli kanlı pragmatist birisi gibi gösteren Prens, okuyacakları fazlasıyla sarsacak çünkü Machiavelli için amaca gidilecek yolda araçlar sadece birer teferruattır: iktidar elde tutulsun diye her yol mübahtır. Tabi peşinen söyleyeyim, Machiavelli, böyle olsun diye söylemiyor bu ahlâkîlikten yoksun ifadeleri. Şimdiye kadar böyle başarılı olunduğunu, yani 'ne-ise-o' mantığıyla söylüyor. O yüzden Machiavelli'yi kendi döneminde gaddar ilan eden otoritenin aksine, biz aklıselim olanlar, onun sadece olanlar ile ilgilendiğini unutmayacağız. Olması gerekenler onun umrunda bile değil. İyi bir yönetim şekli, güçlü bir devlet, muzaffer bir ordu ve kudretli bir idareci nasıl olundu, tarihselci bakış ile Prens'ten okuyacağız. İncelemesini de yazdım: #25062405. Puanım 9/10.

    Putların Alacakaranlığı Bilenler bilir, bir süre önce "ulan ne diyor bu adam?!" deyip bitirdiğim, hiçbir şey anlamayınca dönüp yeniden okuduğum ve bu listeye dahil ettiğim kitaptır. Nietzsche'yi bilmeyen, hiç olmazsa duymayan yoktur. O da kendisini gündelik dilin zarif sürçmesinden nasiplenirken bulanlardan. "Okumayın, delirirsiniz!" ya da "tam bir ateist!" denildiğini henüz duymadıysanız eyvah. Foucault, kendisini bu söylemi parçalamak ve öyle ise bile bunun temelinin sağlam oluşuna dikkat çekmek için paralasa da bizim için Nietzsche hep o tırnak içinde "dinsiz" olarak kalacak. Kalsın, dert değil. Bu kitapta Nietzsche'nin ne dediğini ve niye dediğini çok zorlanarak da olsa okuyup anlayabiliriz. Bir çeşit aforizma tadında ilerleyen, Antik Yunan'ın insanlığı uyuşturucu felsefi düsturuna reddiyelerde bulunan, bunun yerine duyuların gerçeklik ile olan ilişkisine salt aklı öne çıkaran veya metafizik ile hadsiz içli olanlardan daha fazla önem veren Nietzsche'yi bu kitaptan okumak faydalı olur. Ha, elbette herkese söylediğim gibi, önce sağlam bir Nietzsche okuması yapmak gerekir. Aksi takdirde onu Schopenhauer'le karıştırmak an meselesi olur. Ondan sonra tüm ideolojik argümanlar çöp olur, hatta Mardin kapı şen olur. Putların Alacakaranlığı'nın tavsiye notu 7/10.

    İyi insan lafının üzerine gelir. Schopenhauer, Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine kitabı ile doğru zannettiğimiz birçok eğilimi oldukça naif ve merhametli şekilde yanlışlıyor. Zaten onu Nietzsche'den ayıran da merhametti. Schopenhauer'a göre, sıkça okumak zihni körelten, bizim yerimize başkalarının düşünmesine müsaade eden ve böylece mahrem alanımızda sürekli başkalarının gezinmesine göz yuman bir eylemdir. Yani sıkça okuduğumuzda öğrendiğimizi zannediyor olsak bile aslında bir başka ayak izine basarak yürüyoruz. Bununla ilgili derine ve detaya #34337507'da girmiştim. Dileyen buradan devam eder. Ama kitap hayli şuur açıcı. Tavsiye ehline puanı 8/10.

    Araştırma-inceleme kitaplarının arasına yakın zamanda kitap buluşması sayesinde tanıştığım, okurken yer yer bunalsam da sonuna vardığımda o bunaltan yerlerde bırakmadığım için minnettar kaldığım bir romanı bırakayım: Pirandello'nun Biri, Hiçbiri, Binlercesi kitabı. Beni, sizi, hepimizi, aslında hiçbirimizi anlatan roman. Olay fevkalâde basit ve okurken 'bunu yazarak mı meşhur oldu?' dememek elde değil. Ama Luigi Pirandello sandığımızdan da marifetli. Kaldı ki bizim de yazabileceğimiz bu sıradan olay dizisini o yaz-dı. Hem de fazlasıyla felsefik, oldukça sosyolojik ve hatta yer yer derin antropolojik şekilde. Kendisini henüz tanımayanlara, ölümlülere, bilhassa can çekişenlere gelsin. Hem de #33564241'deki incelemem ve 7/10 puanıyla.

    Araştırma-inceleme kitaplarına devam. Sırada Kent Sosyolojisi -ya da kızmasınlar, Kent ve Toplumsal Entegrasyon- ile ilgilenenleri daha çok ilgilendiren bir kitapta. Harvey'in Postmodernliğin Durumu kitabında. Harvey hepimizin ağzının mağarasını açıkta bırakacak bir yargıda bulunarak başlıyor ve 1972'den beri zamanı ve mekânı algılayışımızda değişikliklerin olduğunu iddia ediyor. Bir süre daha kalıp sonra giden popüler durumların aksine postmodernizmin hiç de gidecek gibi durmadığını, aksine diğer -izm'lere göre daha da maharetli olduğunu belirtiyor. Üslubu akıcı, yer yer keyif verici örneklerle ve kent alanına meraklı olanları kendisine müptela bırakacak kıvraklığıyla okunmaya değer. İncelemesi #29357952 puanı da 8/10'dur.

    Kent ile devam etmişken, üslubu canınızı sıkacak, bir halt bilmediğimizi yüzümüze vuracağı yetmezmiş gibi bunu öylesine keyif vererek yaptığına şaşıracağımız bir başka kitabı da bırakayım. Lefebvre'nin meşhur Mekânın Üretimi Peşinen söyleyeyim, kült bir eser. Henry Lefebvre'nin aşılması zor eseri. Alanında da öyle. Mekânı, mekânın tarihselliğinin, felsefesini, ilahiyatçı ve fizik ile yansımasını bir arada sunan "baba gibi eser." Okuyup anlayana kadar canımı çıkardığı için 8/10 ile yâd ediyorum.

    Biraz daha alçaktan uçmaya, okuduğunu şıp diye anlamak isteyenlere de Etnografik Hikayeler gelsin. Bugün hayretle takip ettiğimiz birçok sosyal bilimcinin yükseklisans ve/veya doktora çalışmalarını hazırlarken bize yansımayan taraflarının hikâyesi bir kitap. Bütün akademik ciddiyetine rağmen o ciddi ürünü oluşturan perde arkası durumların samimi derlemesi. Farklı isimlerin farklı deneyimleri, yaşadıkları, araştırma öncesi ve sonrası bulgularından oluşan etnografik, sosyolojik bir eser. Keyifle okunur. #28454798'da incelemesi dursun. Puanı da 8/10.

    Dinle Küçük Adam beyninin üzerine oturan, kulağını tıkadığı yetmezmiş gibi yüreğini öldürenlere nutuk mesafesinde bir kitap. Alınır, bir çırpıda okunur zannedilirken günlerce okunur. Çünkü sarsar, yorar, üzer. Pek merhametle yaklaşmaz okuruna. Hepimizin nasıl birer küçük adam olduğunu, ideallerimizden yoksun kaldığımızı cümleleri süzmeden yüzümüze savuran dost kitap. Acı söyler. O yüzden puanım 9/10.

    Teolojinin suyu mu çıktı diyen olursa, şimdilik hafif hafif bir öneri ile başlayayım. Daha Şerif Mardin'e gelmeye çok var. Yedi güzel adamdan birisi olan yüreği de kendisi de güzel adam Rasim Özdenören'in zihninin ve yüreğinin -madde ve mananın bir olduğu kitabı Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler Ölmeden önce ne yapılır bilmem, ama fırsat bulup mutlaka Rasim abinin konferanslarına gidin. 'İnsan seli' neymiş, görün. Bu kitabı bir motto edası taşıyor. Sosyolojiden besleniyor, kuru bir ilahiyat çığırtkanlığı yapmadan, neyi niye söylediğini ölçerek söyleyen bir yığın kısa yazı ile dolu bir kitap. Elbette puanı 8/10.

    Yaşayan on akıllı ve zeki kadından birisi Alev Alatlı'dır diyorum, şaşırıyorlar. E okumadılar ki katılsınlar. Sadece zeki veya sadece akıllı kadın demiyorum, hem zeki hem akıllı kadın diyorum. Yani hem zaman ve mekânda ferasetli olan hem de bu feraseti şey olmanın tuzağından çıkarıp göreceli hâle getirebilen kadın olduğunu söylüyorum. Geriye kalan dokuz kadın kimdir, bilmem. Örnek olarak da Ben Böyle Düşünüyorum! Demekle Olmuyor kitabını bırakıyorum. Bir şeyi derken o şeyi niye dediğimizi bilmek zorundayız. Bu da o doğrultuda bir öneri olsun. Şaşkınlara Kılavuz olsun. 9/10.

    Bu ilk öneriler. Devamı da gelecek inşallah.
  • ÖĞRETMENLER VE ÖĞRETMEN ADAYLARI
    Lafa nereden başlasam bilemiyorum. Öğretmenlik mesleği hakkında her gün çok fazla şey duyuyorum. Şimdi bir öğretmen çıkarsak şuraya “yahu artık mesleğimizin eski saygınlığı kalmadı” diyecektir, eminim.(klişelerle dolu bir hayat aman aman nereye geldik..)
    Ha sen neyin nesisin bu yazıyı yazıyorsun diye sorarsanız eğer ben de öğretmenim(diplomada öyle yazıyor.)
    Öncelikle diyeceğim şudur: “herkes öğretmen olamaz.”
    Kazanır, okur, bitirir diplomasında “öğretmen” yazar ama yine de olamaz.
    Neden diye soruyorsunuz biliyorum.
    O halde anlatıyorum, dinle!
    Bu mesleği okuyan şu an için 100 kişi olduğunu düşünelim. 70si puanı yettiği için okuyor, 20si kadın olduğu için(şu meşhur büyük sözlerinden yola çıkıyorum) geri kalan 10 kişi ise gerçekten öğretmen olmak istediği için okuyor...

    Ben de ailem istediği için okuyanlardanım. Yani öğretmenlik kazandığım zaman “yehuuu öğretmen olacağım” diyerek okuluma gitmedim.

    Fakat üniversite birinci sınıftan beri özel dersler verdim. 18 yaşında daha doğru dürüst bölüm derslerimi bile almamışken böyle bir yola çıktım. Okulu bitirene kadar da devam ettim. Okul bitti yine devam ettim. 5.sınıfta elime aldığım çocuklar liseye başladılar. Henüz 23 yaşında olmama ve mesleğe yeni atanmama rağmen geriye dönüp baktığımda o kadar fazla öğrenci biriktirdiğimi görüyorum ki.. o kadar fazla hayat, umut, gelecek..

    Kendim için söylemiyorum. Bu meslek gerçekten gönül işi. Ben gönülsüz başladım. Ama şu an kendim için çok doğru bir meslek bulduğuma inanıyorum.

    Bizler birer gelecek yetiştiriyoruz. Bu meslek para için yapılmaz. Kendimi devlete atacağım, garanti meslek diye düşünüp hiç yapılmaz. Elimizin altında yatan gerçeğin farkında mısınız? Her bir nesil ve gelecekten bahsediyorum. Öğretmenlerin de bu gelecekte çok büyük katkısı olduğunu düşünüyorum ve hatta düşündüğümden de fazlasını düşünüyorum.

    4 yıl boyunca sadece okula gidip geliyorsunuz. En azından birçok öğrenci öyle yapıyor. Arkadaşlar bu meslek gerçekten okulda öğrenilmiyor. Hatta okulun bana göre katkısı bile düşük. Çok cüzi miktarlarda özel ders verebilirsiniz. Para için değil de öğrenci kazanmak olarak bakın buna. Ne kadar fazla öğrenciniz olursa mesleği ve altında yatan gerçekleri daha iyi anlıyorsunuz. Mesleğin önemini kavrıyorsunuz. Yahu bakış açınız bile değişiyor.

    Bu meslek içinde olan çok boş insan var kimse kusura bakmasın. Hayatında tek kitap okumamış insan edebiyat okuyor, Türkçe öğretmenliği okuyor. Adamın matematik neti 1 ama kalkıp matematik bölümüne gidiyor.
    Bu neden? Kendi hayatım için meslek kazanacağım diye düşünürken neden bir gelecek yakıyorsunuz?

    Ha kimisi böyle geliyor ve gerçekten işinde çok iyi oluyor, çabalıyor. Peki ya çabalamayanlar?

    Düşüncelerime katılmak zorunda değilsiniz. Ama ben anladım ki bu meslek her konuda bilgi istiyor. Sadece kendi bölümün için değil, okuyacaksın, öğreneceksin, kültürleneceksin. Çocukların soruları asla bitmez. Küçük çocuklar annesini ya da babasını değil de öğretmenini daha fazla rol model alırlar. Onun bilgisini kıskanırlar, onun gibi olmak isterler.

    Bazı meslekler ruh ister. Gerçekten öyle..
    Artık öğretmenler olarak sistem o bu şu diye yakınmayı bırakalım da ne kadar öğrencinin geleceğine dokunabilirim diye düşünelim. Aman bir öğrenci diyip geçmeyelim. 15’inden 15’ine ne de olsa maaşım yatıyor demeyelim.
    Yeri geldiğinde tabi eleştireceğiz tabi sesimizi çıkaracağız. Ama son zamanlarda kendini çok fazla salan öğretmen görüyorum. Ya siyasi görüşü sebebiyle ya da sistem değişmeleri vs..

    Ben her zaman diyorum. Ölümsüz olmak istiyorum! Öldükten sonra bile arkamda bıraktığım o güzel mirasım beni yaşatsın istiyorum!
    Bana ne kadar iyi öğretmensin filan falan cümleleri kurmayın. (İçeriğinde olan anlama bakın.)

    Sadece burada çok fazla bu meslek adaylarından olduğu için azıcık bile olsa farkındalık yaratmak için yazıyorum. Belki birinin ruhuna işler diyorum.
    Bir kişi bir kişidir! Asla yabana atamam. :)
  • Okur puanı nedir? Biri açıklayabilir mi?
  • Merhabalar! Henüz çiçeği burnunda bir üyeyim. Belirtmeliyim ki şimdiye kadar heyecanla ve büyük bir keyifle daldığım en nadide sanal dünya platformu 1000kitap'tır, diyebiliyorum kolaylıkla. Ne mutlu! Ne mutlu ki kitapların dünyası bu! Ama birkaç can sıkıcı meseleden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Yazık ki; bazı arkadaşlar puanlama ve sıralama hırsına kapılmış, diğer sosyal mecralarda sıklıkla görmeye alışkın olduğumuz üzere takipçi, okur puanı ve sıralamalarda ilk sıraları almak adına günde 20-30 kitabı fütursuzca okunmuş kitaplar listesine dahil edebiliyor. Elbette ki bundan ötürü artık okur sıralamasını pek dikkate almıyorum. Haliyle dikkate alınmayacak kadar değersiz bir hadiseden ve tarafımca bir başına bırakılmış söz konusu okurlardan daha vahim işler icra eden bazı başka okurlara da rastlamak daha bir kaygı verici. Kendileri bir kitap okuyorlar, ne hoş, fakat, dikkat ediyorum, birkaç sayfa boyunca tüm paragrafları gelişigüzel ve ardı ardına alıntılıyorlar. Böyle bir vahşet nasıl gözardı edilebilir? Koca bir başyapıtta bile okuyucunun dikkatini çeken ve etkileyen alıntı sayısı 10'u geçmez diye tahmin ediyorum. Fakat bu şahıslar ellerine geçirdikleri kitaplardan, öyle sanıyorum ki, okudukları her cümleyi, cümle öbeğini veya paragrafı aynen buraya aktarmakla meşgul oluyor. Hatta o kitapları ellerine aldıkları da meçhul... Takdir edersiniz ki şimdi internet diye (kişinin amacına göre değişiklik gösterir) bir kolay-yoldan-halletme-aracı var ellerimizde. Ve elbette onunla birlikte birçok güvenilirlikten uzak bilgi; doğrular ve yanlışlarla dolu bir sanal evren. Uzun lafın kısası; artık daha dolu dolu ve daha gerçekçi paylaşımlara yönelmeli ve böyle muazzam bir platformda, diğer sosyal mecraların sunduğu yalancı hayatlardan uzakta, kendi kitap dünyamızda artık bu tür hastalıklı davranışlarımıza bir çekidüzen vermeli ve burayı yalnızca "boş vakitler"de girilen ve birkaç cümle savurup kendi ayarında takipçi beklentisi içerisinde bulunulan bir ortam olarak görmekten derhal vazgeçmeliyiz. Eleştirim biraz ağır gelmiş olabilir fakat durumun ağırlığına ve yaratacağı ciddi sorunlara kıyasla, kanımca, hafif bile kalmış olabilir. Neyse umarım ilgili kişiler adına olumlu bir değişim gözlemleme şansım olur. Burada değerli alıntılar ve incelemelerle beni kitapların dünyasına daha bir aşkla şevkle dalmaya sevk eden tüm arkadaşlara ve kendine kitap okumayı bir tür vazgeçilmez yaşam koşulu kılmış tüm değerli insanlara kucak dolusu sevgilerimle! ♻️🤠♻️
  • Okur puanı nedir bilen varsa söyleyebilir mi?
    Teşekkür ederim.
  • okur puanı nedir nasıl yapılır bana bi öğretin
  • ❤️58 ❤️ Okur Puanı 🇹🇷
  • Okur puanı kütüpahneci puanı vs. ne oluyor bilen açıklayabilir mi?
  • Hani bu bilmem kaç okur puanı bilmem kaç gösterim yazıyor ya onlar ne demek biri bana açıklayabilir mi acaba😮 Yani o okur puanları nasıl oluşuyor?
  • Bu okur puanı nedir? Ne işe yarar? Bilen yardımcı olsun lütfen.
  • Okur puanınız, 1000Kitap üzerinde yaptığınız bütün paylaşımlardan ve bu paylaşımların beğenilme ile yorum sayısından üzerinden belirli oranlarla çarpılarak oluşturulur.
    🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸🌸
    Okuduğun kitapların okur puanınızı artırabilmesi için okuduğunuz kitabın %10'u adar inceleme eklemeniz gerekmektedir. Örneğin 100 kitap okuduysanız, en az 10 inceleme eklemelisiniz.
  • Selamın aleyküm hayırlı sabahlar arkadaşlar yeniyim buralarda bir sorum olucaktı bu okur puanı varya onu kim veriyor ve nasıl veriliyor açıklayabilirmisiniz :)
  • Kitabın arkasında yer alan yorumların kitabı okumamış kitap eleştirmenlerinin olduğunu söyleyerek işe başlıyorum. Bu kitap Grinin Elli Tonu'yla alakası yok. Kıyaslanan iki serinin birbirinden farklı kulvarlarda olduğunu kitabı okuyan her okuyucu anlamalıydı. *göz deviren emoji*

    Aslında bu seri öncelik sıralamamda değildi. Ama çok sevdiğim ve kitap yorumlarına çok güvendiğim yakın arkadaşım bu seriyi okudu ve bana zorla okutmaya karar verdi. Listemdeki kitapları daha öne almamı sağladı. "Sen çok beğeneceksin eminim çünkü tam senin aradığın kitap." dedi. Ve son vuruşunu da "Esin kitapta Dante'nin İlahi Komedya'sı geçiyor. Yazar Dante'den esinlenmiş." diyerek yaptı. O an kitaba nasıl hevesle başladığımı tahmin edemezsiniz.

    Kitabın her alıntısını çizmek istedim ama kitabı çizmeye de kıyamadım. O kadar güzeldi ki. Sadece bulduğum bir yastığa sarılıp ağlamak istiyorum. Öyle de bayıldım.

    Hah! Griymiş. Külahıma anlatsınlar.

    Grinin tonunda hiçbir edebiyat yok. Bunu kitabı birkaç kere sırf bu yorumu yaptığımda vicdan azabı duymamak adına okuyan bir okur olarak söylüyorum. Vicdanım çok rahat griyi eleştirmeye müsaitim.

    Gabriel'in Cehennemi tabi Grinin Elli Tonu'na kıyasla sıkıcı gelecektir. Çünkü gride her sayfa hopp yatak hopp kırmızı oda. Ama Gabriel öyle mi? Serinin bu birinci kitabında bile karakterlerin aşk yapma (bu söz öbeğine vurgunum) bölümü taaaaaaaaaaa en sonda. Artık neden ayrı kulvarda olduklarını düşündüğüm anlaşılmıştır umarım.

    Edebi yönden insanı çok güzel tatmin eden bir kitaptı. Dediğim gibi her göndermenin altını çizme isteğiyle doldum.

    Çeviri beni hayal kırıklığına uğratsa da kesinlikle okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Karakterlerin bazen imana gelip "Allah'a ısmarladık." demelerini bir noktada hoş karşılayabilirim. "ditmek", "bereket versin" gibi anlamsız bulduğum çeviriler de vardı ama onları da görmezden geldim.

    En çok vurulduğum kısım da Gabriel'in, Julia'yla seks yapmasını "Aşk yapma" olarak anlatmasıydı. Adam sekse düz anlamda yaklaşmak istemediğini birkaç kere belirtti. Zaten kız da aşırı sönük ve utangaç hani şu normal kitaplarda olan kızlardan. O yüzden kızın başına resmen talih kuşu kondu.

    Hem Gabriel, hem de Julia geçmişlerinde çok derin iz bırakacak olaylar yaşamışlar. Ve görünüşe göre yaşamaya devam da edecekler. Onları da düşününce karakterlere hiçbir şekilde kızamıyorum. Julia'yı çok pasif ve rahatsız edici derecede itici utangaç olarak gören ben, olayları düşününce kızı kara listemden çıkarma kararı aldım.

    Kitaba bir puanı nereden kırdığıma gelelim...

    Julia aslında hala kara listemde olması gereken bir karakter. Çünkü arkadaşının ilişkisine "Tanrı korusun ilişkisi Tess'in Gözyaşları gibi olmasın." gibi bir cümle kurdu. Orada nasıl kan beynime sıçradı nasıl asabım bozuldu anlatamam. Çünkü Q benim hassas noktam ve kesinlikle ona olan eleştirilere tahammül edemiyorum. Julia da öyle salak bir cümle kurunca kızı sildim attım. Gabriel için kıza tahammül ettim de diyebiliriz. Q'ya kurban olsun o saf kız. Ki Gabriel de Q'nun tırnağı olamaz. Halt etmiş Julia. Bak yine sinirim bozuldu. Neyse.

    Edebi yönü olan bir aşk kitabı okumak isterseniz tavsiyemdir. BDSM içermediğini de belirtip gidiyorum.
  • Bu okur puanı nedir acaba ya ? Nasıl veriliyor beni bi aydınlatın canınızı yiyim.